“Vaadedilmiş Topraklar”/ Dursun ÖZDEN

29/12/2005 · Kategori: Yorum

“Vaadedilmiş Topraklar”/ Dursun Özden

 

Kimi günlemler vardır, belleklerden silinmez... 6 Mayıs 1972, 15 Mayıs 1948, 19 Mayıs 1919 bunlardan biri... “Ayak basacağınız her yer sizin olacak... Sınırlarınız çölden Lübnan’a, Nil’den Toros Dağlarına ve Fırat Irmağından Akdeniz’e kadar uzanacak... Hiç kimse size karşı koyamayacak. Tanrınız RAB, size verdiği söz uyarınca, ayak basacağınız her yere dehşetinizi, korkunuzu saçacak...” Yukarıdaki Tevrat’ın Tesniye bölümünden yapılan alıntı, İsrail devletinin dinsel-ideolojik sınırlarının, “Siyonizm” ideali peşinde koşan fanatik Yahudilerin zihinlerindeki güncel yansımasından başka bir şey değildir. Binlerce yıllık sürgün hayatından sonra, Tevrat’ta sınırları çizilen “Vaadedilmiş Topraklar”a dönerek tarihsel amaçlarına ulaşan Yahudiler, kutsal kitapta kendilerine tanrı tarafından sunulduğuna inandıkları sınırlar için, tüm dünyaya meydan okuyarak çalışmalarını sürdürmektedirler... Bu çalışmalar kapsamında, GAP bölgesinde yaptıkları gizli-açık işlerin, Türk istihbarat raporlarına girmesiyle birlikte, bölgede yeni bir süreç oluşmuş ve Güneydoğu topraklarında; istihbarat kaynakları, Yahudi lobiciler, uluslar arası şirketler ve Yahudi asıllı Türk vatandaşlarının da içinde bulunduğu kıran kırana bir savaşım başlamıştır... Anadolu Ajansı’ndaki başarılı çalışmaları ve Nokta Dergisi’nde yayınlanan belgesel yazılarından tanıdığımız, araştırmacı gazeteci Hasan Taşkın’ın kaleme aldığı ve Ozan Yayınları tarafından basılan kitapta; İsrail devleti ve Mossad-istihbarat örgütlerinin bölgede yaptıkları çalışmaların tüm boyutları, Türk istihbarat kaynaklarının hazırladıkları raporlarla ortaya konmaktadır... Kısa bir sürede 5. baskısını yapan “İsrail’in GAP Senaryosu” adlı belgesel eser; yakın tarihimiz, “Büyük Ortadoğu Projesi” ve bölgemizde süren “işgal” ve “terör” olaylarına da ışık tutmaktadır... Kitabın önsözünü yazan Emekli Tuğgeneral-ASAM Ortadoğu Masası Başkanı Necdet Demiral şunları söylüyor: “Mayınlı tarlada yürüyoruz... Yahudi kökenli Türk vatandaşları aracılığıyla, İsrail’in Şanlıurfa’da 450 bin dönüm toprak alımı, bu işin arka planında art niyet olduğu ve bu niyetin de “Büyük İsrail Projesi”ni kapsadığı şüphesi uyandırıyor. AB uyum yasası çerçevesinde çıkarılan ve yabancıların toprak ve mülk almalarını içeren yasa da, eli kolu bağlıyor. Bu işin sorumlusu yetkililerdir...” Kitap içerisinde yazarın bölgede yaptığı araştırmalar sırasındaki objektif gözlemlerinin yanı sıra, daha çok İstihbarat raporlarından oluşan gerçek belgeler bulunmaktadır. Kitap içinde yer alan Yahudilerin Filistin topraklarını ele geçirme serüveni ve tarihi olaylar zinciri de ilginç gerçekleri açıklıyor... 