02 01 2012

Yaşanan Anlar / Yazılan Romanlar Hâle Seval

Yaşanan Anlar / Yazılan Romanlar
Hâle Seval

 



Yaşanan Anlar / Yazılan Romanlar
Şavkar Altınel ve Elif Batuman’ın yazarlarla yolculuğu,
yazıya ve hayata bakışları

İnsan ne söylerse söylesin
Ve ne yaparsa yapsın, öyle değil mi?
Bütün bunlar bir bir kalacaktır yaşamın içinde


Şavkar Altınel’in Tepedeki Yabancı adlı eseri Britanya’da yapmış olduğu yolculuklarına, kendini duygusal anlamda yakın hissettiği yazarları da katmasıyla zenginleştirdiği edebi birlikteliği içerir. Üzerinde tür olarak “anı” yazsa da, kitap gerçekten anı mıdır? Bu o kadar önemli midir? Türlerin metnin içeriğinin saptanmasında bir anlamda yol gösterici olduğu kesindir ama bu kitapta yazar anlatıcıyı bir roman kahramanı olarak düşündüğümüzde, topoğrafik mekânlardaki kişilerle kurduğu ilişkiler ağı, içsel yolculukları, gittiği yerlerde (ki burada yapılan yolculuklar Kuzeyde Bir Adadan içinde) yazarlarla olan duygusal bağı bütünsel bir kurgu içine oturmakta, romansal bir tad vermektedir.
Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman adlı kitabında türler konusuna detaylı bir açıklama getirerek şunları yazar: “Her metin bir göndermeler mozaiğinden oluşur. Yazarın önemsediği yazın geleneği bu mozaiğin çerçevesini oluşturur. Bizim için bu saptamaların önemi şudur: herhangi bir yazın türüyle, o tür içinde yazılmış yapıt arasındaki ilişkinin karmaşık dinamizminin vurgulanmasıdır. Yazın türleri asla durağan kalıplar değildir. Sürekli değişim içindedirler. (…) Bir romancı, daha romanına başladığı anda roman türünü değiştiriyor demektir.”
Semih Gümüş de “Gerçek Bir Yalnız” başlıklı yazısında “Tepedeki Yabancı’yı sürekli yolculuklar içinde bir yazarın, iç dünyasını öteki yazarlar ve kendinden önce yazılmış yapıtlarla paylaşan anlatısı olarak okudum. Yazarın gizli romancılığı sonunda kendini göstermişti; kapıyı aralayıp dışarı uzanmış, eşikte kalmayı seçmiş olsa da gözünü kendini çağıran karanlıktan ayıramamıştı. O eşikte bir romancının durduğunu ilk kez bu denli belirgin biçimde hissediyorum. Yazdığı bütün şiirleri, yazıları okuduğum yazarın nabzını tutuyormuş gibiydim,” diyerek belirtir.
Şavkar Altınel’in bu kitabından önceki iki kitabı Güneydeki Ülke: Avusturalya’da Bir Yolculuk ve Kvangvamun Kavşağı adlı eserlerine de baktığımızda yolculuk, kişisel tarihinden oluşan parçacıklar ve hayata/zamana karşı yaptığı eleştirel yaklaşımlarını birleştirdiği romansal bir yapı ile karşılaşırız. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında modernden postmoderne bir paradigma değişimi yaşayan düşünce dünyası, edebiyat eserlerini de ister istemez etkilemiştir. Alışagelmiş roman kalıplarının dışına çıkarak sanatsal, politik, kültürel, toplumsal yorumlar koymuş, romanı anlatıya dönüştürecek kadar edebiyatı sorunsallaştırmıştır. Postmodern romanda metnin kurgusallığı özellikle vurgulanır. Şavkar Altınel’in Tepedeki Yabancı adlı eserine yüzümüzü dönecek olduğumuzda, anlatı metninin kurgusallığı belirgin; yalnız, içindeki öykücüklerin nerede gerçekle buluştuğunu bilmekte zorlanmaktayız. Bu da eseri anı, gezi izlenimlerinden çıkarıp romansal tadın ağırlığı altına sokmaktadır. Ve böylece Altınel’in alışageldiğimiz roman kalıpları içinde okunmayan eserleri okuyucuyu, kültürel yorumlarla bir anlamda kitabın katmanlı yapısının içine çekmektedir. Tepedeki Yabancı’da yabancılaşmanın en üst noktasında kendini var ederek kitabını kaleme almış, kendi devletinde bulunmayan, bir başka devletin sınırları içinde olarak ulusal azınlık kimliğini kendisinden önce Britanya’da yaşamış olan Joseph Conrad’ın izini sürmüş, yabancılaşmasını ve yalnızlığını öteki yazarla duygudaşlık kurarak mezarı başında örtüştürmüştür.
