TÜRK HİKÂYESİNDE SOSYALİST REALİZM 2 (TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK) / (NURULLAH ÇETİN)
2/12/2005 · Kategori: Inceleme
Toplumcu gerçekçi edebiyatın gerçek anlamda öncüsü Maksim Gorki (1868-1936)’dir. Bununla birlikte Mihail Şolohov, Ostrovsky, Ehrenburg, Jack London, Konstantin Simonov gibi yazarlar da bu akımın önemli temsilcilerindendir.
Türk Edebiyatında Sosyalist Gerçekçi Hikâye: Türk edebiyatında Sosyalist gerçekçilik akımı, ağırlıklı olarak 1930-1980 yılları arasında belirgindir. 1980’li yıllardan sonra eski etkinliğini kaybetmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında ‘sosyalizm’, ‘komünizm’ gibi terimlerin kullanımının devlet tarafından yasak olması, ayrıca toplum tarafından da kabul görmemesi, hatta itici gelmesi nedeniyle Türk sosyalist yazarlar, bunun yerine, “toplumcu gerçekçilik” terimini benimsediler.
Türk edebiyatında Sosyalist gerçekçi hikâyenin öncüsü ve kurucusu olarak Sadri Ertem (1900-1943) kabul edilir. Nazım Hikmet’in liderliğindeki Resimli Ay dergisinde başlatılan sosyalist gerçekçi hikâyenin ilk önemli ve dikkate değer örneğini Sadri Ertem, bu dergide çıkan “Bacayı İndir Bacayı Kaldır” (1928) hikâyesiyle verir. Onun Bacayı İndir Bacayı Kaldır (1933), Korku (1934), Bay Virgül (1935), Bir Şehrin Ruhu (1938) adlı hikâye kitapları bu akıma bağlı olarak oluşturulmuş hikâyelerden oluşur. Dil, üslûp, teknik bakımından zayıf olan bu metinlerde olay, tez, fikir, ideolojik yaklaşım, peşin hükümler ön plâna çıkar.
Sadri Ertem, hikâyelerinde ithal edilen ve işgalgi bir özellik gösteren yabancı yatırım ve sanayiin Türk köylüsünü ezip sömürmesi, aldatmalarla, kandırmalarla onu kötürüm hale getirmesi, işçilerin ezilip sömürülmesi, aydınların, memurların, bürokratların Türk köylüsünü aşağılayıp kandırarak ezmesi, din adamlarının yerli ya da yabancı sömürücü kapitalistlerle köylü aleyhine işbirliğine girmesi, yeniliklere karşı çıkan ama usulsüz yollardan çıkar sağlamada becerikli olan din adamı görünümündeki bazı kimselerin halkın saflığını istismar ederek değişik yollarla onların sırtından geçinme çabaları üzerinde yoğunlaşır.
Sadri Ertem, hikâye kişilerini iki grupta toplar: 1. Ezilen, sömürülen, kandırılan, din duyguları ve iyi niyetleri, cahilliği ve saflığı istismar edilen Türk köylüsü ve işçisi. 2. Ezen, sömüren, bilgisini ve zekâsını usulsüz çıkar sağlamada kullanan yerli ve yabancı bürokrat, memur, zengin, işadamı, fabrikatör burjuvalar ve kötü niyetli din sömürücüsü cahil din adamları.
Sadri Ertem’den sonra Sosyalist realist hikâyenin en yetkin temsilcisi olarak da Sabahattin Ali (1907-1948) görülür. Hikâyeleri Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947) adlı kitaplarında toplanan yazar, sosyalist realizme romantik bir hava verir. Sabahattin Ali, öğretmen olarak bulunduğu kasaba hayatında gözlemlerine dayalı olarak daha çok köy karakterindeki kasaba insanını konu edinmiştir. O, köylü, işçi gibi sosyal ve ekonomik açıdan alt tabakalarda bulunan insanların zengin eşraf, taşradaki despot yöneticiler ve bürokratlar tarafından ezilişleri üzerinde durur. Toplumu daha çok yönetenler ve yönetilenler diye sınıflara ayırır ve Marksist teoriye uygun sınıf çatışmasını bu yapı üzerine temellendirir. Buna göre siyasal gücün temsilcisi olan taşra bürokratı ile ekonomik gücücün temsilcisi olan zengin eşraf ve ağalar ele ele verip proleterya olarak görülen köylü ve işçiyi ezmektedirler.
Bu iki yazarın dışında ayrıca Reşat Enis (Aygen) (1909-1984)’in Kılıcımı Sürüyorum (1930), Ümran Nazif (Yiğiter)’in Kara Kasketli Amele (1933) adlı hikâye kitaplarını da sosyalist realist hikâyenin bizdeki ilk ürünleri olarak görmek gerekir. Akımın diğer temsilcileri arasında şunları sayabiliriz:
Halikarnas Balıkçısı (1890-1973), Fakir Baykurt (1929-1999), Dursun Akçam (1930-2003), Samim Kocagöz (1916-1993), Bekir Yıldız (1933-1998), İlhan Tarus (1907-1967), Kemal Bilbaşar (1910-1983), Kemal Tahir (1910-1973), Mehmet Başaran (1926- ), Mehmet Seyda (1919-1986), Muzaffer Hacıhasanoğlu (1924-1985), Necati Cumalı (1921-2001), Nezihe Meriç (1925- ), Orhan Kemal (1914-1970), Muzaffer Buyrukçu (1930- ), Osman Şahin (1940- ), Leyla Erbil (1931- ), Sevgi Soysal (1936-1976), Talip Apaydın (1926- ), Yaşar Kemal (1923- ), Zeyyat Selimoğlu (1922-2000), Erendiz Atasü (1947- ), İnci Aral (1944- ), Burhan Günel (1947- ), Kemal Ateş (1946- ).
Türk edebiyatında Sosyalist realist hikâye birikimini ana hatlarıyla ve özet bir biçimde özelliklerine ve içeriğine göre tasnif edip değerlendirelim.
Sosyalist Realist Türk Hikâyesinin İçeriği: Sosyalist realist Türk hikâyecileri başlıca Türk köyü ve köylüsü, yurt içinde ve yurt dışında bulunan Türk işçileri, büyük kentlerin varoşlarında yaşayan orta ve alt gelir grubuna dahil insanları, Türk kadını ve sorunları, siyasî mücadele konuları üzerinde yoğunlaşmışlardır. Bunlara ayrı ayrı kısaca değinelim.
Köy ve Köylü Sorunları:
Köy Edebiyatı: Türkiye’de Sosyalist realist edebiyatın başlıca konusu köy ve köylü olmuştur. Bunu da şu bakımdan anlaşılır bulmak mümkündür. Marksistlere göre esas olarak ihtilâl yoluyla Komünist rejimi getirecek olan işçi sınıfıdır. Bu da sanayi toplumlarında olur. Rusya’da komünist rejimi öngörülenin aksine işçiler değil köylüler yaptı. Türkiye de bir sanayi toplumu olmadığından yeteri kadar işçi sınıfı oluşmamıştı ve nüfusunun önemli bir kısmı köylerde yaşıyordu. Dolayısıyla sosyalist yazarlar, Rusya’da olduğu gibi Türkiye’de de köylülerin sorunlarını Marksist açıdan ele alıp irdeleyerek ihtilâl yapacak bir köylü sınıfı oluşturmaya çalıştılar. Bunu elbette doğrudan söylemiyorlardı. Hiç biri çıkıp da ‘ben köylüleri Komünist ihtilâl için örgütlemeye çalışıyorum’ demiyordu, diyemezdi. Bunun için hem kanunlar hem de sosyal yapı uygun değildi. Fakat köylülerin sorunlarına eğilmek adı altında zımnen, dolaylı olarak yapılmak istenen ve denmek istenen buydu. Ama zaman zaman bazı yazarlar, Türk halkının ve köylüsünün devrimci tavır takınmasına yardım ettiklerini itiraf da ediyorlardı. Bu bağlamda Talip Apaydın’ın şu sözlerine bir bakalım:
“Toplumumuz, kendi çıkarlarına karşı yabancılaştırılmıştır. Yüzyıllar süren kulluk eğitimi, insanımızda kendine güvenme duygusunu zayıflatmıştır. Her şeyi başkalarından bekleyen, baştaki ne derse doğru sanan, eldekine razı olan, daha iyiyi araştırmayan, hakkını isteyemeyen durgun bir doğu toplumu görüşündeyiz. Bu kişilikte insan yetiştiren eğitimi hâlâ sürdürüyoruz. Oysa çağdaş insan ‘başkaldıran’ insandır. Ömrü boyunca, “evet, peki, baş üstüne” diyen, beyni buna alıştırılan insan feci şekilde sömürülür. Kendi sorunlarından uzaklaştırılır. Ağır zorbalık baskıları bir yandan, kul etme eğitimi bir yandan… Halkımızı yerinden kımıldamaz, yelkinemez, gelişemez bir toplum haline getirmiştir. İnsanımızı yeniden işlemek, kendi gücüne kavuşturmak, sorunlarını duyurmak ve devrimci bir tavır takınmasına yardım etmek gerekir. Bunu eğitim yapar, bilim ve sanat yapar.”1
Köy Enstitülü Yazarlar: Türk edebiyatında asıl köy edebiyatı, 1940’ta kurulup 1954’te kapatılan Köy Enstitülerinden yetişen, köylü ve köyde yaşayan yazarlar tarafından başlatıldı. Bu yazarların başlıcaları şunlardır: Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mehmet Başaran, Dursun Akçam. Bu enstitülü yazarlar, önce ürünlerini Köy Enstitüleri Dergisi (1945-1947)’nde yayınlamışlardı.