18. yüzyılda Filistin topraklarına yerleşmeye başlayan Yahudiler; aralarında toplamaya başladıkları ve fonlarda biriken paralarla, II. Abdulhamit’ten Filistin topraklarını satın almak istediler. Bu toprakların bedeli ise, Osmanlı’nın tüm dış borçlarının toplamı idi. Bu teklif, II. Abdulhamit tarafından reddedildi. Fakat 1914’de, İngilizlerin desteği üzerine Filistinlilerden alınan topraklar üzerinde 100 bin Yahudi kolonisi kuruldu... 15 mayıs 1948’da yarım milyon olan Yahudi nüfusu ile İsrail, Arapların tüm karşı çıkışlarına karşın, Birleşmiş Milletler Teşkilatı’nın dayatmasıyla resmen kuruldu... İşte bu tarihten beri, bölgede savaş ve terör bir türlü bitmiyor... Sapanla ve taşla, tanka direnen Filistinli çocuklar bilir “soykırım”ın acısını... Editör Mustafa Demir konuyu şöyle yorumluyor: “İsrail saldırganlığı artarak devam etmiş ve 1980’li yıllara gelindiğinde AB ve ABD’nin desteğiyle İsrail bölgedeki en büyük güç haline gelmiştir. Filistin topraklarının, Yahudiler tarafından parça parça ele geçirilişi ile ilgili süreç değerlendirmesi yapmak gerektiğinde görülüyor ki; GAP bölgesindeki süreç de bundan çok farklı değildir. Bölgede yüz binlerce dönüm arazi satın alan Yahudiler; yarın Türk halkına, Tevrat metinlerini kriter alarak gösterip, çok daha acımasız davranacaktır. İstihbarat kaynaklarının hazırladığı raporlar bu pervasızlığı açık bir şekilde göstermektedir...” Şimdilik 450 bin dönüm toprak satın alan ve Türkiye’nin onda birini (75 358 kilometre kare)’sini satın almayı hedefleyen İsrail, adım adım ilerliyor... Ve insanın aklına şu soru geliyor: “Güneydoğu Anadolu Filistin mi olacak?” Kitapta; dünyanın ünlü para simsarı ve Ukrayna, Gürcistan, Kırgızistan ve öteki ülkelerde darbeler yaptıran, Türkiye’de de bildik bağlantıları olan Macar asıllı ABD Yahudisi G. Soros’un ortağı Yahudi Jim Rogers, Şubat 1999’da GAP bölgesini gezdikten sonra, Yahudi kökenli ABD vatandaşları da bölgede arazi satın almaya başladığının belgeleri yer alıyor... Kürtler Yahudi mi? ABD ve İsrail’de eşzamanlı yapılan açıklamada; “Sefuerdi Yahudileri ile Kürtlerin atalarının aynı olduğu ve Kürtlerin Yahudi olduğu” vurgulandı. İsrail ajanlarının bir süredir Kuzey Irak’ta Kürt komandoları eğittiği ve 1950’de Kuzey Irak’tan İsrail’e göç eden 65 bin Yahudi Kürt’in kardeş ilişkilerini anlatan ABD’li yazar Kevin Brooks, Irak Cumhurbaşkanı Talabani’nin de Yahudi Kürt olduğunu yazıyor... Afrika’daki ayrılıkçı gerilla örgütlerini MOSSAD ajanları eğitiyormuş... İsrail ajanları desteğiyle Etiyopya, Eritre, Sudan, Kongo ve Uganda gibi bazı Afrika ülkelerindeki faaliyet gösteren ayrılıkçı “sol” gerilla örgütlerini silah, para, lojistik