Jale Parla gene aynı kitabında Shakespeare’in Antonius ve Kleopatra’sı ve John Dryden’ın All for Love’ı karşılaştırmasından doğan sonucu şu şekilde bağlar: “Görüldüğü gibi, belirleyici tür kurallar içinde yapıt vermeğe kalkışmak çoğunlukla ikinci sınıf yapıtlar ortaya çıkaran tehlikeli bir girişimdir. Başyapıtlar çoklukla, yaratıcılarının, eleştirmenlerce soyutlanmış tür kurallarına uymalarından değil, tersine bu kuralları sorgulamalarından esinlenmiş gibi görünür. En kuralcı şairlerden biri olan Alexander Pope bile, ‘Büyük dehalar bazen muhteşem biçimde kuralları ihlal eder ve eleştirmenlerin dil uzatamayacağı zirvelere tırmanırlar’ diye yazmıştır. Neoklasik edebiyat kuramının otoritelerinden Dr. Johnson da yapıtların tür kurallarına uymaya çalışarak yazılmasını ya da bu yapıtların ait oldukları türün kurallarına göre değerlendirilmesini yararsız ve anlamsız bulurdu.” Çünkü Dryden Kleopatra’yı yere bakarak özür diletirken, kurgu ve kişileştirmeyi klasik tragedya kurallarına uydurmuştur ama oyun, Shakespeare’inkiyle karşılaştırıldığında, tragedya değil ancak bir melodram olabilmiştir.
Parla, tür konusundaki düşüncelerini, romanın hiçbir türe girmediği ama hepsinden yararlandığı, günümüzde yaygın bir yazın biçimi olan romanın doğuşu kadar varoluşunu da tür mutasyonlarına borçlu olduğu biçiminde belirtir.
Edebiyat/linguistik disiplini üzerine akademik çalışmalarını tamamlamış olan Elif Batuman’ın ilk kitabı olan Ecinniler: Rusça Kitaplar ve Onları Okuyanlarla Maceralar adlı yapıtı Batuman’ın farklı coğrafyalarda yaptığı yolculuk ve o coğrafyaların yazarlarıyla olan beraberliğini içermektedir. Bir anlamda kitap, Şavkar Altınel’in Tepedeki Yabancı’sıyla “yolculuk” izleği, “yazarların yazarlarla dansı”, “yazma eyleminin sorgulanması”, “dilsel çözümlemeler” ve kısaca “hayata ve yazıya bakışları” açısından paralellikler taşımaktadır.
Tepedeki Yabancı, Altınel’in yaşadığı adanın çeşitli bölgelerine yapmış olduğu yolculukları içermektedir. “Dünyanın Büyük Suları” bölümümdeki Londra gezisinde, yoğun ilgi duyduğu Conrad’ın peşinden gidişini ve onunla manevi buluşmasını anlatır. Bu gezi sadece Londra sınırlarıyla kalmaz, Conrad adının Avustralya’ya yapmış olduğu gezi sırasında da aklında yanıp sönmesi ve onun adını tekrar görmesiyle gelgitler içerisinde yazarla olan beraberlik körüklenir. Burada bir roman kahramanına dönüşen Conrad’ın hayatını, yazdıklarını ve bu eserlerin yazılış serüvenini, özel yaşantısının çıkmazlarını öğreniriz. Altınel, Conrad’ın mezarı başında yazarla dertleşirken kendini şöyle tanımlar: “Ardından da kendimden söz ettim. Ben de İngiltere’de yaşayan ve doğduğu ülkeyle birlikte bir dizi başka ülkeden de anılar ve imalar barındıran bir yabancıydım.”