Köy edebiyatının ortaya çıkışında önemli bir etken olan Köy Enstitüleri hakkında kısa bir bilgi verelim. 17 Nisan 1940 tarihinde 3803 sayılı Köy Enstitüleri kanunu TBMM’nde kabul edildi. Bu okulların ders proğramı kuramsal dersler, tarım ve el sanatları derslerinden oluşmaktaydı. Yazları da açık kalmak kaydıyla ders yılı süresi 5 yıldı. Okulların iş alanları, arazileri ve iş araçları vardı. Bu okullarda kuramsal bilgilerle uygulama birlikte yürütülmüştür. Yarım güm kuramsal ya da kültür dersleri yarım gün de iş yani sanat ve tarım dersleri verilmiş. Gerçek iş ortamında yaparak, yaşayarak eğitim öğretim uygulaması yapılmış. Öğrencilere dokumacılık, balıkçılık, inşaatçılık, marangozluk, hayvancılık, dikişçilik, demircilik gibi konularda bilgi ve beceri kazandırılmış. Okulun bütün işleri ve ihtiyaçları öğrenciler tarafından karşılanmış. “Bilmek demek yapmak demektir”, “köyden, köy için, köye doğru” ilkeleri benimsenmişti.
21 Köy Enstitüsünden 20.000 öğrenci mezun edilmiş. Öğrenciler okulu bitirdikten sonra 20 yıl süreyle mecburî öğretmenlik hizmetiyle zorunlu kılınmış. Amaç, köy okullarında bu öğretmenlerin görev yaptıkları köylerde köylülerin ziraat, inşaat gibi işlerine yardımcı olup onlara modern yöntemleri de öğretmek. Mezun olan öğrenciler köylere öğretmen olarak tayin edildikleri zaman kendilerine araba, pulluk at, arı kovanı, marangoz, demirci, duvarcı, biçki-dikiş araçları, 150 kadar da kitap verilirmiş. Böylece öğretmenler, Türk köylüsünü içinde bulunduğu kötülük, olumsuzluk, gerilik ve yoksulluktan eğitimle kurtarmaya çalışmışlar. Hatta köylerde yetişkinlere okuma yazma ve meslek kursları açmışlar. Ayrıca kooperatifleşmeye de önem vermişler. Köylünün ürettiği malın tüketiciye aracısız olarak ve değerinden satılmasına, alınan malların da ucuz alınmasına çalışılmış.
Köy Enstitülü öğretmenlerin bir başka işlevi de medeniyet taşıyıcılığıydı. Laik ve modern Batı medeniyeti değerleriyle donatılmış olan bu öğretmenler, cinci, üfürükçü, muskacı, hurafeci, soyguncu, tarikatçı gibi İslâm’ı gerçek anlamda temsil etmekten uzak din kisveli kişilerle mücadele etmeyi ayrıca kendileri için görev bilmişlerdi. Gerçek İslâm’dan sapmalarla, cahil insanların elinde üretilmiş olan sahte ve hurafe bir ilkel İslâm görüntüsüyle mücadele ederken zaman zaman ölçü kaçırılmış, Türk köylüsünün geleneksel olarak tevarüs ettiği saf İslâm imanı, İslâmî yaşama biçimi ve kültürel değerleri ile de mücadele edilir olmuş, hatta kimi zaman dinsizlik propagandası da yapılmış. Bu durum, o zamanlarda ve enstitülerin kapatılması aşamasında muhafazakârların ve İslâmcı aydınların önemli bir eleştiri konusuydu. Müslüman Türk köylüsü, bu okullarda oğlunun kızının dinsizleştirildiği, din düşmanı ve komünist yapıldığı duygusuna kapılmıştı. Demokrat Parti, bu durumu, bu okulları kapatma gerekçesi saymıştı.
Köy Enstitülerinin kapatılmasında bir başka etken olarak da bu okullarda sosyalist, komünist propagandalarının artması gösteriliyordu. Nitekim köy enstitülü sosyalist bir yazar olan Dursun Akçam, bu duruma değişik bir ifadeyle şöyle vurgu yapıyor: “Köy Enstitüleri devrimci kurumlardı. Düzene ters düşen kurumlardı. O yüzden yaşatılmadı.”2
Daha önce Nabizade Nazım’ın Karabibik (1890), Ebubekir Hazım’ın Küçük Paşa (1910), Yakup Kadri’nin Yaban (1932) gibi eserleri, Meşrutiyet döneminin millî edebiyat akımına bağlı şairlerinin, Cumhuriyet döneminin memleket edebiyatı akımına bağlı şair ve yazarlarının ürünleri, Anadolu’ya ve Türk köylüsüne dışardan gözlemci bakışların ve kentli yazarların ürünüdür. Daha çok da romantik bir bakış açısına bağlıdır. Köy Enstitülerinden yetişen 900 kadar yazarlarla birlikte Anadolu’ya ve Türk köylüsüne bakış değişir. Bunların çoğu, Anadolu’ya sosyalist realist bakış açısıyla yaklaşırlar.
Genel ve bilinçli bir hareket olan köy edebiyatının ilk önemli ürünü Mahmut Makal’ın köy ve köylü hayatına ilişkin izlenimlerinin sergilendiği Bizim Köy (1950) adlı eseridir. Bu eser, roman olmamakla beraber köy edebiyatı çığırının öncülüğünü yapar.
Köy edebiyatçılarına göre Anadolu köyleri işsizlik, fakirlik, cahillik ve bağnazlık içinde bir Ortaçağ düzeni yaşamaktadır. Ağalar, zorbalar ve onların etrafında sefil, perişan yığınlar vardır. Şıh, molla, hoca, imam gibi din adamı tipleri de yine köy edebiyatçılarına göre köylünün beyinlerine örümcek ağları örmekte ve kör inançları aşılamaktadır. Ekonomik gücü temsil eden ağalar, dinî gücü temsil eden din adamları ve siyasal gücü temsil eden muhtarlar, köylünün kaderine hükmetmekte, köylü de bunlara boyun eğmekte ve tanrısına şükretmektedir. Bu eserlerde yaygın olan şablon şöyledir: Bir tarafta ezilen, sömürülen, baskı gören cahil ve fakir köylü halk kesimi var. Diğer yanda toprak ağaları, siyasî iktidar yanlısı muhtarlar, başka yöneticiler, imam, şeyh, şıh, hoca gibi din adamları bulunmakta ve bunlar, sömürücü kesimleri oluşturmaktadır. Bu sömürücü kesimlerden halkı, köylüyü kurtarmak üzere de ya öğretmen, kaymakam gibi aydınlar ya köylü arasından çıkmış, tahsili olmasa da arif halk bilgeleri ya da isyan eden eşkıya tipleri çıkarılır. Dolayısıyla formül: ‘Ezen-ezilen-kurtarıcı’ üçgeninden oluşmaktadır.
Köy Enstitülü öğretmen ve edebiyatçılarının köy sorunlarına karşı çözüm önerileri ise şunlardır: Batılı temellere dayalı seküler nitelikli esaslı bir eğitim seferberliği gerekir. Bunun için de aydınlanmacı idealist öğretmen tipi öne çıkarılır. Toprağımızı, insanımızı değerlendiren, kadrolarımızı yenileyen, bizi canlandıran bir eğitim talep ederler. Buna göre öğrenim, çevredeki modern olmayan maddî şartlarla çarpışmaya mecburdur. Çevrede modern maddî birimlerin bulunmayışı karşısında bu yokluğu kendisi gidermek zorundadır. Köyleri belli merkezlerde toplayarak onları uygarlık nimetlerine kavuşturmalı. İş bölümünü yaygınlaştırmalı. Toprak reformu gerçekten yapılıp topraksız köylüye toprak verilmeli ve onları ağaların zulmünden kurtarmalıdır. Ancak nesiller boyu topraklar parçalanmakta, küçülmekte ve aileleri geçindiremez hale gelmektedir. Bunun için parçalanmış toprakları bölgesel özelliklere göre teksif ederek kooperatif işletmeleri haline getirmeyi tek çıkar yol olarak görmeli. Köylüyü Köy Enstitülerinin öncülüğünde yetişecek bir halkçı kadro kurtaracaktır.
Köy edebiyatında tipleşme kalıplaşmaya dönüşmüştür. Tipler birbirine benzer ve hemen hemen her romanda bu tipler kalıp halinde aynıdır. Bunlar, birey değil adeta donmuş robotlardır.
Bu eserlerde çizilen imam tipi gerçeklere uymamaktadır. Gerçekte imam, halkla beraberdir. Halkla iç içedir. Ağalarla, muhtarlarla, zengin ve nüfuzlu kimselerle işbirliği halinde olup fakir halka karşı düşman vaziyetinde olması, halkı sömürmesi ya da sömürenlerle işbirliği içinde olması mümkün değildir. Diyanet İşleri Başkanlığına geçmeden önce imamların ücreti köylü tarafından veriliyordu. Bu, kilise vergisi gibi mecburiyete dayalı zorla alınan bir vergi değildi. Tam tersine köylü, kendi isteğiyle bulup getirdiği ve görevlendirdiği imama kendi aralarında kendi rızalarıyla topladıkları paraları ya da buğday vs.yi ücret olarak veriyorlardı. Köylü, imamın patronuydu. İmam da kendini ağaya ya da muhtara değil; köylüye beğendirmek, köylüyle iyi geçinmek durumundaydı. İsmail Kara’nın hazırladığı Kutuz Hoca’nın Hatıraları Cumhuriyet Devrinde Bir Köy Hocası (2000) adlı bir imamın hatıra kitabındaki şu ifadelere bakalım:
“İmam köyün her işi ile ve dilenciler dahil olmak üzere yerli yabancı her seviyede insanla ilgilenmek mecburiyetindedir. Köyün hayır işlerini (yol, su tamirleri, cami, mektep yapımı, fakirlere veya yangın, hastalık vb. sebeplerle muhtaç hale gelmiş kişilere para toplama...) organize etmek büyük ölçüde imamın vazifesidir. Köye gelen resmî veya gayri resmî misafirlerle ilgilenmek, iaşe ve ibatelerini sağlamak, yatırıp kaldırmak yine imama düşer. Büyük Cami’nin dershanesinde biri misafirler için, biri de dilenciler için iki yatak sürekli bulunurdu. Dilencilerin bir kısmı hastalıklı, bitli veya kirli olurdu. Misafirleri veya dilencileri yola vurduktan sonra yatakların kaldırılması, yorgan astarı ve çarşafların temizliği hep imama aittir.” (s. 139)
Bu girişten sonra Anadolu köy ve köylüsünün Sosyalist realist Türk hikâyesine nasıl yansıdığına bakalım.