ve komando eğitimi alanlarında destekleyen CİA ve MOSSAD ajanları olduğunu belgeleyen kitapta, dünyanın çeşitli bölgelerindeki yer altı ve yer üstü zenginlik kaynaklarının bu şekilde yağmalandığı vurgulanıyor... GAP ve Kuzey Irak’taki olaylarda bunun bir parçası olduğunun yorumu yapılıyor... İsrail’in gözü GAP’da... Su=Hayat... Su, saatli bombadır... Su krizi büyüyor... Simon Perez bir açıklamasında İsrail’den bahsederek; “Nüfus artıyor. Suyu üretmek için imkan yaratamazsak, bu kez su için savaşacağız...” demişti. “Fırat’tan Akdeniz’e kutsal sınır” çizen Tevrat böyle buyuruyorsa... Türkiye, yeni bir savaşın eşiğinde mi? 1986’da “Ortadoğu’nun Su Sorunu” başlıklı bir rapor yayınlayan CİA’nin Uluslar arası Strateji Merkezi bir kehanette bulunuyor: “Ortadoğu’da gelecekte çıkacak bir savaş, mutlaka Nil, Dicle ve Fırat sularının paylaşılmasından çıkacak...” Şanlıurfa neden pilot bölge seçildi? Sıra, Anadolu’nun başka topraklarında mı? Çukurova, Trabzon, Karaman, Karapınar, Konya, Niğde, Aksaray, Ereğli, Bor, Ulukışla gibi bor, krom, linyit ve petrol rezervlerinin yoğun olduğu topraklarda mı?Ya da, turizm bölgelerinde mi? Yoksa, KKTC vatandaşı olan Jak ve Cefi Kamhi aracılığıyla sağlanan uluslar arası ilişkilerde, Yahudi Lobisi çalışmalarında önemli “kutsal nokta” olan Kıbrıs mı? İslam Dünyasına göre; “Her kötü şeyin altında Siyonizm parmağı var” varsayımları, sanki bir bir gerçek oluyor... “Siyonizm sözcüğü, Zion kökünden geliyor. Zion, Büyük İsrail demektir. Zion’un sınırları Akdeniz’den Kızıldeniz’e, Basra Körfezinden Karadeniz’e uzanıyor. Ne gariptir ki, Türkiye, Kürt sorununu Siyonist sopasıyla halletmeyi düşünüyor. İsrail’in çizdiği haritada Türkiye’nin Kürt bölgesi Zion sınırları içinde gösteriliyor. İsrail’de yaşayan 200 bin Kürt olduğunu” yazan gazeteci Pamela Kidron, bu projenin gerçekleşmesinde “Kürdistanlı Yahudiler”den söz ediyor... “Serv günlerine mi döndük? Türklere Anadolu’yu bile çok gören emperyalist güçlerin tüm oyunlarını bozmak için ulusal direnç göstermeliyiz... “ diyen Anadolu halkının sesine tercüman olan ve konuyla ilgili endişelerini dile getiren Prof. Dr. Çetin Yetkin’in sözleriyle sizleri selamlıyorum: “Bir defa toprağınızı pahalı satarsınız ama ömür boyu kendi toprağınızı başkalarının emirleriyle ekmek zorunda kalabilirsiniz...” “Vaadedilmiş Topraklar”a izin vermeyen Osmanlı Padişahı İkinci Abdulhamit, erki elinde tutan “yeni mandacılara” örnek olsun diye... “Padişahım sen çok yaşa!...” 6 Mayıs 1972’de idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın dar ağacındaki son sözleri, kulaklarımıza küpe olsun... 19 Mayıs 1919 ruhu ile Kuvayı Milliye yeniden... “Yaşasın, Tam Bağımsız Türkiye!...” dozdene@mynet.com