Altınel “Mor Saat” bölümünde bir başka yazarla buluşur: T.S .Eliot’la. Küçük bir göndermeyle “ –Eliot’. Sen ki kütüphanelerdeydin benimle Chicago’da’” seslenişiyle, üniversite yıllarının geçtiği ülke ve kente bir nida yükselir yazarın kaleminden. Yazar, Eliot’a olan kuru övgülerini değil eleştirel yaklaşımlarını da okuyucuyla paylaşır. Yabancılık vurgusunu da şu cümleleriyle gündeme getirir: “Şimdi, Eliot ne derse desin, şiirinin temelde gerçek edebiyatın çıkabileceği tek kaynaktan, yani bir insanın dünyaya bakmasından çıktığı bana açık geliyordu ve tabii bu insan, bütün yazarlar gibi, baktıklarının dışında olan bir yabancıydı.”Yazar, Eliot’ın “Çorak Ülke” şiiriyle birlikte ara vermeden şehir turuna devam eder: “(…) önce şiirin ilişkili olduğu, Londra’daki başka tek önemli yere gitmem gerekiyordu. Cornhill Caddesi’nden Princes Caddesi’ne sapıp metroya binmek için Moorgate istasyonuna doğru yürüdüm.” Altınel hâlâ Eliot’ın peşindedir: “Eliot’ın ‘Çorak Ülke’nin Notlar bölümünde neden Tiresias’ın gerçek bir kahraman değil, yalnızca bir ‘seyirci’ olmasına rağmen, şiirdeki en önemli kimse olduğunu söylediğini uzun süre merak etmiş, sonunda da cevabı bulduğumu sanmıştım.”
Öbür yazarın sadece kendisini değil, yazdıkları ve yazdıklarının içindeki kişilerin en ince ayrıntısına kadar inceler, sorgular ve yazının hayatla olan bağlantısını çözümler. Batuman da İzak Babel’in Kızıl Süvariler’inin tamamını okurken, “İlk Kazım” öyküsünü anladım. “Kazaklar tarafından sokağa atılan bavulun yazı ve gazetelerle dolu olmasının ne kadar önemli olduğunu anladım. Babel için Kazaklara yüksek sesle Lenin okumanın ne anlama geldiğini anladım. Edebiyatın yaşamın kendisiyle, yaşamın bütün düşmanlığıyla buluşması demekti bu. (…) ölümün satıldığı bir dükkanda işlerin nasıl yürüdüğünü görme arzusu muydu bu? O eşyaya parmaklarınla dokunmak mı istemiştin? Hayır, demişti Babel. Parmaklarımla dokunmak istediğim yok- sadece koklamayı ve nasıl koktuğunu görmeyi istiyorum.” Altınel ve Batuman da, her iki yazarda da hayat yazıyla buluşmuş, bu buluşma belli coğrafyada yer alan öteki yazarların var oluşunu incelettirmiş, eserlerinin peşine takılarak neden ve niçin yazdıklarını sorgulattırmıştır.
Belli bir coğrafyada, o yerde yaşamış belli yazarlarla ilgilenen Altınel gibi Batuman da belli bir coğrafyayı hedef alır. Eski Sovyetler Birliği topraklarına yapılan yolculuktur bu. Her edebiyat okuru Rus klasikleriyle büyür, hayata ve romana bakışını onların eserleri çerçevesinde şekillendirir. Siyasi rejimin gizli, saklı, girilmez yolları o romanlarla keşfedilir. Batuman’ın bu eseri de kutupsuzluğa giden siyasi rejimlerin dünyasından bize bir hatırlatma yaparak, geçmişin kapalı kapılar ardındaki ülkesine/ülkelerine açık kapılardan, edebiyatla el ele tutuşturarak götürür. Batuman da İzak Babel’in yapıtları, kitaplarının yazılış serüvenini, kahramanlarının iç dünyalarını, yazarın akrabalarıyla yaptığı görüşmeleri en ince detaylarına kadar anlatır. Onu bu coğrafyaya çeken ana nedenlerden biri o ülkenin yazarlarıdır. O yazarların hayata bakışı, yazma maceralarıdır. Ve Batuman, bu yazarların peşinden giderek oluşturduğu yazma yolculuğunun başlangıcını annesiyle, Anna Karenina üzerine yaptığı konuşmayla da gönderme yaparak bağlar.
