Tartışmalar 1/ Hasan Cemal- İlhan Selçuk

6/12/2005 · Kategori: Polemik

Küs akrabalar

 

Onları cumhuriyet ayırdı

Hasan CEMAL-İlhan SELÇUK

 

5 Kasım 1991 Salı günü Cumhuriyet Gazetesi Yayın Kurulu'nun üç üyesi Berin Nadi, Osman Nuri Torun ve İlhan Selçuk kuruldan çekilme kararı aldı. Bu haber Bab-ı Ali'ye bomba gibi düştü. Aslında bu sonuç çok garip değildi. Çünkü iki yıl önce gazetenin sahibi Nadir Nadi'nin sağlığının bozulması nedeniyle bir Yayın Kurulu oluşturulmuştu. Bu iki yıl boyunca yayın kurulunda çetin savaşlar verilmişti. Fırtına, seçimlerden yenilgiyle çıkan SHP'nin DYP ile koalisyonunu destekleyen Cumhuriyet gazetesinde, Osman Ulagay'ın 'Seçmen ve ekonomi için DYP-ANAP koalisyonu mu?' başlıklı bir yazı yazmasından sonra koptu. Diğer köşe yazarları İlhan Selçuk, Uğur Mumcu ve Ali Sirmen ad vermeden Ulagay'ı ‘‘TUSİAD'ın yazarı’’ olmakla suçladı. Ulagay alay dolu bir yazıyla karşılık verdi. Ulagay'ın durumu 22 Ekim günü yayın kurulunda tartışıldı. Oylamaya Genel Yayın Müdürü Hasan Cemal ve Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin karşı çıktı. Oylama sonucunda Ulagay'ın haftada üç gün ekonomi yazısı yazmasına karar verildi. Hasan Cemal, konuyu yönetim kuruluna götüreceğini söyleyerek gazeteden ayrıldı ve yönetim kurulu toplantısının olduğu 5 Kasım gününe kadar gazeteye gelmedi. Yönetim Kurulu Hasan Cemal'i tek yetkili ilan etti ve istifalar ardı ardına gelmeye başladı. İstifa eden grubun başını, her ne kadar kendisi ‘‘Ben ayrılırken kimseye, ayrılın demedim,’’ dese de, İlhan Selçuk çekmişti. Aralarında Ali Sirmen, Uğur Mumcu, Yalçın Bayer, İsmail Gülgeç, Cüneyt Arcayürek, Oktay Akbal, H. Veldet Velidedeoğlu, Mustafa Ekmekçi, Melih Cevdet Anday gibi isimlerin bulunduğu 55 kişinin istifası, okur kaybına ve neredeyse Cumhuriyet gazetesinin iflasına neden oldu. Beş ay sonra Hasan Cemal istifa edip yerini Okay Gönensin'e bıraktı, Sonra o da ayrıldı, İlhan Selçuk gazeteye döndü. Ancak Cumhuriyet Gazetesi'nin satışının tırmanmasına neden olan ‘‘yenilikçiler-muhafazakarlar’’ dengesi bozulmuş, Osman Ulagay'ın deyişiyle vazo kırılmıştı.... Cumhuriyet Gazetesi de bir daha eski satış rakamlarına ulaşamadı. http://arsiv.hurriyetim.com.tr

 

 

Hasan Cemal'in Cumhuriyet gazetesini anlattığı yeni kitabı büyük tartışma çıkaracak

Cemal'in kaleminden 'derin' Cumhuriyet...