 

Dursun ÖZDEN'in Diğer Yazıları İçin:

http://www.antolojim.com
                                                            Taşköprü'den Bakış

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

1 yorum yazılmıştır

Yazan:DURSUN ÖZDEN | Tarih: 15/3/2006
Konu: TAŞKÖPRÜ'YE PEK ÇOK SEVGİ....

UYGUR KARIZLARINA YOLCULUK

Yazı ve Fotoğraflar: Dursun ÖZDEN
(Araştırmacı gazeteci)

Gittiğim onlarca ülkede ve Anadolu’da, kaybolan etnik kültürleri araştırıyor, tüm anakaralarda gezilip görülmesi gereken zengin ve özgün kültür, tarih, insan ve doğa manzaralarını siz gezikolikler için resimliyor ve yazıyorum.... Kendi özüme yaptığım ilginç bir yolculuk ya da kendimi keşfetmenin dışa vurumu denebilecek bir gezi daha...
Azerbaycan üzeri sekiz saat süren bir uçak yolculuğu sonucu, Sinciang-Uygur Özerk Bölgesi başkenti Urumçi’ye indikten sonra, şehre girerken yükselen büyük binaların arasında tüm ihtişamı ile göze çarpan camiler dikkatimi çekti. Taksi ve otobüslerin bayan sürücülerinin güler yüzü ve konukseverlikleri, ülkenizden çok uzaklarda olduğunuzu unutturuyor. Ertesi gün gezi programı kapsamında bereketli topraklara-Turfan’a yolculuk başladı. Turfan’a hayat veren “Uygur Karızlarına Yolculuk”(*)... Uzun zaman sonra bu bölgeye giren ilk Türk gazeteci olmanın tüm ayrıcalıklarını sizin için gözlemledim ve yazdım...
Son olarak Çin Halk Cumhuriyeti ve Sinciang-Uygur Özerk Bölgesi’ne yaptığım gezi kapsamında; Orta Asya’da birlikte yaşama kültürünü ve kolektif bir iradenin ürünü olan Uygur uygarlığını araştırdım. Farsça kökenli bir sözcük olan Karız: Yer altı su yolu, iş izi, lağam” anlamına gelmektedir. 2500 yıl önce Orta Asya’da, Türkler tarafından yapılan ve “Bir Uygarlık Harikası” olarak adlandırılan, Turfan havzasındaki “Karız” yer altı su kanalları sistemini ve “Antik Yarnaz Kenti”ni inceledim. Kitap olarak da yayınlanan bu çalışmam, Asya ve Türk tarihine bir ışık tuttu. Ata yurdu Asya’dan, Ana vatan Anadolu’ya uzanan ve tüm anakaraları kapsayan “Türk Kültürü”nün izlerini sürdüm. Tanrı Dağları’ndan başlayıp Turfan havzasına uzanan, Taklamakan Çölü’nün 110 metre altında ve toplam 5100 kilometre uzunluğundaki Karızlar, yer altındaki Çin Seddi olarak tanımlanıyor. Çin’deki ikinci teknoloji harikası olarak vurgulanıyor.
İnsanlığın yarattığı en eski uygarlık miraslarından biri olan Karızlar; Batı merkezli araştırmacıların ve tarihçilerin, Asya Kültürü üzerine yaptığı standart ve stratejik yalanlarını, saptırmalarını ve küresel tezlerini çürütüyor.
Bu bulgular Türklerin; kara kıl çadırlarda yaşayan, göçebe, çoban, cengaver, barbar, cahil, geri ve ilkel topluluklar olmadığını gösteriyor. Aksine, daha Batı’da kent devletleri yokken Uygur Türklerinin; yerleşik kent kültüründe, İpek Yolu üzerindeki ticarette, sanatta ve ziraatçılıkta ileri deneyimlere sahip oldukları ortaya çıktı. Rus, Çin, Uygur, Türk ve bazı Barılı bilim adamlarının son dönem çalışmaları sonunda; Asya halklarının tüm farklılıklarına karşın, Batı’dan daha eski ve köklü uygarlıklara sahip oldukları, köklü ve sürekli devlet geleneği, güçlü kolektif irade ve Karız gerçeğinde somutlanan “birlikte yaşama kültürü”nü özümsedikleri belgeleniyor.