Filolojik açıdan sözcük oyunları Batuman’ın eserinde sıkça yer almakta, belki de edebiyatın/yazmanın ana çekirdeğini oluşturan dilin/dillerin varlığı gizlice vurgulanmaktadır. Uzmanların İzak Babel’e ait olan yazıları karşılaştırırken, Büyük Nikolay ve Kırlangıçlar Geçidi sözünden (…) “bu kesinlikle doğru değildi, çünkü aslında Vorobinski, sıfat hali “kırlangıç” sözcüğüyle aynı olan, “iğ” anlamındaki eski bir sözcükten geliyordu” diyerek belirtir.
“Semerkand’da Yaz” (devam) adlı bölümde “Mecnun çöle gider, insan dilini unutur ve ceylanların diliyle konuşur. Ceylanların tıpkı Leyla gibi güzel, hüzünlü gözleri vardır. Mecnun sarhoş bir arslan gibi dolanıp gazeller okur, kendini perişan eder. “Gazel” ve “gazal” (ceylan) sözcüklerinin Arapça asıllarının yazılışları birbirine çok benzer, Özbekçe ve Türkçede ise ikisi için de “gazel” sözcüğü kullanılabilir; bu yüzden ceylanların dili şiirsel dil için bir mecazdır” diyerek açıklama getirir.
Altınel’in kitabında da karşımıza çıkan önemli bir konudur dil ve dil öğrenme. Dilin sözcüklerinin en ince varoluşsal yapısını inceleme, gramatikal bağlantıları kurma, çözümleme, adlandırmayı sorgulama, nesnelerin başka dildeki anlamları, kavramlar, yazma eyleminin ayrılmaz bir parçasını oluşturur. Bir başka deyişle dışdünya, düşünme, dil üçgeninde yapmış olduğu yolculuğu mekânsal yolculukla birleştirerek, bu üçlemeden ortaya çıkan sonuçları kesin bir coğrafyanın yazarlarıyla buluşturur. Ki Altınel’de bu yazarlar doğduğu yerde yaşayan ve yazan değil, kitabında yolculuğun geçtiği ülke olarak ele aldığı Birleşik Krallık’taki hayatlarını içerir. Altınel dolaylı olarak okuyucuyu sözcüklerin anlam ve referansları üzerine düşünmeye iter.
Şavkar Altınel “İki Ruhlu Adam” adlı bölümde, anadil tartışmasına farklı bir açıdan bakmakta, nesneler ve onlara verilen adlar üzerinde durmaktadır: “Nesnelerle onlara verdiğimiz adlar arasında zorunlu bir ilişki olmadığını, aynı şeyler için, bambaşka sesleri olan bambaşka kelimeler de kullanabileceğimizi fark ettiğimizde o ana kadar kanıksamış olduğumuz dünyayla aramızda temel bir bağın kopup her şeye yabancılaştığımızı çok sonraları kavrayacaktım.” Antik Yunanda sofistlerin başlatmış olduğu tartışmaya örtük bir gönderme yapar yazar. Dil ile nesne arasındaki ilişki (sözcük/kavramlar) doğal mıdır (physei), yoksa insanlar tarafından mı yaratılmıştır (thesei)? Hepimizin bildiği gibi bu tartışmanın en yoğun olarak işlendiği diyalog Platon’un Kratylos adlı eseridir. Diyalogda Kratylos physei’den yana, her nesne için doğru bir adlandırma olduğunu, bunun doğal olduğunu ve herkes için aynı olduğunu savunurken, Hermogenes thesei’den yana olarak, adın insanlar tarafından konulduğunu, alışkanlıklar, adetler ve uzlaşımlara bağlı olduğunu savunur. Şavkar Altınel de nesneler ve adlarından yola çıkarak çocuk denecek yaşta İngilizce eğitimle başlayan hayatında yabancılaşmanın ilk adımını attığını vurgulamak istemektedir. Yabancı bir lisanı öğrenmekle başlayan okul hayatı ruhunda derin yaralar açarak, yabancılaşmanın da tohumunu ekmiştir. “Yerime dönmek için ilerlemeye başladım, ama gerçekte bir daha hiçbir zaman hiçbir yere dönmeyecektim.”