Toprak sahibi ve işveren bir köy hikâyecisi olan Samim Kocagöz, kendini bir toprak burjuvası olarak tanımlar. 1939’dan itibaren hikâye yayınlamaya başlayan yazar, çocukluğundan itibaren köy ve kasaba dünyasında bulunmuş, köyü dışardan bir gözlemci olarak değil, içerden yaşayan biri olarak yazmıştır. Samim Kocagöz, ilk ürünlerinde eleştirel gerçekçi, Sam Amca kitabından itibaren ise toplumcu gerçekçi çizgiye gelmiştir.
Daha çok Ege yöresinin, İzmir çevresinin köylülerinin sorunları, köylü-devlet arası ilişkiler, toprak sorunları gibi konulara yer vermiştir. Marshall yardımıyla gelen makinenin, traktörün toprağa bağlı eski ilişki biçimlerini değiştirmesi, üretim araç ve ilişkilerindeki değişim, hiç toprağı olmayan ortakçı köylünün işsiz duruma düşmesi konularını işler. Onun hikâyelerinin en önemli konusu, köylünün topraksız oluşu, ağa topraklarında gündelikçi, ortakçı, yarıcı olarak çalışmak zorunda kalışıdır.
Samim Kocagöz, köy edebiyatıyla ilgisi konusunda şunları söyler: ”Benim birikimim çocukluğumdan beri köy, kasaba dünyasına dayalı olduğu için oraları rahat anlatıyordum. Yaz tatillerim köyde geçmişti. Burunköy’de.. O zaman dedemin evine yazlık olarak giderdik. Amcam yengem hep beraber otururduk. Beni köyde en çok ilgilendiren, duvar diplerinde oturmuş konuşan köylüler olurdu. Ne konuşurlar diye merak eder yanlarına sokulurdum. Sorunlarını öğrenmeye çalışırdım. ”Ülen bu kaymakam da amma havaleci.” Diye başlarlardı. (….) Ben aynen köylüler gibi yani köylülerin konuşmaları gibi konuşmalarla öyküye girsem olmayacağını kestirdim. Şöyle dedim kendi kendime: Ben köyün içindeyim, köylülerle birlikteyim, ama şu köyün kahvesine oturup uzaktan bakayım onlara, sorunlarına bakayım ama onların anlayışını, isteklerini de beraber getireyim…”3
Yazarın hikâye kitapları şunlar: Telli Kavak (1941), Sığınak (1946), Sam Amca (1951), Cihan Şoförü (1954), Ahmet’in Kuzuları (1958), Yolun Üstündeki Kaya (1964), Yağmurdaki Kız (1967), Alandaki Delikanlı (1978), Gecenin Soluğu (1985), Simon Pépéta’ya (1986), Baskın (1990).
Bir diğer Ege hikâyecisi Necati Cumalı, daha çok kasabayı, İzmir, Urla, Aydın yörelerini konu edinir. Avukatlık yaptığı sıralarda karşılaştığı, dinlediği, ilgilendiği kimi gerçek olaylar ve hikâyeler, onun hikâyesinin temel malzemesi olmuştur. Ege’nin köy ve kasaba insanlarının değişik yaşantılarını, kadın-erkek ilişkilerini, iş hayatlarını cinsellik unsurunu zaman zaman ön plâna çıkararak anlatır. Urla civarının insanlarının cinsel yaşantılarını, yasak ve sapık cinsel ilişkileri, çocuklar arası cinsel ilişkileri, sosyal, kültürel ve ekonomik yapıya, şart ve durumlara bağlayarak sergiler. Erkek veya kadının içgüdülerine bağlı aşk ve şehvet dürtüleri ile gelenek görenek, kanun gibi dış yapıların bunlar karşısında koyduğu engeller arası çatışmalar ve kişilerin bu engelleri yasak, gizli ve sapık ilişkilerle aşma çabaları ortaya konur. O, cinselliğe Freud’un yüklediği anlamı yüklüyor. İnsanı anlamak için cinselliği önemli bir kaynak olarak görüyor.
Hikâye Kitapları: Yalnız Kadın (1955), Değişik Gözle (1956), Susuz Yaz (1962), Ay Büyürken Uyuyamam (1969), Makedonya 1900 (1976), Kente İnen Kaplanlar (1976), Dilâ Hanım (1978), Revizyonist (1979), Yakubun Koyunları (1979), Aylı Bıçak (1981).
Mehmet Başaran, Köy Enstitüsü kökenli yazarlardan olup Anadolu köylerini değişik yönleriyle hikâyelerine taşımıştır. Hikâye kitapları: Aç Harmanı (1962), Zeytin Ülkesi (1964), Sürgünler (1970), Elif Diye Bir Türkü (1976), Dilsiz Oyunu (1983), Yasaklı (1987), Hoşça Kal Dünya (1990), Giz Kokan Suskunluk (1991).
Nadir Gezer (1930- ), Hanife Nine’den Öyküler (1981) ve Yürüyen Gece (1988) adlı hikâye kitaplarında Bursa İnegöl’e bağlı Eymir köyünü anlatmıştır.
Çukurova yöresi köylüleri Türk edebiyatında önemli bir yere sahiptir. Yaşar Kemal, Sarı Sıcak (1952) ve genişletilmiş Bütün Hikâyeler gibi sonraki baskılarındaki hikâyelerinde Çukurova yöresi insanının hem tabiat şartlarına hem de ağa, patron gibi işveren konumundaki insanlara karşı verdiği mücadeleyi konu edinir. Köydeki topraksızlık, ağayla, ırgatbaşıyla yaşadığı sosyal ve ekonomik sorunlar, köydeki toprak işçisi konumundan kentteki fabrika işçisi konumuna geçişi üzerinde durur. Özellikle çocukların ve kadınların güç şartlarda çalışmak zorunda bırakılışını, emeklerinin karşılığının tam olarak verilmemesini, itilip kakılmalarını, kadınların cinsel açıdan sömürülüşlerini işler. O, sadece köylülerin değil aynı zamanda kentteki işçilerin sorunlarına da yer verir.
Toroslar bölgesine önemli ölçüde yer veren hikâyecilerden biri de bir Türkmen yörüğü olan Osman Şahin’dir. Onun özellikle Ağız İçinde Dil Gibi (1980) adlı kitabındaki 10 hikâyeden 7’si Torosları ve Çukurova’yı anlatır.
Diğer yandan Duran Yılmaz, Yörük Hikâyeleri (1983) kitabındaki hikâyelerinde Toroslardaki göçebe yörüklerin geleneklerini, yaşantılarını, yenilik ve değişiklikler karşısındaki tutunma çabalarını, yer edinme mücadelelerini, tabiatın zor şartlarına karşı dayanabilme çabalarını dramatik bir yaklaşımla ele almaktadır.
Demirtaş Ceyhun, Çamasan (1972), Nazım Sökmen de Soygun (1974) adlı kitaplarında Çukurova’ya, Toroslara, oraların insanlarının köyden kente göçlerine yer verirler.
Burdur Akçaköy’de doğan ve Gönen Köy Enstitüsü ve Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitiren Fakir Baykurt, bir kısım hikâyelerinde Burdur ve civarı köylerinin sorunlarına yer vermiştir. Anadolu konulu hikâye kitapları: Çilli (1955), Efendilik Savaşı (1959), Karın Ağrısı (1961), Cüce Muhammet (1964), Anadolu Garajı (1970), Onbinlerce Kağnı (1971), Can Parası (1973), Kale Kale (1978), İçerdeki Oğul (1974), Sınırdaki Ölü (1975).
Sosyalizmi Türkiye şartlarına göre yerli bir görünüme büründürmeye çalışan, Asya Tipi Üretim Tarzı kuramından yola çıkan Kemal Tahir, Göl İnsanları (1955) adlı kitabındaki hikâyelerinde İç Anadolu Türk köylüsünü anlatır.
Köy Enstitüsü çıkışlı bir yazar olan Talip Apaydın, Polatlı’nın Ömerler köyünde doğdu. Çifteler Köy Enstitüsünde, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde okudu. Tokat, Turhal, Amasya köylerinde gezici başöğretmen olarak çalıştı. Sabahattin Ali ve Orhan Kemal çizgisinde Türk köylüsünün sorunlarını toplumcu açıdan irdeleyen hikâyeler yazdı. Şöyle der: “Dünyaya, topluma, insanlara onlar gibi bakmaya çalıştım. Toplumun alt katındaki çok ezilmiş, çok sömürülmüş insanları yazmak, onların sorunlarına eğilmek, o küçük ama namuslu insanları sanat sıcaklığı içinde vermek istedim.”4
Hikâye kitapları: Ateş Düşünce (1967), Öte Yakadaki Cennet (1972), Koca Taş (1974), Yolun Kıyısındaki Adam (1979).
Muzaffer Hacıhasanoğlu da çeşitli köy ve kasaba hayatlarını toplumcu gerçekçi açıdan yazdı. Bir hekim olarak Türkiye’nin değişik yerlerini gezmiş, gözlem ve izlenimlerine dayalı hikâyeler yazmıştır. Hikâye kitapları şunlar: Bir Tespih Tanesi (1951), Bu Dağın Ardı (1954), Eller (1979), Trenler Yeni Gidiyor (1982), Dağ Başındaki Ölü (1983), Öyküler (2003).
Necati Güngör, Yolun Başı (1973), Sevgi Ekmektir (1978), Yeryüzünde İki Gölge (1982), Bu Sevda Ölmek (1983), Hayatımın Yedi Hikâyesi (1984), Unutulmaz Bir Kadın Resmi (1986), Sinema Kuşu Sevgilim (1990), Masal Kuşu (1992), İyiler Genç Ölür (1999), Hikâyemde Hayvan Var (2002) gibi hikâye kitaplarında, Malatya’ya, taşra kentlerinden bazı kesitlere, çocukların sahipsizliği ve sefaletine, kıtlık yıllarına, ağalık kurumuna, kasaplara ve başka konulara yer verdi.