Çin-Sinciang Bölgesi dışında İran, Azerbaycan, Umman, Suriye, Latin Amerika, Kuzey Amerika ve Anadolu (Van, Hasankeyf, Urfa, Kemaliye, Gümüşhane, Bayburt, Tarsus, Niğde, Ulukışla, Konya, Karaman, Erzurum, Tokat, Malatya, Antalya, Bergama ve Tekirdağ)’da da Karız-Keriz-Kekhizler bulunmaktadır.
Sinciang-Uygur Özerk Cumhuriyeti topraklarında bulunan Turfan, Kumul, Hami ve Toksun bölgelerindeki tarihi Karız yer altı su kanalları hala çalışıyor. Taklamakan Çölü’nün ortasındaki bu yeşil havzalara Karız su kanalları yaşam veriyor. Binlerce yıldır süren ileri ziraat uygulaması, yerleşik yaşam kaynağı. Karızların yapılış ve bu güne gelişi ise, bir teknoloji harikası. Özellikle o dönemin koşullarında, kazma tekniği ve yer altında yön bulma yöntemleri, bu işin gizemini ve uygarlık harikası özelliğini vurguluyor. Karız sularının getirilmesi, paylaşımı ve korunması, bir özgün üretim ilişkisini, bir kolektif yaşam kültürünü oluşturuyor. Arap harfleriyle yazan ve Uygur Türkçesi’yle anlaşan Müslüman Karızcılar, modern camilerde ibadet yapıyor ve kendi Ata gelenek ve göreneklerini sürdürüyor. Bölgede yaşayan Uygurlar, Kazaklar, Dangxianglar, Kırgızlar, Salalar, Tatarlar, Özbekler, Xibolar, Ruslar ve Çinliler; Müslüman, Budist, Hıristiyan ve öteki inanca mensup komşularıyla gül gibi geçiniyorlar. Bölgede yaşayan tüm halklar düğün, bayram, ölüm, hasat, üretim ve yaşamın her alanında dayanışma içindeler. Bölgede en köklü kültüre sahip olan Uygur Türkleri, 13 milyon nüfusu ile birlikte yaşamın mayası özelliğinde.
Uygurların kullandıkları sözcük ve deyimlerin çoğu Anadolu Türkçesi olup, anlaşılıyor. Karızcı Uygurlar, kız çocukları doğduğunda isimlerini sonuna “gül” eki koyuyorlar. Badegül, Arzugül, Ayşegül...gibi. Erkek çocuklara ise “can” eki konuyor. Tursuncan, Mehmetcan, Alican...gibi. Uygurlar, haftalık iş ve dost toplantılarına “cem” diyorlar. Cem sonrası, sokak ve caddelerde kurulan açık hava lokantalarındaki sazlı-sözlü eğlence toplantılarında Ejderha dansı, Şaman dansı yapıyor ve Semah dönüyorlar. Anadolu’daki Bektaşi kültürünün kaynağı, Orta Asya mı? Ayrıca, Bayburt ve Gümüşhane Karız-Kehrizlerini inceleyen ünlü İtalyan gezgin Marco Polo, Uygur Karızlarını görünce oldukça etkilenmişti. Uygurların yıllardır yedikleri hamurdan ince ip şeklinde kesilerek yapılan erişteden esinlenip, ülkesine döndüğünde İtalyanların meşhur spagetti makarna yemeğinin kaynağı da burasıdır.
Asya’nın merkezi de burada. Sinciang Bölgesi’ndeki Yunfinşan kasabasında bulunan bir yerin, Asya’nın coğrafi merkezi olduğu, ve (x,y,z) koordinatlarının (0) olduğu bilinmektedir. Burada, Türkiye başta olmak üzere, tüm Asya ülkelerinin anıtı bulunmaktadır. Ayrıca, Lübnan’da bulunan Lüt Gölü’nden sonra, dünyanın en büyük ve en derin kara parçası olan ve Çin’in en büyük tuz gereksinimini karşılayan Ay Gölü-Ateş Gölü (-154 m) çevresinde, (diğer yerlerde +48 derece iken) Ağustos ortalarında (+83) sıcaklık olmaktadır. Bir yarımadayı andıran Antik Yarnaz Kenti ise, MÖ 460’da yapılmış olup, Turfan havzasında ve İpek Yolu üzerinde, mimari dokusu ve kentsel yaşam özellikleri bakımından özgün