Cemal'in anılarında kimler yok ki! Hiç bilmediğimiz yönleriyle yüzlerce basın, politika, kültür siması. Selçuk, Mumcu, Nadi, Doğan, Gönensin, Koç, Evren, Kemal, Dino yüzlerce isimden sadece birkaçı

Fotoğraf: GARBİS ÖZATAY

SUNUŞ
'İç savaş'ın perde arkası


Yazarımız Hasan Cemal, Cumhuriyet gazetesinde geçen 18 yılını (1973 - 1992) "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim" adıyla kaleme aldı. Kitap adının alt satırı ise sanki bir yanlış algılamaya yer vermemek için, "Cumhuriyet Gazetesi'ndeki 'iç savaş'ın perde arkası".
Cemal, bu kitabıyla sadece anılarını anlatmıyor. Basın tarihinin önemli bir dönemine bizim de tanıklık etmemizi sağlıyor.
Hasan Cemal, basında büyük olay olan, 11 yıllık genel yayın yönetmenliğinin sona ermesine yol açacak kavgaları, bütün içtenliğiyle ilk defa ortaya koyuyor. Özellikle İlhan Selçuk'la olan inişli çıkışlı ilişkilerini, kendi deyimiyle "vazo kırılıncaya" kadar, gerek tuttuğu günlükten, gerekse notlarından yararlanarak anlatıyor.
Basında ismini bildiğimiz, tanıdığımız, yazılarını okuduğumuz yüzlerce gazeteci, yazar birer birer Hasan Cemal'in satırlarında boy gösteriyor. Bu kitapta kimler yok ki? Tabii ki İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Oktay Akbal, Okay Gönensin, Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Osman Ulagay, Yaşar Kemal, Abidin Dino, Vehbi Koç. Ayrıca Kenan Evren ve Turgut Özal da bir ucundan basın tarihinde yerlerini alıyor. Bu isimler kitapta geçen isimlerden sadece birkaçı. Neredeyse cumhuriyetle yaşıt olan Cumhuriyet gazetesinin sahipleri Nadir Nadi, Berin Nadi, Emine ve Leyla Uşaklıgil'in bilinmeyen yönlerini de öğreniyoruz.

Gidenler dönüyor
1991 yılında, ideolojik, yönetsel farklılık, Cumhuriyet gazetesi içinde İlhan Selçuk - Uğur Mumcu - Ali Sirmen - Oktay Akbal kanadıyla, Genel Yayın Müdürü Hasan Cemal ve Yazı İşleri müdürü Okay Gönensin kanadı arasında (Şahin Alpay vb. gibi gazeteciler de Cemal'e destek veriyor) kavgaya ve bir ayrılığa dönüşüyor. Önce, İlhan Selçuk'lar ayrılıyor gazeteden. İstifaların arkası kesilmiyor. Ayrılanların "Cumhuriyet okumuyorum, çünkü Cumhuriyet okuruyum" sloganıyla yürüttükleri faaliyet Hasan Cemal yönetimindeki Cumhuriyet'in satışını 120 binlerden 40 binlere düşürüyor. Zor durumda kalan gazeteyi daha zor bir durumda bırakmamak için Hasan Cemal 4 ay sonra görevini bırakıyor. Arkasından da İlhan Selçuk yeniden yönetimi ele alıyor. Bu durum bugüne kadar da sürüyor.
Cemal'in, İlhan Selçuk'a yönelik eleştirileri herhalde şimdiye kadar hiç dile getirilmemiş anılarıyla birleşince büyük tartışma çıkaracak. Ancak, kitabı bir tartışma kitabı olarak okumak yanlış olur. Cemal'in kitabı basın tarihinin bir dönemine ışık tutuyor. Eleştirilerine rağmen Hasan Cemal'in bir dileği var. Önsözünü de bu dilekle kapatmış: "Cumhuriyet gazetesinin yaşamaya devam etmesi..."
NAKİ ÖZKAN