Kemal Bilbaşar, genellikle Doğu Anadolu köy ve kasabalarını konu edindi. Hikâye kitapları: Anadolu’dan Hikâyeler (1939), Cevizli Bahçe (1941), Pazarlık (1944), Pembe Kurt (1953), Üç Buutlu Hikâyeler (1956), Irgatların Öfkesi (1971).
Köy Enstitülü bir başka yazar Dursun Akçam, genellikle Doğu Anadolu bölgesini, Kars ve Ardahan yöresini konu edindi. Hikâyelerinde Dede Korkut dil ve üslûbunun etkileri görülür. Akçam, sosyalist realist kimliğine ilişkin olarak şunları söylüyor: ”Doğulu insan yaşam boyunca yaman bir yaşam kavgası vermiştir. Doğa zulmüne, insan zulmüne karşı zulüm, savaş, kıtlık, yoksulluk içinde kendi dilini, öyküsünü, masalını, destanını, türküsünü yaratmıştır. Gürül gürül kaynayan halk yaratısı, halk kültürünün bir gömüsüdür Doğu. Bu bölgede oluşan Dedem Korkut öykülerini sanatımıza yapıtaşı olacak nitelikte bir halk birikimi olarak görmekteyim. (…) Ben sanatı toplum sorunlarından kopuk ve ondan ayrı bir süs olarak görenlerden değilim. Bu nedenle sanat bir amaç değil, araçtır benim için. Yazdıklarımın okuyucuya devrimci bir mesaj iletmesini isterim. Düzenin bozduğu ve kokuşturduğu kurumları ve bu düzenin yozlaştırdığı insanları değil, düzenin kendisini eleştirmektir amacım. (…) Sanatçı devrimci bir kişidir. Sanat da bu yolda bir savaş aracıdır.”5
Dursun Akçam’ın hikâye kitapları şunlar: Maral (1964), Ölü Ekmeği (1969), Taş Çorbası (1970), Köyden İndim Şehre (1973), Haley (1975), Kafkas Kızı (1978), Sevdam Ürktü (1992), Generaller Birleşin (1997).
Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesi sosyalistlerin en fazla istismar ettikleri bir yerdir. Bu yöreye ilgi gösteren yazarların başında Bekir Yıldız gelir. Bekir Yıldız, toplumcu edebiyatı şöyle anlıyor: “Küçücük çocukların emekleri sudan ucuza kapatılıyor, çalışacak yaşa gelmiş olanlar yurtdışı pazarlarında köle gibi alınıp satılıyor ve yaşlılar bir lokma ekmek için avuç açıyorsa, o ülkede, öteki ülkelerden önce kurulu düzenin eleştirilmesi gerekir. İşte toplumcu edebiyatın görevi bu eleştiriye katkıda bulunmaktır.”6
Bekir Yıldız’ın hikâyeleri genellikle iki konuda yoğunlaşır: Güneydoğu ve Almanya’daki Türk işçilerinin sorunları. Güneydoğu sorunlarını, Almanya tecrübelerinin ışığı altında irdelemeye çalışmıştır. Güneydoğuyu, tanıdığı Batı karşıtlığı bağlamında ele almıştır.
Bekir Yıldız daha çok Urfa başta olmak üzere Güneydoğu Anadolu bölgesinde yaşayan Türk, Arap ve Zaza toplumlarından oluşan insanların geleneksel ve kültürel yapılarına bağlı sorunlarını irdeliyor. Harran Ovasında doğan yazar, o bölge insanını yakından tanımaktadır. Sosyal olaylarda gelenek ve törelerin, sosyal ve ekonomik yapının belirleyici rolüne dikkat çeker. Erkeklik gururundan dolayı içine düştükleri dramatik durumlar, namus temizleme cinayetleri, evlilik kurumu, başlık parası ve kan davası, sınır kavgaları, adam öldürmeler, kaçakçılık, işsizlik, ağa-azap arası çekişmeler ve değişik ilişkiler, köyün içindeki insanlarla birlikte satılması, köylülerin içinde bulundukları cahillik, ilkellik gibi konular, onun hikâyesinin omurgasını oluşturur.
Bütün bu sorunları sosyal ve ekonomik nedenlere bağlar. Yazar, köylülerin içinde bulundukları olumsuz ve kötü şartları genellikle ilkel geleneklere, feodal düzene ve dinî inanışlarına bağlar. Olayları sınıfsal bir yaklaşımla çözümlemeye çalışır. Haliyle çıkış noktası, Marksist terminoloji ve ideolojidir ve din karşıtı bir söylem geliştirir.
Yalın bir dili olan Yıldız, çoğu zaman hikâye kişilerini mensup oldukları coğrafî, sosyal ve ekonomik konumlarına göre, mahallî ağız özelliklerine göre konuşturur. Bunu o insanların duygu, düşünce ve davranış biçimlerini daha gerçekçi yansıtmak amacıyla yapar.
Bekir Yıldız’ın Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yla ilgili hikâye kitapları: Reşo Ağa (1967), Kara Vagon (1969), Kaçakçı Şahan (1970), Bozkır Gelini (1997).
Toroslar ve Çukurova yöresinin, yörüklerin yanında Doğu ve Güneydoğu insanlarının da sorunlarına, değişik yaşantı kesitlerine, kırsal özelliklerine, kır-kent karşıtlığında ortaya çıkan durumlara yer veren bir başka hikâyeci de Toroslarda bir Türkmen yaylağında doğan Osman Şahin’dir. Osman Şahin, Toroslarda doğup büyüdü, büyük yörük göçlerini, ulu çanlı deve kervanlarını, büyük koyun sürülerini, zor hayat şartlarını görüp yaşadı. Diyarbakır Dicle Köy Enstitüsünde okumuş, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde öğretmenliklerde bulunmuş, Malatya, Elazığ, Tunceli yörelerinde folklor araştırmaları yapmış. Dolayısıyla onun hikâyeleri, bu iki yöreye dayanır. Birçok hikâyesi filme aktarılmıştır. Daha çok Bekir Yıldız etkisinde kalan yazar, Kırmızı Yel (1971), Acenta Mirza (1974), Kıraleli (1979), Ağız İçinde Dil Gibi (1980), Acı Duman (1983), Ay Bazen Mavidir (1989) gibi kitaplarında Doğu ve Güneydoğu insanlarının töreler, tabiat şartları ve ağa gibi kişilerden oluşan belli bir baskı grubunun sosyal ve ekonomik baskıları arasında kalışının dramını yazmaya çalıştı. Köylülerin topraksızlık, cahillik, fakirlik sorunları, aşiret ağalarının toprakları ele geçirip köylünün onların elinde köleleşmeleri, kadınların sosyal ve kültürel baskıya maruz kalmaları, törelere bağlı ataerkil toplumsal düzenin kadın üzerindeki olumsuz etkileri üzerinde durur. Acenta Mirza’da makineli tarımla gelen işsizlik ve bunun sonucu olan köyden kente göç süreci ve bunun doğurduğu sorunlar üzerinde durur.
Osman Şahin, ideolojik duruşu ve sanat anlayışı konusunda şunları söylüyor: “İyice bilinçlenince, yoksulluğumuzun yalnızca kendi suçumuz olmadığını, büyük toplumsal haksızlıklar nedeniyle bu hale geldiğinizi görmeye başlarsınız. Bu durum giderek dünyaya eleştirel bir gözle bakmanızı sağlar. İşte ben bu yüzden toplumcu-gerçekçi-eleştirel bir sanat anlayışından yanayım. Birçok öykümde ağır toplumsal haksızlıkları, çarpıtılmış din anlayışının elinde heder olmuş insanları, çekilmez hale getirilen yaşamın bireyler üzerinde yaptığı ağır psikolojik yaraları, kolay, anlaşılır bir dille yazmaya çalıştım.”7
Sosyalist gerçekçi yazarların, hiç alâkası olmadığı halde yerel nitelikli yanlış ve çarpık gelenek, görenek, töre ve âdetleri İslâm’la irtibatlandırma gibi bir saplantıları var. İnsanı özellikle kadını ezen, aşağılayan bu töresel birikim, İslâm’ın da karşı olduğu bir şey olmasına rağmen bunları İslâm kaynaklı göstermek ya kötü niyetin ya da cehaletin eseridir.
İşçi Edebiyatı: 1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte sosyal ve ekonomik hayatta liberalleşme, kapitalistleşme, makinalaşma, fabrikalaşma daha da artmaya başlar. Yapılan anlaşmalar ve alınan dış yardımlarla Amerikan emperyalizmine bağımlılık daha da artar. Adnan Menderes, Atatürk’ün kurduğu tam bağımsız ve bağlantısız Türkiye Cumhuriyetini hâlâ içinden çıkamadığımız Amerika ve Avrupa sömürüsü ve bağımlılığı sarmalına sokar.