olup, araştırmacılara kaynak teşkil etmektedir. Turfan’da bulunan Süleyman Şah ve Tursun Han Medresesi görülmeye değer tarihi güzellikte olup, Turfan’ın kuzey batısında bulunan Karız Müzesi; üzüm bağları, dut ağaçları, sebze ve meyvelerin arasında tam bir cennet görünümündedir. Geleneksel giysileri içinde “hoş hoş” gülen Karızcı Uygur güzeli badem gözlü Badegül’ün elinden soğuk üzüm suyu, Kazak Türklerinin yaşadığı Altay Dağı’nda beslenen atların sütünden yapılan kımız ya da karız şarabı içmek, unutulmayan bir nostaljiye dönüşür... Adı Ankaracan olan 7 yaşındaki “Son Karızcı” çocuğun sattığı hediyelik eşyalardan da almayı unutmayın...
Bir yanda 5565 metre yüksekliğindeki karla kaplı Tanrı Dağları, diğer yanda +48 derecede ve çöl koşullarında Karız sularıyla erken-turfanda(Turfan adı buradan gelmektedir) beslenen sebze ve meyvelerin dayanıklılığı, besin değeri, mineral zenginliği, bereketi ve insanlara bir yaşam sunması açısından daha bir önem kazanıyor. Kullanılan Karızların sayısı 1950’de 1800 iken, günümüzde 600’e kadar düşmüştür. Bölgede yaptığım araştırmalar sırasında, her yıl 23 Karız kanalının yok olduğunu vurgulayan uzmanlar ve üreticiler endişelerini dile getirdi. Giderek yok olan Karızları kurtarma ve yaşatma çalışmaları için Çin Merkezi Hükümeti, Turfan Karız Araştırma Enstitüsü’ne 8 milyon dolarlık bir ödenek göndermiş. Oldukça yetersiz. İnsanlığın ortak mirası olan Karızların kurtarılması için, UNESCO’ya bağlı Dünya Miras Şehirleri Organizasyonu (OWHC) ve Avrasya Miras Şehirleri Koordinatörlüğü devreye girmeli ve Turfan Bölgesi Karızlarını kurtarma projelerine destek olmalıdır. Eğer önlem alınmaz ise, 25 yıl sonra Turfan Karızları tarihe gömülecektir.
Öte yandan, 1991’de başlayıp 2000’de sonuçlanan ve bilim adamlarından Çinli Türkolog Prof. Dr. Zhang Dingjing, araştırmacı David Levis Wiliams, arkeolog Jean Paul Roux ve bazı Rus antropologların araştırmaları neticesinde; Orta Asya’da uygarlık yaratan Türklerin tarihi ve zengin kültürel yaşamı hakkındaki yeni başka belgeler de bulundu. Tanrı Dağları’nın batısında, Kırgızistan topraklarında bulunan Tarkana Vadisi’ndeki Saymalıtaş kaya resimleri bunlardan biri. Deniz seviyesinden 3500 metre yükseklikte, MÖ 5000’de Şaman (Kam) Türkler tarafından yapıldığı belgelenen kaya resimleri, insanlık tarihine ışık tutuyor. Bu resimlerde; Şaman inancına özgün figürler, çift geyik tarafından çekilen tekerlekli araba, Büyük Ayı Takım Yıldızı, Kam dansı yapan şifacı Şaman Ana, Gök Tanrıya yakaran kuyruklu insanlar, yılan başlı gamalı haç, çeşitli hayvan figürleri, cinsel öğeler, uzay haritası, avcılık, hayvancılık ve tarımla uğraşan insanlar ve başka yüzlerce resimden oluşan desenler, bu döneme ışık tutmaktadır. Bu kaynak bulgular; Pekin, Urumçi, Turfan, Kaşgar, Semerkant, Almatı, Bişkek, Aşkabat ve Bakü müzelerinde sergilenen tarihi bulguların yanı sıra; Çin Uygarlık Tarihi, Manas Destanı, Orhun Yazıtları, Dede Korkut Kitabesi ve Göktürk Tarihi gibi kaynaklardaki bilgi ve belgelerle örtüşüyor. Kökü binlerce yıl eskilere dayanan ve tarihi zengin mirasımız olan “Türk Kültürü” doğru algılanmalıdır.