Batuman kitabının giriş bölümünde kendini, Thomas Mann’ın Büyülü Dağ romanındaki kahramanı Castorp’a benzeterek, akademik hevesleri olmayan birinin, Kaliforniya’nın banliyösünde Rus romanı biçimi inceleyerek geçirmiş olmasıyla paralellik kurarak, kendinden önceki yazar (ya da içindeki yazarlar) ve yapıtıyla sağladığı özdeşlik kitabın çekirdeğini oluşturmaktadır. Mann’ın romanındaki Castorp da verem olmadığı halde âşık olduğu kadın için o sanatoryumda yedi yıl kalmayı göze almıştır. Elif Batuman’ın kitabında baskın bir yapı olarak kendini var eden yolculuk izleği ona, başka yazarlarla buluşma ortamı yaratmış ya da üzerinde gece gündüz çalıştığı yazarlar artık yeter diyerek onu, eserleri ve kendileriyle buluşturan zamansal ve mekânsal yolculuğa çağırmıştır. Castorp’un yedi yılının sonunda olduğu üzere Batuman’ın da yedi yılsonunda düğüm olan hayatı çözülmeye başlamıştır. İzak Babel, Tolstoy, Çehov ve daha birçok yazar, halk hikâye kahramanları onunla yerleşke dışında buluşmak üzere sözleşmiştir. “Yarım saat boyunca terminalde BABEL kâğıdıyla dolandım, göz alıcı doksan yaşında bir kadınla, tıpatıp İzak Babel’e benzeyen elli yaşında bir kadın aradım.” Batuman’ın gerçekleri okuyucuyu yönlendirmekte ve kendi kurgusal dünyalarını yaratmalarına yardımcı olmaktadır. “Göz alıcı doksan yaşında bir kadın” cümlesindeki betimleme ve buna benzer örneklerden “sarı akşamüstü güneşi”, “dev saman şapkalar takmış”, “yer seviyesinin altında beton bir kuyuda” yola çıktığımızda yapıt, sadece bir tür olarak inceleme çerçevesi içinde yer almamaktadır.
Altınel ve Batuman’ın yapıtlarına baktığımızda konu hayali kahramanlar üzerinden şekillenmemiş, gerçekten yaşamış kişilerin üzerinden yola çıkılarak oluşturulmuştu. Bu yüzden her iki kitaba baktığımızda/okuduğumuzda kesin, belli bir türüyle kalıplara sıkışmış edebiyat türünle karşılaşmadığımız için, bu kitapları sadece anı, inceleme, gezi ve/veya otobiyografi çerçevesi içinde çözümlememiz oldukça zor gözükmektedir. Her iki yazar da bir anlamda varolanın varlıkça yapısını inceleyen ontolojinin sorduğu soruları yazma eylemi üzerinde çeşitlendirerek, yazmak nedir, kitap neden yazılır, nasıl yazılır, neler etkili olur gibi soruların peşinde kitaplarını var ederek okuyucuya sunarlar. Bir eş deyişle, hayatı ve yazıyı ontolojik olarak çözümleyerek anlatıya dönüştürüp okuyucuya iletirler.
İşte, her iki yazarın da kitaplarının okuyucuyla olan buluşması bir anlamda türler arası bir yolculuğu da beraberinde getirir. Altınel ve Batuman’da “hayat” ve “yazı” yolculuğu ilk başlarda roman yazmak idealinden yola çıkmakta, fakat sonuçta, tür olarak kurgusal kahramanlarla donanmış bir roman yazmamaktadırlar. Çünkü edebiyat yaşanan hayatın içinden çıkmakta, kendini o şekilde var etmekte/bildirmektedir. Batuman’ın belirttiği gibi “hayatla buluşması” ve “hayatın tüm düşmanlığıyla buluşması” demek ifadeleri insanın, sonsuzluk içinde sonlu oluşunu hatırlatırken, bu süreç içinde “hayat” ve “yazı”nın buluşma noktası vurgulanmaktadır. Bu da Altınel’in, “zaman” denen doğrusal çizginin herkes için olan döngüselliğine yaptığı göndermelerle benzeşmekte ve bu herkese göre değişen kısa veya uzun döngüsellikte “hayat” ve “yazı” bir yerlerde, kendi yazdığı bir metinde veya bir başka yazarın bir edebi metninde örtüşmektedir. Altınel, “‘Kraliçe Viktorya’nın Düşü’nü yazdığım gün, ilk defa, başkalarından öğrendiklerimi tekrarlamak yerine, kendi gözlerimle gördüğüm bir şeyleri dile getirmiş olduğumu hayretle nasıl fark ettiğimi hâlâ hatırlıyorum” diyerek duygularını belirtir.