Şehir merkezlerinde fabrikaların ve başka bazı iş merkezlerinin açılması ve nüfusun artışıyla toprağın azalması gibi sebepler sonucu köylüler, gerek iç göçle büyük şehir merkezlerine, gerekse 1960’lı yıllardan itibaren yurt dışına işçi olarak göçmeye başlarlar. Dolayısıyla 1950’li, 60’lı, 70’li yıllarda işçi sınıfı dediğimiz bir sınıf gelişmeye ve buna bağlı olarak çalışma şartlarında, sosyal, ekonomik durumlarında, işçi-işveren münasebetlerinde, köy kültüründen şehir kültürüne geçiş sürecinde bazı sorunlar da ortaya çıkmaya başlar. Bu durum ve sorunlar, haliyle edebiyata da yansımıştır. Bu çerçevede Türk edebiyatında bir işçi edebiyatı da belirmiştir. Biz bu konuyu a. Türkiye’deki işçilerin sorunları ve b. Yurtdışındaki Türk işçilerinin sorunları olmak üzere iki ara başlık halinde ele alıp değerlendireceğiz.
a. Türkiye’deki İşçilerin Sorunları: Türkiye içinde köyden kente göç eden işçilerin sorunlarına en fazla yer veren hikâyecilerden biri Orhan Kemal’dir. Yaşantısı itibariyle de lokantacılık, matbaacılık, fabrika kâtipliği, nakliyecilik gibi işlerde çalışmış, işçilerle beraber olmuş, gecekondularda yaşamıştır. Dolayısıyla işçi dünyasını iyi tanır. Özellikle Çukurova bölgesinde, Adana’da ve İstanbul’daki tarım, inşaat ve sanayi sektörlerinde çalışan işçiler üzerinde yoğunlaşır. Adana’ya inen, gurbete çıkan çırçır işçisi, pamuk işçisi köylülerini konu edinmiştir. İş güvenliği, çalışma şartlarının uygun olup olmaması, iş bulma, bulunsa bile işi koruma kaygısı, işsizlik korkusu, emeğin karşılığının verilmemesi, çocuk ve kadın işçilerin ezilmesi, işçilerin sosyal ve ekonomik yaşantılarındaki bozukluklar gibi konuları ele almıştır.
Bir tarafta ezen ve sömüren kesim olarak ağa, yardımcıları ırgatbaşı, kâtip, elciler ve patron, yardımcıları müdür, ustabaşı, makinist gibi kişiler vardır. Diğer yanda ezilen ve sömürülen kesim olarak da işçiler vardır. İşçiler arasında sosyalist düşünceye bağlı bir biçimde işçiler adına hak arayan, sınıf mücadelesi veren politik kimlikli işçiler vardır. Bu tür devrimci işçi tiplemeleriyle, doğrudan ve açıktan olmasa da dolaylı olarak işçi isyanıyla komünist ihtilâl amaçlanmaktadır.
Orhan Kemal, hikâyeciliğinin ideolojik boyutuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Anladım ki yurdum da bütün geri kalmış ülkeler gibi bir sömürü olayı içinde. Peki ne olacak? Bu büyük bir haksızlık. Bu haksızlıkla savaşmak için hazır mıydım? Elimden geldiği kadar bunu belirtmek mi istedim? Bilmiyorum. Ama yurdumun insanlarının kalkınmasını, yükselmesini istiyordum. Bunun da köyden başlaması gerektiği kanısına vardım. Ben köydeki köylüyü yazmadım. Çok iyi bildiğim köylüyü yazdım. (…) Bu saf halk çocuklarının şehir madrabazlarının elinde nasıl sömürüldüklerini gördüm. (…) Bu çeşit hikâyeler, romanlar yazarak eyleme katılmış oldum. (….) Hikâye ve romanlarımda şunları belirttim: Halkım sömürülüyor, eziliyor. Bu koşulların ortadan kaldırılması gerekir.“8
Orhan Kemal’in hikâye kitapları şunlar: Ekmek Kavgası (1949), Sarhoşlar (1951), Çamaşırcının Kızı (1952), 72. Koğuş (1954), Grev (1954), Arka Sokak (1956), Kardeş Payı (1957), Babil Kulesi (1957), Dünyada Harp Vardı (1963), Mahalle Kavgası (1963), İşsiz (1966), Önce Ekmek (1968), Küçükler ve Büyükler (1971), Yağmur Yüklü Bulutlar (1974), Kırmızı Küpeler (1974), Oyuncu Kadın (1975), Arslan Tomson (1976), Serseri Milyoner, İki Damla Gözyaşı (1976), İnci’nin Maceraları (1979).
Mehmet Seyda, Zonguldak Hikâyeleri (1962) adlı kitabındaki hikâyelerinde Zonguldak kömür ocaklarında çalışan ve köyden gelen işçilerin sorunlarına değinir.
Fabrika işçilerinin, kömür ocağı işçilerinin yanında deniz işçileri de Türk hikâyesine konu olmuştur. Halikarnas Balıkçısı, hikâye ve romanlarında Ege ve Akdeniz kıyılarında, özellikle Bodrum’da ekmeğini denizden kazanan işçilerin, süngercilerin, balıkçıların hayatlarından kesitler sunar. Onların iş zorluklarını, deniz tutkularını, hem denizin doğal şartlarına hem de onları sömürenlere karşı verdikleri mücadelelere yer verir. Bunun yanında Ege’yi, denizi, Anadolu’yu tarihî, mitolojik, kültürel, doğal boyutuyla da irdeler. Hikâye kitapları şunlar: Ege Kıyılarından (1939), Merhaba Akdeniz (1947), Ege’nin Dibi (1952), Yaşasın Deniz (1954), Gülen Ada (1957), Ege’den (1972), Gençlik Denizlerinde (1973).
Aynı şekilde Zeyyat Selimoğlu da bazı kitaplarında deniz işçilerini konu edinir. Zeyyat Selimoğlu, fakülte tatillerinde bir şilepte, bir yük gemisinde bütün Akdeniz’de, yabancı limanlarda dolaşmış ve yük gemilerinde çalışan Karadeniz insanının hayatlarını gözlemlemiş ve bunlara dair hikâyeler yazmış. Gemi adamlarını ön plâna çıkarmış. Onun bu konuyla ilgili bazı hikâye kitapları: Direğin Tepesinde Bir Adam (1969), Koca Denizde İki Nokta (1973), Karaya Vurdu Deniz (1975), Gemi Adamları (1984, bütün deniz hikâyeleri), Bir Şarkı Gibiydi (1987), Denizlerin, İstanbul! (1992).
Füruzan da Parasız Yatılı (1971), Kuşatma (1972), Benim Sinemalarım (1973) gibi kitaplarındaki bir kısım hikâyelerinde özellikle toprakta çalışmaya alışmış köylülerin İstanbul’a göç edip orada mezbahalarda, deri işçiliğinde ve başka işlerde çalışan göçmen işçilerin çalışma şartlarını, umutlarını, kente uyum sorunlarını hikâyeleştirir.
İşçilerin sorunlarına yer veren bir başka dikkate değer kitap, Hüseyin Akyüz’ün Beyaz Güvercin (1983) adlı hikâyeler toplamıdır.
Nadir Gezer, Puslu Hüzün (1989) adlı hikâye kitabında daha çok 24 Ocak kararlarından mağdur olmuş kentli işçilerin sorunlarına, yoksulluklarına, örgütsüz bireysel direnişlerine, içinde bulundukları ilkel şartlara yer vermiş. İşçilerin ekonomik anlamda sömürülüşleri, yetkili kişilerin onlar karşısındaki duyarsız hatta acımasız tutumları, kötü, sağlıksız çalışma şartları, geleceğe dair umutsuzlukları, kente uyum sağlayamamaları üzerinde duruyor.
Son olarak işçi sorunlarına yer veren bir başka çalışma olan Orhan Çubukçu’nun Yılan Islığı (1981) kitabını da zikredelim.
b. Yurtdışındaki Türk İşçilerinin Sorunları: Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrası büyük bir iş gücüne ihtiyaç duyar ve 1961 yılında Almanya ile Türkiye arasında “İşgücü Göçü Anlaşması” imzalanarak Türkiye’den Almanya’ya büyük oranda işçi akışı başlar. Türkiye’den ağırlıklı olarak Almanya’ya ve bu arada diğer Avrupa kentlerine büyük miktarda işçi göçü oldu. Bazı yazarlar, yurt dışındaki Türk işçilerinin ekonomik, eğitimsel, sosyal, cinsel, kültürel sorunlarını, gurbetlik, sıla, uyum, yabancılaşma gibi meselelerini ele aldılar. Hem Türk işçilerinin Almanya’daki sorunları hem de göçün Türkiye’de geride bıraktıkları yakınları üzerindeki etkileri üzerinde durdular. İki farkı kültüre sahip toplumların birbirleriyle karşılaşması sonucu ortaya çıkan uyum sorunları, Türkiye’de geleneksel tarım üretim araçları ve üretim ilişkilerine alışmış Türk işçilerinin Almanya’da modern sanayi üretim araç ve ilişki biçimleriyle karşı karşıya gelmesi sonucu ortaya çıkan sorunlar ve bu sorunların birey ve toplum olarak Türk işçileri ve aileleri üzerinde bıraktığı kırılmalar, olumsuzluklar üzerinde durulmuştur.
Bazı hikâyelerde gurbetlik, aile bölünmeleri, yabancı kadınlarla evlenme, bu evliliklerin Türkiye’de bıraktıkları eşlerinden dolayı ortaya çıkan çelişkili ve olumsuz durumlar, çocukların kimlik ve eğitim durumları, modern Avrupa kent hayat biçimine alışamama ve uyum sağlayamama, Türk-İslâm kültürel ortamından Batı-Hıristiyan kültürel ortamına geçişle birlikte baş gösteren uyumsuz durumlar, ezilme, aşağılanma, ekonomik sömürü, para biriktirme, yatırım yapma, kimliğini ve kişiliğini koruma mücadelesi ve asimile olmamak için direnme çabaları gibi yurt dışına göçün pek çok boyutu ile karşılaşıyoruz.
Dört yıl süreyle Almanya’da işçi olarak çalışan Bekir Yıldız, oradaki Türk işçilerinin sorunlarını yakından görmüştür: Türkler Almanya’da (1966) kitabı dış göç sorununu, Almanya izlenimlerini çarpıcı bir biçimde veren bir roman. Bekir Yıldız önce Almanya’ya gittiğinde Almanlara taparcasına hayran olmuş, zamanla sanayi evrimini tamamlamış bu toplumun insanî özünü kaybedişi, aşırı ırkçılığı, dünyanın en üstün insanı olduklarına dair inanışları, Türkleri aşağılamaları karşısında onlara kin ve öfke duymuş.