Orhan Pamuk'a Oktay Akbal öfkesi

Cuma, 19 Nisan '91
Sevgili yazarlarımızın, "şeker abiler"in Cumhuriyet'te "yorum yelpazesi"ni nasıl daraltmaya çalıştıklarının ilginç bir örneği daha. Körfez Savaşı sonrası Irak Kürtleri akın akın bizim sınırlardan içeri girdiler.
Bu insanlık dramını yazmak için aklıma Orhan Pamuk geldi. Celal Üster aracı oldu. New York geliş gidiş bileti karşılığında röportaj için anlaştık. Memnun kaldı, çünkü o da ilk kez böyle bir şey yapıyordu. Geçen 12 Nisan tarihli birinci sayfanın göbeğinden büyük bir fotoğrafla ilk röportajını girdik Orhan Pamuk'un:
"Kürtlerin Kara Günlüğü... Orhan Pamuk Irak sınırına gitti, izlenimlerini Cumhuriyet'e yazdı."
Sabahleyin odamda keyifle okuyordum.
Birden Oktay Akbal karşımda! Baktım öfkeli. "Nereden çıktı şimdi bu Orhan Pamuk?" diye sordu sinirli bir ses tonuyla. "Oktay Abi fena mı?" dedim, "Orhan Pamuk ne güzel yazmış. Romanı da on baskı yaptı, okunuyor." Yüzü daha çok asıldı, "Tezgâh bunlar tezgâh!" deyince ben de sinirlendim:
"Nereden çıkarıyorsun tezgâhı Oktay Abi?.. Ayıp bunu bana söylemen. Tezgâhla bir roman on baskı yapmaz. Ayrıca bak, saçına ak düşmüş, artık senden sonrakilere biraz hoşgörüyle bakabilmelisin."

Nadi: Müdürlüğün 1 Nisan şakası sanılır

Nadir Nadi'den (Cumhuriyet'in sahibi ve başyazarı) telefon geliyor: "Üç aday vardı: Altan Öymen, Orhan Erinç, sen. Ben seni seçtim."
Sevinçten uçacaktım. Kendimden başka kimseye itiraf edemediğim ve birkaç yıldır beni içten içe yakan bu istek sonunda gerçekleşiyordu. Tarih, 31 Mart 1981. Nadir Bey'le baş başayız. Soruyor Nadir Bey: "Hasan Cemal, genel yayın müdürü olarak adını künyeye ne zaman yazacaksın?"
Ben duraksayınca, "Yarın 1 Nisan. Herkes şaka sanır. Künyedeki değişikliği ertesi güne bırak" diyor.

Selçuk takiye yapardı

Selçuk, Moskova'ya, hatta TKP'ye yakın ve sempatiyle bakan düşüncelerini, görüşlerini Nadir Nadi'nin önünde genellikle sakladı. Nadir Bey'in nabzına göre şerbet vermeye çalıştı daha çok... İlhan Selçuk, bu fikirlerini kendine özgü bir "Atatürkçülük sosu"yla bulandırarak üstü örtülü sunduğu için Nadir Bey'in gözünde genellikle farklı görünmeyi başardı.
Atatürkçülük, Kemalizm paravanlarını kullanmaktan hiç vazgeçmedi. Çünkü yüzü her zaman "kışla"ya dönüktü. "Askerle iş tutmak!" aklından hiç çıkmadı. İlhan Selçuk aslında gerçek bir "takiye ustası" sayılabilirdi.

Nadir Nadi: İrticacıları sallandırmak lazım

Nadir Nadi de 1950'de Demokrat Parti'nin (DP) genel seçimleri kazanarak iktidara gelmesini içine tam sindirebilmiş değildi.
Nadi'nin İslamcı akımlar, "irtica" konusunda demokrasi kültürü açısından pek öyle hoşgörülü olduğu söylenemezdi. 1987 yılı temmuz ayındaki bir sohbetimizde söz "irtica"dan açılınca şöyle demişti: "İnsanın içinden, 'Kur şu İstiklal Mahkemeleri'ni bir daha, sallandır hepsini' demek geçiyor."

Kemal: Cumhuriyet askerin gazetesi oldu

Frankfurt, 19 Ekim 1997. Ödülünü alan Yaşar Kemal'i görmek için oteline gittim. Barda Kemal, Livaneli, Osman Okkan ve Alman kız arkadaşı oturuyor. Bir ara Cumhuriyet ile İlhan Selçuk'tan açıldı konu. Şöyle dedi: "Ben Cumhuriyet olayında Hasan Cemal'in aleyhine çalıştım. Ama o hiç sesini çıkarmadı. Ben Cumhuriyet kurtulsun diye öyle davranmıştım. Doğan Avcıoğlu, şimdi ilk defa açıklıyorum, 'Bir daha görüşmem İlhan Selçuk'la... Görüşürsem, kendi kendimi küçültmüş olurum' demişti. Haklıymış!
Koca Cumhuriyet'i askerin gazetesi haline getirdi. Bana, benim gazetemde, Cumhuriyet'te 'vatan haini' denmesine sesini çıkarmadı. Paris'te, Abidin Dino'ya sormuştu, 'Yaşar Kemal burada hakikaten tanınıyor mu?' diye... Bu ne biçim kıskançlık! İlhan'ı ben soktum Cumhuriyet'e."