Tepedeki Yabancı ve kısa adıyla Ecinniler’in birbiriyle benzeşen yanları olduğu kadar, ayrıksı olan yanları da vardı. İlk bakışta iki kitap arasındaki farklılıklarda, Ecinniler, hayatı biraz daha aceleyle yaşamak istercesine, hızlandırılmış kareler içinde yazılmış hissini uyandırmaktaydı. Kitabın kimi yerlerinde gereksiz detay ve dağınıklık “şimdi ne olacak” sorusunu sordurup, yanıtsız bırakabilmekteydi. Belirlenmiş bir “ana yönelim” içine oturmayan anlatı yaşanmışlıklar sınırları içinde kalarak, bu yaşanmışlığın / bir bakıma hayatın ta kendisinin “rastgeleliği” vurgulanmıştı. Belki de ilk kitap olmanın heyecanı yaşanmıştı, kim bilir? Ayrıca, Batuman’da kendine dönük ironi daha açık, hafife alınarak yazılabilmiş, hatta hayata karşı da geliştirdiği bu ironi kimi yerde yaşamın da düzensizliğini (yazara göre) yansıtmaktaydı. Otobiyografik yaşamın parçalarını oluşturan sevgili bölümleri büyük bir açıklıkla ifade edilmişti. Buna karşılık Altınel’de de kendine dönük ironi olmakla birlikte bu hep bir mesafe sınırında kalmış, yolculuk boyunca yanında olan, sadece İngiliz Edebiyatı okuduğu bildiğimiz S.’nin, başka hiçbir özelliği yansıtılmamış, adının sadece bir harfi belirtilmiş olan S, bir sevgili, bir eş, bir dost kavramı altında satır aralarında kalmıştı/sıkışmıştı. Altınel’in kitabı belirli bir hedefe yönelik olmasından dolayı daha sağlam bir zemine / bir yapı üzerine oturmuş, dingin, diğer bir deyişle damıtılmış bir eser sergilemekteydi.
Her iki eser çeşitli türleri içlerinde barındırmakla birlikte, Altınel’in kitabının bir roman (kimilerine göre gizli bir roman) sayılabilmesi en önemli farkı içermekteydi. Batuman, okuduğu romanlar ve yazarları arasında geçen hayatını yazarken Altınel, yaşadığı ve yaşanan hayatları romanlaştırıyordu. Romanın tarihsel yapısında romantizmden realizme geçişteki değişiklikler, devam eden süreç olan realizmden modernizme geçişte de farklı boyutta yaşanmıştı. Postmodern roman ise tüm kuralları alt üst ederek kendini anlatıya dönüştürmüştü.