Yazar, Türk işçilerinin Almanya’da yaşadıkları kültürel uyumsuzluk, Alman kapitalizmi tarafından sömürülmesi gibi sorunlarına yer verir. Onda kültür emperyalizmi önemli bir izlektir. İşçi olarak gidişinde ilk olarak su yerine bira, yiyecek olarak da domuz salamı vermeleri, Alman rahibelerin kreşlerde Türk çocuklarına istavroz çıkarttırmaları gibi olaylar, onda derin etkiler bırakır ve Türk işçilerinin kültürel anlamda eritilmesi sürecinden rahatsızlık duyar. Türk işçilerinin Almanya’da Almanlar tarafından ikinci sınıf insan muamelesine maruz bırakılmasını, ekonomik sıkıntıları, aile bölünmelerini, yaşama zorluklarını, dil bilmeme sıkıntılarını konu alan metinler üretir.
Yazar, daha çok Türk işçilerinin ezilip sömürülerek Alman kapitalizminin hızla gelişmesi arasındaki çelişki üzerinde durur. Almanya’ya gönderilen Türk işçilerini yurtdışı pazarlarında alınıp satılan köleler olarak görür. O daha çok Türk işçilerinin sorunlarına “sanayileşmiş bir toplumda geliştirilmiş otomasyonun dini, ulusu ne olursa olsun hiçbir ayırım gözetmeksizin, karşısında çalışanın nasıl olumsuz yönde etkilenebileceği“9 üzerinde durur.
Yurtdışındaki Türk işçilerinin sorunlarıyla ilgili en fazla Bekir Yıldız yazdı. Onun bu konuyla ilgili bazı hikâye kitapları: Sahipsizler (1971), Beyaz Türkü (1973), Alman Ekmeği (1974), Demir Bebek (1977).
Gülten Dayıoğlu, Geride Kalanlar (1975), Geriye Dönenler (1086) kitaplarındaki hikâyelerinde daha çok Almanya’daki Türk işçilerinin çocuklarının eğitim sorunları ve işçilerin geride köylerinde bıraktıkları karılarının kocasızlık ve çocuklarının babasızlık dramlarını yansıttı.
Fakir Baykurt, 1979’da Almanya’ya gitti. Kuzey Ren Westfalya eyaletinde yaşadı. 1999’da öldü. 1979’dan sonraki dönemde Almanya ve oradaki işçiler ile ilgili birçok kitap yazdı. Bu konuyla ilgili hikâye kitapları şunlardır: Gece Vardiyası (1982), Barış Çöreği (1982), Duisburg Treni (1986), Bizim İnce Kızlar (1992).
Bunların dışında yurt dışındaki Türk işçilerinin sorunlarını şişleyen şu çalışmaları da sayabiliriz: Dursun Akçam: Sevdam Ürktü (1992), Gülseren Heydorn: Yama (1988), Güney Dal: Buzul Döneminden Haberler (1983), Gürhan Uçkan: Gabriel (1982), Habib Bektaş: Kapıkulu Nerde? (1983), Yorgun Ölü (1989), Hüdai Ülker: Gurbet İnsanları (1983), Hürrem Efe: Köyden İndim Hollandaya, İlyas Halil: Çıplak Yula (1985), Mehmet Yıldız: Süpürgeli Bakan, Konsolos Kapısına Bırakılan Ölü (1982), Muammer Bilge: Kanaldaki Yabancı (1986), Beyaz Zenci (1989), Necati Tosuner: Sisli (1977), Nevzat Üstün: Almanya Almanya (1965), Nursel Duruel, Geyikler, Annem ve Almanya (1982), Özgen Ergin: Şarlo Kemal (1987), Samim Kocagöz: Alandaki Delikanlı (1978), Sıtkı Salih Gör: Yol Bitmeden (1985), Tarık Dursun K.: İmbatla Dol Kalbim (1982), Ona Sevdiğimi Söyle (1983), Yusuf Ziya Bahadınlı: Haçça Büyüdü Hatiş Oldu (1978), Yüksel Pazarkaya: Oturma İzni (1977), Yaban Sıla Olur mu (1979), Zeynep Balcılar: Yine Bir Gülnihal (1984), Aysel Özakın, Kanal Boyu (1982).
Gecekondu Edebiyatı, Kentli Orta ve Alt Sınıf İnsanlarının Sorunları: 1950’li yıllardan sonra şehir merkezlerinde fabrikaların ve değişik iş alanlarının artmasıyla birlikte köyden kente göç hızlandı. Köyden şehre akın eden ve maddî durumu iyi olmayan köylüler, şehirlerin etraflarında derme çatma evler yaparak şehir kenarlarında büyük köyler oluşturmaya başladılar. Dolayısıyla köylü ile kentli arasında, ne köylü ne şehirli olabilmiş bir topluluk oluştu. Gecekondu semtleri adı verilen bu yerlerde yaşayan insanların kültürel, sosyal ve ekonomik anlamda pek çok sorunları ortaya çıktı. Bu da doğal olarak sosyolojiye, siyasete konu olduğu gibi edebiyat için de iyi bir malzeme oluşturdu.
Türk edebiyatında gecekondu toplumunun sorunlarını ele alan hikâyecilerin başında İlhan Tarus gelmektedir. Neredeyse bir Ankara yazarı olarak bilinen Tarus, özellikle Ankara’da Altındağ gecekondu mahallesinin kendi halindeki fakir insanlarının gündelik yaşantılarını ele alır. Ayrıca memur kişilik ve yaşantıları, mahkemeler, hapishane yaşantıları, tek parti bürokrasisinin eleştirisi ve hicvi onun önemli konuları arasındadır. Hikâye kitapları: Doktor Moro’nun Mektubu (1938), Tarus’un Hikâyeleri (1947), Apartman (1950), Karınca Yuvası (1952), Ekin İti (1953), Köle Hanı (1954).
Bir diğer önemli gecekondu yazarı Kemal Ateş’tir. Kemal Ateş, 1956’da Kaman’dan Ankara’ya bir gecekondu mahallesine göçtüğünde işçi ve bakkal dükkânı sahibi bir babanın oğludur. Dolayısıyla gecekondu sakinlerini yakından tanımıştır. İçinde yaşadığı topluluktan çıkardığı malzemeyi sosyalist gerçekçi bir anlayışla Çürük Kapı (1978) adlı kitabında hikâyeye dönüştürdü. Daha sonra hikâyelerini toplu olarak Bir Şarkıyı Dinlerken (1998) adıyla yayınladı. Onun Toprak Kovgunları (19819 adlı romanı da gecekonduları ele alır.
Adnan Özyalçıner (1934- ), büyük kentlerin, kenar mahallelerinde yaşayan, tutunmaya çalışan sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda orta ve alt düzeyde bulunan insanların ezilişlerini, sömürülüşlerini, haksızlığa maruz kalışlarını konu edinir. Özellikle onun hikâyelerine İstanbul’da Karagümrük civarı, İstanbul’un başka yerleri, surların, yıkık duvarların etrafındaki surdibi insanlarının hayatları girer. Bu tür olumsuzlukların kökeninde kapitalist yapılanmayı görür. Olumsuzlukları, çelişkileri, kapitalist düzenin ürettiği eşitsizlikleri eleştirel anlamda sergilerken aynı zamanda çözüm olarak da dolaylı biçimde sosyalizmi önerir. Zaman zaman simgesel bir dil kullanır. Yer yer masalsı ögelere yaslanır, gerçekle gerçekdışını iç içe verir. Toplumsal yaşantılarda görülen çelişkilere, karşıtlılara vurgu yapar ve kara mizah üslûbuna yer verir.
Adnan Özyalçıner’in hikâye kitapları şunlar: Panayır (1960), Sur (1963), Yağma (1971), Yıkım Günleri (1972), Gözleri Bağlı Adam (1977), Cambazlar Savaşı Yitirdi (1991), Alaycı Öyküler (1991), Taş (1992), Sağanak (1993).
Ayrıca burada daha önceki hayatında sosyalist olup 1989 yılında müslümanca yaşamayı seçen Afet Muhteremoğlu (Çırakman, Ilgaz)’nun sosyalist realist dönem hikâyelerinden de söz etmek gerekir. O bu dönem hikâyelerinde genellikle köy ve kasaba kökenli kentli orta ve alt sosyo-ekonomik katmanlara mensup insanların, özellikle kadınların hayatlarını yazdı. Genellikle büyük kentlerin apartmanlarının alt katlarında oturan fakir insanlar, kapıcılar, beslemeler, gündelikçi kadınlar, hizmetçiler, kiracılar, ev hanımları, manavlar, şoförler gibi kişileri konu edindi. Zaman zaman halk hikâyelerinden yararlanma yoluna giden Afet Ilgaz, sosyalist realizm anlayışını şöyle ortaya koyuyor: “Sanatçı topluma atılım gücü veren, toplumu olumlu değişmelere hazırlayan, kişiyi sömürüden kurtarmayı amaç edinen kişidir.”10
Afet Muhteremoğlu’nun hikâye kitapları şunlar: Bedriye (1963), Başörtülüler (1965), Toprak (1968), Halk Hikâyeleri (1972), Çeribaşı Apdullah’la İdamlık İsmail (1974), Ölü Bir Kadın Yazar (1983).
Bu konulara yer veren bir başka hikâyeci de Burhan Günel. Hikâye kitapları şunlar: Sevgi Bağı (1974), Başka Bir Yaz (1980), Dünyanın En Güzel Kadını (1984), Nergiz (1985), Evet Aşk (1990), Karanfil ve Hançer (1994).
1950’li yıllardan itibaren hikâye yazan Muzaffer Buyrukçu, hikâyelerinde genellikle kişilerin ruhsal durumlarını sergilerken bunların sosyal ve ekonomik sebeplerin sonucu olduğu ilkesinden hareket eder. Yani insan psikolojisini onun toplumsal çevresi ve şartları içinde sergilemeye çalışır. Yaşanan dış gerçeklik ile düş, hayal ve umut dünyasını iç içe verir. İleriye dönük düş ve hayal gören devlet memurlarını, cinsel anlamda tatminsiz kişileri, içinde bulundukları olumsuz ve kötü ekonomik ve sosyal şartlardan kurtulma mücadelesi veren insanları, Balkanlardan Türkiye’ye getirilen göçmenlerin hayatlarını, kadın erkek arası sağlıksız ilişkileri konu edinir. Onun hikâyeleri kişiler kadrosu bakımından oldukça geniştir. Daha çok İstanbul’un sosyal ve ekonomik konum itibariye orta ve alt katmanlarında yer alan insanlarının sorunlarını, onların büyük kentte tutunma mücadelelerini verir.