Berin Nadi: İlhan'a bak Stalin gibi yürüyor

İlhan Selçuk, başında bir zamanlar Almanya'da daha çok komünistlerin giydiği ve "solcu simgesi" sayılan Alman denizci kasketi. Gümüş rengi saçları siyah kasketin altından gelişigüzel fırlamış... Gözlerinin altı şiş şiş... Kalabalığı yararak yürüyor.
Berin Hanım beni dürtüyor: "İlhan'a bak, Stalin gibi yürüyor!"

Nadi: Kim koydu o Yahudi'nin yazısını?

Cuma, 31 Mart '89
İshak Alaton'un Cumhuriyet'te çıkan bir yazısı yüzünden ortalık birbirine girdi gazetede. Nadir Bey öfkeli: "O ... Yahudi'nin yazısı neden çıktı?" diye soruyor, "Kim aracı oldu? İngiliz mi?" (Emine'nin erkek arkadaşı David Tonge için Nadir Bey böyle der.) Nadir Bey. Okay'ı haşlamış telefonda. "Kötü bir yazı!" demiş.
Nadir Bey'in "O ... Yahudi" sözü beni rahatsız etti. Demek çok eskilerde, 1930'lu yılların Viyana'sında kaldığını sandığım "anti-semitik damarı"nın bazen kabardığı oluyor.
Bu, aramızda genellikle konuşulmayan bir konu. Viyana yıllarından kalma duygu ve düşüncelerinin bugün hâlâ ne kadar geçerli olduğunu bilemiyorum. Ancak Nadir Bey'in -öyle belli etmese de- Yahudilere karşı, İsrail'e karşı pek öyle sempati beslediğini sanmıyorum.

Nadi: Fingirderse işten atarım Hasan'ı

Pazar, 7 Aralık '86
Uğur Mumcu'yla cuma günü Kumkapı'da öğle yemeği. Laf lafı açınca anlattı Uğur. 1982 yazında evliliğim iyi gitmediği için bir süre evden ayrılmıştım. O dönemde bir gün Nadir Bey sormuş Uğur'a: "Hasan Cemal, Emine'yle fingirdiyormuş, doğru mu?"
Uğur da gerçeği söylemiş, hayır demiş.
Nadir Bey'in tepkisi: "Emine'yle bu işi yapanı gazeteden atarım!"

Uğur Mumcu'yu kıskanıyorduk

Uğur Mumcu'yla, 12 Mart öncesi Devrim dergisinde Uluç Gürkan'la birlikte "fedai" yazı işleri müdürleri olarak çalışırken tanışmıştım. O zaman fazla samimi olmamıştık. Uluç da, ben de ona karşı mesafeliydik.
Belki bir ölçüde kıskançlık yatardı bunun altında. Ona dergide köşe açan Doğan Avcıoğlu'nun Ankara Hukuk Fakültesi'nde idare hukuku asistanı olan Uğur Mumcu'ya bizden daha farklı bir önem verdiğinin farkındaydık.
Belki de bunu çekemiyorduk. (H.C)

'Mostralık krizi'