Altınel,“Tepedeki Yabancı”adını verdiği ilk giriş bölümünde bir anlamda okuyucuyu yazdıklarını okumaya hazırlar. Evdeki kedileri, bilgisayarı, ev ve çevre betimlemeleriyle artık romanı yazmaya hazır olduğunu bildiren bir uyarı bildirir/hissettirir okuyucuya. Şu cümlelerle bitirir yazdıklarını: “Artık eve dönmekten başka yapabileceğim bir şey yok. Yıllardır hayatım küçük bir kasabada küçük bir evde doğayla ölümüm gölgesinde yaşadıklarımdan ibaret. Tek özgürlüğüm bunları görebilecek kadar yabancı olmam. Şimdi gidip uyuyan bilgisayarımı uyandırmalı ve yazmaya başlamalıyım.” Bu giriş bana postmodern bir romanı çağrıştırır. Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yapıtını hatırlayacak olursak, yazar, “Italo Calvino’nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparla. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin,” diyerek başlar. Altınel de kitabın başlangıç sayfalarıyla okuyucuyu devamında gelecek olan anlatıya hazırlar. Ve Tepedeki Yabancı bir tema, yabancılaşma çerçevesinde örülür. Kitabın kurulan bütünlüğü adım adım bir zamansal süreç takip etmediği gibi bu akışta kırılmalar da yaşanır. “İki Ruhlu Adam” bölümünde çocukluk anılarını oluşturan dil öğrenme süreci, anının anlatılmasından öte kurgulanması ve anlatı biçimiyle dikkati çeker. Kendi kişiliğini oluşturan evrelere ve etkenlere özellikle okuyucuyu yönlendirir. Geçmiş zamanla anlatılan anılar bölümü “dönmeyecektim” fiiliyle sonuçlanır. İlerleyen bölümlerde başlangıç yazısı etrafında örülen anlatının amacının net bir şekilde biçimlendiğini görürüz. “(…) Beni bilen herkesten uzakta belki ben de istediğim kadar kimliksiz ve özelliksiz olabilirdim. Şavkar Altınel mi dediniz? Yanılıyor olmalısınız. Ben hiç kimse değilim, benim adım yoktur. Ve adım olmazsa ölüm bir gün beni nasıl çağırabilir ki?” Örnekleri çoğaltarak düz bir otobiyografik yapıyı içermeyen Tepedeki Yabancı romansal çağrışımları da beraberinde sürükler. Şenol Bezci “Romandan Anlatıya ya da Sorunsallaşan Roman” adlı makalesinde, “Postmodernizmin parodoksal bir biçimde hiçbir edebi geleneği reddetmez. Aksine onları kullanarak, suistimal ederek onları sorunsallaştırır. Tür edebiyatını da reddetmez ama birden fazla türe ait gelenekleri aynı metin içinde kullanarak bu gelenekleri tekrar gözden geçirmemizi ve onların yapaylığını görmemizi sağlar” diye belirtir. Şavkar Altınel de bir bakıma romanda kendini betimlerken, türler arası geçişten yararlanmış ve bunu bir bütünlük içinde okuyucuya aktarmıştı. Dilek Doltaş’ın postmodernizm üzerine yaptığı bir konuşmasında, “okur da romanını kendi yazar” sözünü hatırladığımızda Altınel, okuyucuya, yabancılaşan bir yazarın, hayatından kesitlerle yabancılaşma ve kimliksiz olma isteğinin altında yatan nedenleri düşündürterek; Şavkar Altınel’in anlatı romanından bir başka Şavkar Altınel romanı yazmasını istemiştir. Ben kitabı okuyan biri olarak “my name is Altınel” sözünden hareketle hayata ve yazıya bakışını düşündüğüm Altınel için bir yabancılaşma romanını kendi kurgusal dünyamda yaratabilirim/yaratmışımdır.

Altınel kitabında, “yabancılık” çerçevesinde seçtiği iki ana yazarla ve diğer yazarlarla yolculuklarına ve yazma eylemine devam ederken Batuman kitabında, Mann’ın kahramanıyla kendini bir anlamda benzeştirerek kendi yazarlarının arkasından yola çıkar. Altınel Tepedeki Yabancı adlı kitabı üzerine Erdem Öztop’la yatığı söyleşide şunları söyler: “Kitabın da bir yerinde dediğim gibi, bir yazardan öğrenebileceğimiz tek şey hayatın yazılabilecek olduğudur. Bu, hepimizin zaten bildiğimiz, ama ancak güçlü bir yazarın bize, karşı konulmaz ‘yaşayan’ bir gerçek olarak gösterebileceği o şeylerden biridir. Altınel’in bu sözlerini doğrularcasına Batuman’ın da yedi yılını vererek hayatlarını ve eserlerini didik didik ettiği Rus yazarlardan öğrendiği tek şey, hayatın yazılabilecek olduğudur. Ecinniler Batuman’ın ilk kitabı olduğundan devamında gelen yazılarında belirli ve kesin kalıplar içine sıkışmış bir tür ayırımına girip girmeyeceğini bilememekle birlikte Altınel, Semih Gümüş’ün söylediği gibi, gözünü kendini çağıran karanlıktan ayıramamış olsa da eşikte mi durmakta, yoksa karanlıktan bize göz mü kırpmaktadır?

 

99
0
0
Yorum Yaz