Muzaffer Buyrukçu, hikâyesinin sosyalist realist boyutuyla ilgili olarak şu bilgileri verir: “Ben ezilen, sömürülen sınıfın en alt katmanında çile dolduran kalabalıkların bir üyesiydim, bu nedenle öykülerimi o katmanın kişileriyle, onları kemirip iskelete dönüştüren sorunlarla donatmalıydım. Nitekim de öyle oldu. Toplumsal yapıdaki çatlakların arasına sıkışarak solukları kesilenlerin ilişkilerine eğildim. İşsizlerin, süründürülenlerin, isteklerinin binde biri bile gerçekleştirilemeyenlerin… acılardan, tedirginliklerden kıvrananların, bunalıp delirenlerin; umutlarını, onurlarını, namuslarını, konumlarını yitirenlerin; umutların arkasından koşanların, direnenlerin, baş kaldıranların ve yenilenlerin yaşamlarından devşirdiğim malzemeyle öykülerimi yoğurdum. O dönemde edebiyat, toplumcu ve bireyci diye adlandırılan iki kanaldan akıyordu. (…) Bana göre toplumcu edebiyatın da bireyci edebiyatın da eksiklikleri vardı, bu eksiklikler saptanmalı, gündeme getirilmeli, yeni bir içeriğe, yeni bir yapıya kavuşturulmalıydı. Evet, toplumcu edebiyat boyuna toplumsal sorunların etkilerini didikliyor, insanları o sorunların birer uzantısı gibi, birer kuklasıymış gibi görüyor, hatta sorunların altında ezilmelerine ses çıkarmıyordu. Bireyci edebiyat da işledikleriyle tekrara düşüyor, kapalı bir alanda birbirine benzeyen ürünler üretiyordu. Yanlıştı bu. İki kanaldan akanların içeriklerini ve biçimlerini kaynaştırarak pekâlâ hiç denenmemiş bir yapı kurulabilirdi. Ve ben işin bu işin sorumluluğunu üstlendim ve yetkin örneklerini Acı’da, Korkunun Parmakları’nda, öteki kitaplarımda sergiledim.”11 Muzaffer Buyrukçu’nun hikâye kitapları şunlar: Katran (1956), Acı (1957), Korkunun Parmaklıkları (1959), Bulanık Resimler (1961), Kuyularda (1962), Cehennem (1966), Kavga (1967), Mağara (1971), Şarkılar Seni Söyler (1982), Günlerden Bir Gün (1983), Hüzünlü Kar Çiçekleri (1987), Her Yer Karanlık (1989), Bin Hüzün (1990), Yüzün Yarısı Gece (1994), Bir Aşk Daha (1996), Telefon Konuşmaları (1997), Dumanı Tüten Çay Gibi (1999).
Aziz Nesin’in mizah üslûbunun egemen olduğu sosyalist gerçekçi doğrultudaki hikâyelerinin bir bölüğü Parti Kurmak Parti Vurmak (1945), Memleketin Birinde (1958), Hoptirininam (1960), Büyük Grev (1978) kitaplarında toplandı.
Mizah üslûbundan yararlanan bir başka sosyalist gerçekçi yazar olan Rıfat Ilgaz da Radarın Anahtarı (1957), Don Kişot İstanbul’da (1957), Şevket Ustanın Kedisi (1965), Garibin Horozu (1969) gibi kitaplarında toplanan hikâyelerinde sosyal ve ekonomik yapıya ilişkin eleştirilerini gülmece unsuruyla iç içe vermektedir.
Siyasî Mücadele Konulu Hikâyeler: Sosyalist realist yazarlar, kimi eserlerinde yaşadıkları ideolojik mücadelelerini, devrimcilik serüvenlerini, hapishane, sürgün ya da daha değişik suç ve ceza yaşantılarını da hikâyeleştirmişlerdir. Ya da hapishanede yatarken başka kişilerin hayatlarını gözleyerek hikâye üretmişlerdir.
İlk olarak hapishane hayatını Sabahattin Ali’de görebiliyoruz.
Ayrıca Osman Şahin, Kolları Bağlı Doğan (1988) adlı hikâye kitabında hapishane hayatını, işkenceleri konu edinen hikâyelerini topladı.
12 yıl hapishanede yatmış olan Kerim Korcan, Tatar Ramazan (1969) adlı kitabındaki hikâyelerde hapishaneyi anlatır. Ramazan’ın Abdurrahman Çavuş adlı bir ağa ile olan mücadelesine yer verir.
12 Mart döneminde hapis yatan Erdal Öz, kendi yaşantılarından da yararlanarak siyasî eylemcilerin ağırlıkta olduğu ideoloji eksenli hikâyeler yazdı. Kanayan (1973), Havada Kar Sesi Var (1987), Sular Ne Güzelse (1997) gibi kitaplarında 12 Mart 1971 Muhtırası döneminde, öncesi ve sonrasında yaşanan siyasal olaylara, işçileri Marksist ideoloji doğrultusunda harekete geçirmeye çalışan sendikacı vb. devrimci siyasîlerin başlarına gelenlere, hapishane yaşantılarına, maruz kaldıkları cezalara yer verir. Erdal Öz’ün ayrıca ilk acemilik ürünlerinin toplandığı Yorgunlar (1960) adlı bir kitabı daha var.
Sosyalist Realist Hikâyelerin Şekil, Teknik, Dil ve Üslûp Özellikleri: Türk edebiyatında sosyalist gerçekçi anlayışa bağlı olarak yazılmış hikâyelere topluca baktığımızda genel olarak şu yaygın ortak özellikleri görüyoruz. Öncelikle olay unsuruna ağırlık veriyorlar. Aktarılması gereken, mesaj yüklü çarpıcı olaylar buluyorlar ya da uyduruyorlar. Bu çarpıcı olayı Marksist sınıf ayrışması ve çatışması kuramına göre düzenliyorlar. Kişiler, Marksist ideolojiye bağlı üretilen tiplere dönüştürülüyor. Her hikâye kişisi, içine sokuşturulduğu sınıfa göre düşünüp davranıyor. Kapitalizmin, burjuvazinin ne olduğunu hiç bilmeyen bir ağa, mensup edildiği sosyal sınıfa uygun bir kişiliğe büründürülüyor. Sıradan, basit ve cahil bir köylü de devrimci bir proleterya gibi davranıyor. Bireysel nitelikli kimi olaylar ideolojik içerikli sosyal bir niteliğe büründürülüyor.
Realizm ve Naturalizm anlayışlarına bağlı yazma tekniklerini kullanıyorlar.
Genellikle süslemelere, edebî sanatlara yer vermeyen basit, yalın bir dil ve üslûp tercih ediliyor. Sosyal fayda değeri ön plânda olduğu için sanatsal ve estetik değer geri plâna itilmiş. Düz anlamlı, açık, anlaşır kısa cümleler tercih edilmiş. Çoğu zaman hikâyeye konu olan bölgenin yerel dil unsurlarına, konuşma biçimlerine, özel terimlerine fazlaca yer verilmiş. Hikâyeler bu boyutuyla ağız araştırmaları için iyi bir kaynak olabilir.
Sosyalist realist yazarlar, genellikle köy kökenli oldukları için içinden çıktıkları toplumun folklor zenginliklerini, mahallî dil özelliklerini ve çeşitliliğini, halkın konuşma dilinde var olan ifade biçimlerini, deyimleri, atasözleri, ifade kalıplarını, mani, tekerleme, türkü gibi edebî ürünlerini eserlerinde kullandılar. Bu bakımdan bu eserler, Türkiye’nin dil, kültür, etnografya araştırmaları için kaynak olabilir.
Toplumcu Gerçekçi Edebiyatın Çöküşüne Sebep Olan Bazı Etkenler ve Durumlar:
1980’li yıllardan sonra Sosyalist gerçekçi edebiyat büyük oranda itibardan düştü. Bunun bazı sebepleri vardır. Onlara bakalım.
-Sanatın doğal sürecine dıştan müdahale. Sanat, edebiyat, öncelikle kişinin doğuştan getirdiği bir yetenek ve daha sonra aldığı eğitim, edindiği kültür, içinde yaşadığı sosyal ortamla olan etkileşimleri sonucu ortaya çıkan eğilimlerinin bir sonucudur. Sanat, sanatçının bağımsız ve hür iradesiyle, istediği gibi ürettiği bir zihinsel, duyusal faaliyet alanıdır. Sanatta özgürlük ve bağımsızlık temel ilkedir. Toplumcu gerçekçilikte ise sanatçıya dıştan müdahale olmuş, yol ve yön gösterilmiş, hatta emir verilmiştir. “Şunları şöyle yazacaksın” denilmiştir. Sanat, Marksist ideolojinin propaganda aracı olarak görülmüştür. Başkalarının önceden koyduğu bazı kural ve ilkelerin belirlediği çerçeve, sanatçının hayal ve düş gücüne, özgür iradesine ket vurmuş ve buradan da iyi edebiyat doğmamıştır.
-Edebî söylem yerine siyasal söylem öncelenmiştir. “Sanat toplum için mi sanat için mi?”, “sanatta şekil mi önemli, içerik mi?” gibi tartışmalar bağlamında sosyalist realistler, toplumu ve içeriği öne almışlar, edebiyatta edebî, estetik değeri ve söylemi ihmal etmişlerdir. Çünkü onlar için öncelikli olan, köylünün ve işçinin Marksist ideoloji doğrultusunda bilinçlendirilmesidir. Dolayısıyla yazdıkları şeyler birer nutuk ve propaganda konuşmasına dönüşmüştür.