Nadir Bey öldükten bir süre sonra Berin Hanım tutturdu, bir teşekkür turu yapmak için. Nadir Nadi'nin ölümü dolayısıyla yakın ilgi gösterenleri ziyaret etmek istiyordu. Tuhaftı ama peki dedim.
İlk ziyaret Vehbi Koç'a yapılacaktı. Feyyaz Tokar araya girdi. 18 Ekim 1991 Cuma günü üçümüz birlikte Vehbi Koç'un Büyükdere'deki evine gittik.
Salonda içkiler yudumlanıyor. Vehbi Koç'un özel sekreteri Hatice Hanım da var. Berin Hanım'ın derdi benimle. Lafı nedense orasından burasına getiriyor, beni iğneliyor. Yazarlardan söz açılınca şöyle diyor:
"Haddine mi düşmüş yazarlara karışmak Hasan Cemal'in..."
Lahavle çekiyorum.
Feyyaz Abi'yle göz göze geliyoruz, idare et havasında. Herkes biliyor Berin Nadi'nin densizliğini... Birazdan müsaade isteyip Sakıp Sabancı'nın bir kokteyline gitmek zorunda olduğumu söyleyince, Berin Hanım kesik kesik gülüşüyle olmadık bir laf ediyor:
"İşte Vehbi Bey, mostralık genel yayın müdürü! Dolaştırıyoruz böyle. Yazarlar da yazıyor!"
Yalnız ben değil, odadaki herkes donup kalıyor. Kan beynime fırlıyor. Allak bullak oluyorum. Feyyaz Tokar'ın gözleri büyüyor.
"Biraz daha terbiyeli olabilirsiniz Berin Hanım!" diyerek ayağa kalkıyorum, Vehbi Koç'tan özür dileyip çıkıyorum.
Sonra düşünmüşümdür. Bu "mostralık krizi" hiç olmasaydı, gazete içi tartışmalarda bu kadar katı ya da kararlı olabilir miydim diye. Bilinçaltımı bilemem.


Milliyet 03 Aralık 2005 / Cumartesi 
Devamı yarın Milliyet Pazar'da

 

 

Cumhuriyet gazetesindeki "iç savaş"ın perde arkasını yazan Hasan Cemal:

"Selçuk faşist bir rejimi savunuyor"

Hasan Cemal, "İlhan Selçuk Turan'ı savunuyor, müthiş bir Türk milliyetçiliğine kapıyı açıyor. Askerin müdahale etmesini istiyor, AB ve fazla demokrasiden korkuyor. Bunları savunmak faşist bir rejimi savunmaktır" diyor

NAKİ ÖZKAN

Hasan Cemal'le 19 yıllık (1973 - 1992) Cumhuriyet Gazetesi anılarını, ayrılığa yol açan kavgalarını yazdığı, "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim. Cumhuriyet Gazetesi'ndeki 'İç Savaş'ın Perde Arkası" (Doğan Kitap) üzerine konuştuk. 600 sayfa tutan kitap aynı zamanda bir dönemin basın tarihi özeti.

500. sayfaya kadar İlhan Selçuk hakkındaki eleştiriler gayet makul gidiyor. Hatta kitap 500. sayfada bitmiş olsaydı, bir gün sizin İlhan Selçuk'la barışabileceğinizi düşünebilirdim. Fakat 500. sayfadan sonra İlhan Selçuk neredeyse faşist, Nazi, Miloşeviççi oluyor. Son bölümü çıkartırsak, bu kitap iletişim fakültelerinde yardımcı ders kitabı olarak okutulabilir. Çünkü aynı zamanda bir basın tarihi anlatıyorsunuz. Son bölümde ise korkunç bir öfke patlaması var İlhan Selçuk'a karşı.
Kitabın genel akışı içinde bir kavganın oluşumunu görüyorsunuz. 1981'de genel yayın müdürü oldum. 81'den itibaren küçük küçük olayları veriyorum.
İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen ve Oktay Akbal ile benim ve benim arkadaşlarımın arasında dünyaya, Türkiye'ye, ekonomik ve siyasal sistemlere bakıştaki farklılıkların, çekişmelerin bütün işaretlerini ortaya koyuyorum. Ben bu görüş ayrılıklarının gazetenin çerçevesi içinde tutulmasını savundum. Bu vazoyu kırmayalım, demokrasiyi savunan, yelpazesi geniş bir gazete olalım diyordum.