Aslında olay şudur: “Türk” sözcüğünü; yalnızca bir ulusun, bir ırkın ve bir halkın adı olarak algılamak yerine, MÖ 13 bin yıl eskilere-kökü tarihin derinliklerine dayanan zengin bir kültürün ve yaşam biçiminin adı. Tüm farklılıklara karşın sevgi ve barış içinde birlikte kardeşçe yaşama kültürü, yani “Türk Kültürü” olarak adlandırmak daha nesneldir. “Türk” olan değil yalnızca, “Türküm” diyen ve kendini böyle tanımlayan zenginliktir. Kemal Atatürk’ün şu veciz sözü bu tanımı pekiştirmektedir: “Ne mutlu Türküm diyene!”
Çinliler, Türkleri çok seviyor ve Türk tarihine önem veriyor. 35 milyon nüfuslu Uygur Bölgesi’nde en çok satan kitaplardan biri de, emekli bir kurmay albayın yazdığı “Büyük Türk Mustafa Kemal Atatürk” kitabıdır. 1935’de Uzun Yürüyüşü başlatan Mao Ze Tung, kendisini “Çin’in Atatük’ü” olarak tanımlamıştı. 56 etnik kültüre mensup halkın yaşadığı ve 1,3 miyar nüfusu bulanan Çin’de, okullarda 8. ve 9. sınıfların okuduğu “Yakın Çağ Tarihi” adlı ders kitabında; “Atatürk, Kuvayı Milliye Harekatı ve Cumhuriyet Devrimleri” 12 sayfa renkli olarak öğretiliyor.
Bizim tarihçilerimiz de Türk tarihine Avrupa merkezli bakmaktadırlar. Hele en “Türkçü” olanlar, daha Batı merkezlidir. Olaylara ve tarihi gerçeklere ayrılıkçı, kafatasçı, ırkçı, şöven ya da kökten-dinci bakmaktadırlar. Çünkü onlar Türkçülüğü, Batı’nın tanımladığı, görmek istediği gibi anlamışlardır. Tarih kitaplarında da bu yönde eğitim verilmektedir. “Türkçü”lükleri, daha çok eski Türk kavimlerinin cengaverliğine methiyelerle sınırlıdır. Hatta, o cengaverliğin arkasındaki devlet ve ordu örgütlenmesini, zengin kültürel uygar dokuyu ve ekonomik temeli bile araştırma ve açıklama eğiliminde değillerdir. Bu nedenle cengaverlik Türk’e, uygarlık ise Batı’ya bırakılmıştır. Bu paylaşımın kökeni de aslında Batı’dır.
Uygurları, “Orta Asya’nın Kürtleri” olarak gören Batı’nın oyunlarına gelmemek gerek. Bu bağlamda, Batı destekli “Doğu Türkistan”ı fethetme(!) eylemleri yerine, “Doğu Türkistan” olarak adlandırılan Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı 35 milyon insanın yaşadığı Sinciang-Uygur Özerk Bölgesi’nde bulunan ve zengin Türk Kültürü ve Uygur Uygarlığına sahip çıkmak, Türk kültürel mirasına hizmet açısından daha bir uygar insan-toplum davranış örneği değil mi?
Orta Asya’da yaşayan Uygur Türkleri ve öteki halklar; bölgelerinde ve tüm dünyada savaş, terör, kavga, açlık, yoksulluk, doğal felaketler, baskı ve ölüm istemiyor. Tüm farklılıklarına karşın, tarihten gelen binlerce yıllık “birlikte yaşama kültürü” ortak paydasında; sevgi, dayanışma, kardeşlik ve barış içinde yaşamak ve dünyanın nimetlerini adilane paylaşmak istiyorlar...
Hakları, özgürlükleri ve sorumlulukları olan bir insan, bir yurttaş bilinciyle...
Uygarlıkların beşliği Avrasya; buradan bakınca doğu, oradan bakınca batı...
Avrasya kültürü ışığında, Asya tarihi yeniden yazılmalı...
Başka uygarlıkları ve kültürleri keşfetmek ve gezmek dileğiyle...
dozdene@mynet.com
-------------------------------------------------------------------------
(*) UYGUR KARIZLARINA YOLCULUK
Dursun Özden
Kaynak Yayınları
Ocak 2006-İstanbul
ISBN 975-343-441-3

Bağlantı » »

« Önceki :: Sonraki »