-İdeoloji misyonerliği. Toplumcu edebiyatçı, kendine peşin peşin bir misyon yüklemiş, kendini her şeyi bilen, yargılayan, yönlendiren bir öğretmen, hatta tanrı konumuna yükseltmiştir. Okuyucuya hep sosyalist bilinç aşılama çabasında olmuştur. Bunu yaparken de edebiyatın ve sanatın temel gereklerini unutmuştur. İleti, bilgi, öğreti, ideoloji ön plânda olunca sanatın sihri ortadan kalkmış ve sönük, soluk sloganlarla dolu propaganda broşürleri ortaya çıkmıştır. Anlamaya çalışmak yerine doğrudan değiştirmeye çalıştılar.
Sosyalist gerçekçi yazarlar, Türk toplumunun gerçek özelliklerini, iç dinamiklerini, manevî, kültürel, sosyal, geleneksel, tarihî, millî yapılarını anlamak, kavramak, doğru algılamak ve bunları yansıtmak yerine bu toplumu peşin hükümlerle, kalıplaşmış kategorilerle alelacele hemencecik değiştirme davası güttü. Peşin eleştiriler, yargılamalar, yorumlamalar ve kategorilere sokarak linç etmeler, ya da abartılı bir şekilde yücelterek göklere çıkarmalar, öğüt vermeler gibi okuyucuyu zaman zaman aptal yerine koyan, ona hazır reçeteler sunan tavırlar takındılar. Böyle olunca da tabii sunî, kuru ve kabuk bir edebiyat doğdu. Edebiyatçının öncelikli görevi, ele aldığı nesnenin derinliklerine doğru bir biçimde nüfuz etmek, onun ruhunu okumak ve bunu yansıtmaktır.
-Karakter yerine tip üzerinde durdular. Toplumda benzer özellikler ve durumlar gösteren tek boyutlu tipler de vardır, ayrı ayrı şahsiyetler sergileyen biriciklik boyutunda kalan karakterler de vardır. Bir edebiyatçının tipler üzerinde yoğunlaşması olağandır. Ancak bir dönem oldukça çok sayıda yazarın aynı şablonlara bağlı aynı tipleri sürekli çoğaltarak tekrarlamaları o edebiyat için sağlıklı bir sonuç vermez. Yirmi yirmibeş yazar, altmış yetmiş yıl boyunca Türk toplumunu ezen-ezilen tiplerine indirgeyerek görüyorsa orada renk körlüğü ortaya çıkar. Bu milleti oluşturan insanların tamamını burjuva-proleterya gruplarına ayırıp başka özelliklerine, değişik yönlerine, başkaca zenginliklerine, değişik yapı ve özelliklerine gözünüzü kapıyorsanız oradan sağlıklı bir toplum fotoğrafı çıkmaz, çıkmamıştır ve sönüp gitmiştir. Bu edebiyat, geriye de bir şey bırakmamıştır.
-Aslî insanî öz yerine talî sosyal görüntüler ön plâna çıkarıldı. Edebiyatın konusu fert olarak insanın bünyesinde taşıdığı, fıtrî olarak barındırdığı iç zenginlikleri, kendine özgü doğal dramları, trajedileri, kendine bağlı yaşantıları, hayalleri, düşünceleri, tasarımları, korkuları, endişeleridir. Bu temel alt yapı yok sayılarak bütün bir toplum, bir sistemin doğrulanması için kuklalar cemaatine dönüştürülmüştür.
-Sosyalist gerçekçi edebiyatın en önemli açmazlarından ve başarısızlık nedenlerinden birisi İslâm ve Müslüman din adamları karşısındaki tutumlarıdır. Türk toplumunun temel değeri olan İslâm anlayış ve yaşantısı ya yok sayılmış ya da kötü gösterilmiştir. Müslüman din adamları aşağılanmış, kötülenmiş ve karikatürize edilmiştir. Türkiye gerçekliğiyle bağdaşmayan bu tutumun başarılı olması da imkânsız hale gelmiştir. Ve Sosyalist gerçekçi edebiyat bu yüzden tutmamıştır. Bu olguyu en iyi tespit eden, doğru ve haklı değerlendirmelerde bulunan düşünürlerimizden birisi Hilmi Yavuz’dur. O bir konuşmasında şöyle der:
“Marksizmi kendi düşünce geleneğimize eklemleyemedik. Bunu Kemal Tahir denedi. Türkiye’de Kemal Tahir’e sahip çıkanların çoğu bu kaygıyı duyan insanlar. Meseleye formel açıdan bakan teorinin bir ülkeden diğerine değişmemesi gerektiğini düşünenler de Kemal Tahir’e fena karşı çıkmışlardı. Marksizmin Türkiye’de temellenememiş olmasının en önemli nedenlerinden biri de onun din karşıtı gibi gösterilmiş olması. Bunun yolu Marksizmle din arasında herhangi bir karşıtlığın olmadığını ortaya koyacak entelektüel çalışmalar yapmaktı. Ama böyle şeyleri kimse ciddiye almaz. Bu Türkiye’de bir entelektüele kredibilite sağlamaz.” 12
-Türkiye’nin sosyal ve kültürel yapısını doğru okuyamama. Tarihten getirdiği bir birikimle Türk milleti kendi içinde batıda ya da başka yerlerde olduğu gibi birbirinden kopuk ve düşman sınıflara, geçirgenliği olmayan kastlara ayrılmış değildir. Ekonomik ve sosyal anlamda uçurumlar oluşacak kadar sınıf ayrılığı olmamıştır. Memurla işçi, köylü ile şehirli arasında çok bir fark yoktur. Var olan farklar da sınıflaşmaya ve sınıflararası kin ve düşmanlığa ve bunun sonucu olarak çatışmaya yol açmamıştır. Bizim tarihimizde ekonomik ve sosyal anlamda sınıf çatışması olmamıştır. Bizde hep Türk-İslâm kültür geleneğinin bir sonucu olarak kişiler ve topluluklar arası dayanışma ve yardımlaşma anlayışı ve uygulaması hâkim olmuştur. Çatışan değil yardımlaşan bir millet özelliğine sahibiz. Bu yüzden sosyalist yazarlar, önyargılarla milletimiz bünyesinde sunî olarak çatışan karşıt sınıflar üretmişler, eserlerini de bu hayalî sınıfların hayalî çatışmaları üzerine kurgulamışlardır. Türk milleti de gerçekliğe tekabül etmeyen bu tür eserlere itibar etmemiştir.
-Türkiye’nin zaman içerisinde geçirdiği gelişim ve değişim aşamaları da sosyalist gerçekçi edebiyatın çökmesine sebep olmuştur. Köyler gittikçe şehirlere yaklaşmıştır. Yollar yapılmış, elektrik gitmiş, sağlık, eğitim hizmetleri artmış, imar faaliyetleri çoğalmış, köylüler büyük oranda şehirlere göçmüş ve böylece şikâyet edilen pek çok olumsuz durum giderek azalmıştır. Dolayısıyla sosyalist yazarların istismar konuları birer birer rtadan kalkmaktadır.
-Sosyalist realist yazarlar, eserlerinde daha çok ezilen, sömürülen halkın, köylünün, işçinin kurtarıcısı konumunda ağayla, bürokratla, patronla mücadele eden kahraman kişi tipleri ürettiler. Bu da daha çok eşkıya tipleridir. Türk halkı, eşkıya tiplerine hiçbir zaman yüz vermemiştir. Bu kişilerin arkasından gitmemiş, ona soğuk durmuştur. Dolayısıyla sosyalist yazarlar bu bakımdan umdukları neticeyi elde edememişlerdir. Ayrıca bu durum sosyalist yazarların kendi yöntemleri açısından da çelişki barındırır. Onlarda esas olarak komünist ihtilâli gerçekleştirecek olan toplumsal başkaldırıdır, işçi, köylü gibi büyük kitlelerin toptan isyanıdır.
-Bir de tabii sosyalist realist yazarlar, eserlerinde genellikle öfke, kin, düşmanlık, olumsuzluk, karamsarlık sergilemişlerdir. Yani metinleri bir bütün olarak tepkisel bir tavır ve olumsuzluk üzerine kurgulanmıştır. Okuyucu, genel olarak edebiyattan daha yapıcı, olumlu, artı değer ilave eden, sevgiyi, hoşgörüyü, iyiliği aşılayan bir yaklaşım bekler. Okuduğu metinde kendisi için güzel şeyler, hoş duygular, ümit, iyilik gibi olumlu değerler oluşmasını ister ve yazardan daha yumuşak yaklaşımlar bekler.
KAYNAKÇA
Ahmet Oktay, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları, İstanbul 1986; Feridun Andaç, Gerçekçilik Yolunda, İstanbul 1989; Ömer Lekesiz, Yeni Türk Edebiyatında Öykü, 5 cilt, İstanbul 1997; “Türk Yazınında Dış Göç”, -Özel Bölüm- Türk Dili, Eylül 1981, s.145; Adam Sanat Dergisi, özel dosya: “Edebiyatın Topluma Dönük Yüzü”, Temmuz 2002; Emin Özdemir, Edebiyat Bilgileri Sözlüğü, İstanbul 1990; Sargut Şölçün, “Günümüz Türk Edebiyatına Yeni Bir Bakış”, Türkiye Yazıları, Temmuz 1979; “Edebiyatta Toplumculuğun Eleştirisi”, (Soruşturma), Sanat Olayı, Nisan 1986.
–––––––––––––––
1 Edebiyatçılarımız Konuşuyor, Varlık yayınları, İstanbul 1976, s.202
2 Milliyet Sanat Dergisi, 5 Eylül 1975, S.148, s.3
3 Yazko Edebiyat, Aralık 1982, S.26, s.123.
4 Varlık Kitap Eki, Temmuz 1992
5 Milliyet Sanat Dergisi, 5 Eylül 1975, S.148, s.3.
6 Militan, Temmuz 1975
7 Cumhuriyet Kitap Eki, 10.12.1998, S.460.
8 Varlık, Haziran 1992
9 Bekir Yıldız, Yargılayan Zaman İçinden, İstanbul 1997, s.127
10 Yenigün, 15.8.1973
11 Adam Öykü 6, Eylül-Ekim 1996
12 Aktüel, 15.1.2001