"Yeni Turan'ı savunuyor"

İpler kopmadan önceki gece İlhan Selçuk, bütün farklılıklara rağmen sizinle bir uzlaşmaya varıyor. Sabah geldiğinde ise İlhan Selçuk zıvanadan çıkmış bir şekilde size saldırıyor. Sizden ayrıldıktan sonra Ali Sirmen ve Uğur Mumcu ile görüşüyor, siz onlar tarafından kışkırtılmış olabileceğini düşünüyorsunuz. Sanki siz de kitabı yazmışsınız yazmışsınız, 500 sayfaya kadar kimseyle konuşmamışsınız, sonra son anda birileriyle konuşmuşsunuz ve birileri de sizi İlhan Selçuk'a karşı doldurmuş ve patlıyorsunuz.
Selçuk, Cumhuriyet'i nasıl bir çizgiye getiriyor? "Yeni Turan" diye Turan'ı savunuyor, müthiş bir Türk milliyetçiliğine kapıyı açıyor. Bu öylesine bir kapıyı açış ki, "Ben öteden beri Turancıydım" diyen ve Türkiye'deki faşist hareketin içerisinde yer almaktan gurur duyduğunu açıkça yazan bir Altemur Kılıç'a Cumhuriyet'in sayfalarını açıyor. Selçuk, Ziya Gökalp'ten, Kızıl Elma şiirlerinden alıntılar yapıp, "yeni Turan" diye yazılar yazmaya başlıyor.
"Sırtımızı AB'ye dönelim" diyen bir Devlet Bahçeli ile kapalı kapılar arkasında görüşmeler yapıyor. Bununla yetinmiyor, askeri yönetime müdahale çağrısı yapıyor. AB'ye karşı çıkan, Kıbrıs'ta çözümü vatana ihanet diye nitelendiren ve bunun için de birtakım karargahlarda vatan hainleri listeleri çıkartan bazı askeri odaklarla işbirliği içerisine giriyor. Bakıyorsunuz, Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman emekliye ayrılıyor, Cumhuriyet Vakfı Genel Kurulu'na üye oluyor; Jandarma Komutanı Şener Eruygur aynı şekilde.

Bu anlattıklarınız faşist ve Miloşeviççi nitelemelerini haklı kılacak şeyler mi? Hitler, Mussolini, Franco faşizmine mi benziyor?
Bununla da yetinmiyor, sırtımızı AB'ye dönelim, İran'la, Çin'le Rusya ile Orta Asya'ya açılalım diyen eski MGK Genel Sekreteri Tuncer Kılınç Paşa ile birlikte oluyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğunun altına imza atmış Uzanların kurduğu Genç Parti'yi savunuyor.
Öyle bir aydınlanma anlayışı var ki, Türkiye İslami bir düzene gidiyor. Bunun için asker gelsin ve biz Türkiye'de askeri bir yönetimle aydınlanmanın gereklerini yapalım ve ortalığı temizleyelim diye açık açık yazabiliyor.
İlle de Hitler ve Franco olması gerekmiyor. Miloşeviç de komünistlikten geliyor, aşırı milliyetçiliğe kayıyor. Ben bir zihniyeti anlatıyorum.


"Askere çağrı yapıyor"

İlhan Selçuk'un komünizme olan bir hayranlığı var.
Miloşeviç'in de vardı, o da komünistti.

Komünizm son tahlilde bir ütopya. Fiiliyatta bir şey yapmadan da komünist olabilirsiniz. Ama faşizm bir ütopya değil. Faşizm çok reel bir şey.
Nasıl, komünizm bir ütopya?

Hiçbir eylem yapmadan, hayatın içerisinde yer almadan bir ütopya ile yaşayabilirim. Ama faşizm öyle bir ideoloji ki fiiliyatta bir şey yapması lazım ve ütopyaya tahammül edemez. İlhan Selçuk için komünist deseniz daha makul. Ama faşist demeniz insanın tüylerini diken diken ediyor.
Burada şunu göz önünde tutmanız lazım. İlhan Selçuk'un nasıl bir aydınlanma, nasıl bir Kemalizm, nasıl bir milliyetçilik anlayışı var? Bugün siz Türkiye'de demokrasiye nasıl bakacaksınız? Ve bunlar sizi nereye götürebilir ona bakacaksınız. Bugünkü tabloda, "AB eşittir demokrasi". Onlar ise, "AB'yi istemiyorum çünkü AB fazla demokrasi demek. Fazla demokrasi de ülkeyi böler" diyor.

"Alan temizliği istiyor"

Yani kırılma noktası AB...
Sadece AB değil. Askere, "Seçim sandığından karşı devrim çıkıyor. Müdahale edin, elinizi çabuk tutun. Demokrasiyi askıya alalım; aydınlanmanın, laikliğin gereğini yapalım" çağrısı yapıyorlar. Şimdi bu demokrasiyle bağdaşır mı? Kim gelecek ve neye göre, neyi düzeltecek?

Askere yaptığı çağrı, "MHP ile ilişkileri" faşizm mi? Askere çağrı yapmak demokrasi değil ama "otoriterci" anlayışla ilgili Popper'dan yaptığınız alıntılar var. Otoriterci demeniz yeterli değil miydi?
"Askerin müdahale etmesi, demokrasiyi askıya alması, bir alan temizliğine girmesi, laiklik şudur böyle olmalıdır, demokrasi budur, böyle olmalıdır, AB fazladır, Kürtlere verilen haklar fazladır, Aleviler şöyle bir kenarda dursun" demesine siz otoriter rejim diyebilirsiniz. Ben bunun adına faşist bir rejim diyebilirim. Bu aynı zaman faşist bir rejim de olur. 12 Eylül'ü, 12 Mart'ı nasıl niteleyeceksiniz?


"Cumhuriyet yaşamalı"

İlhan Selçuk'lar ayrıldıktan sonra Melih Aşık'ın "Cumhuriyet'in başyazılarını Mehmet Barlas yazıyor" yazısı son derece ters bir etki yapıyor. Hiç karşılaşınca sordunuz mu?
Bunu ona sor. Kim verdi o istihbaratı? Ali Sirmen ile yakındı, ondan mı aldı bilmiyorum...

İronik ama eleştirdiğiniz İlhan Selçuk şu anda Cumhuriyet'i ayakta tutuyor gibi...
Ne kadar ayakta tuttuğu görülüyor. İlhan Selçuk'u eleştiririm ama kurum olarak Cumhuriyet'in yaşamasını da temenni ederim. Bu ikisinin çelişik olduğunu sanmıyorum....


"Uğur Mumcu yaşasaydı bazı konularda birbirimize daha yakın olurduk"


Size göre Selçuk gizli TKP'li mi?
Bilmiyorum. Bunu İlhan Selçuk'a soracaksınız. TKP'ye daha yakın olduğu muhakkak ama kendisine sorun.

Selçuk'a "son Stalin" diyorsunuz. Siz de Troçki mi oluyorsunuz?
Ne Troçki oldum ne de başka bir şey. İlhan Selçuk'un Stalin'i savunan yazıları var.

"Hep şal örtüyor"

Bir siyasi terimler sözlüğünde olumsuz diye niteleyebileceğimiz her terimi Selçuk için söylemişsiniz: "Dengeci, komplocu, takiyeci, beyin yıkayıcı vb."
Siyaset bilimi kitabı yazmadım. Neden "takiyeci" diyorum? Hem Stalin'i seviyor hem sevmiyor. Bunu çok üstü kapalı yazıyor. Bazı şeylerin üzerine hep bir şal örtüyor. Daha vurgulayarak anlatmak için bu terimleri kullandım.

Selçuk'un eşi Handan hanım hayatını kaybedince bir yazı yazıyorsunuz. Daha sonra da sizin anneniz vefat ediyor. O kadar insani durumlar ki siz İlhan Selçuk'tan bir telefon bekliyorsunuz ama gelmiyor. Bilinçaltı okumak yanlış ama hâlâ eski bir dosttan bir ses duymak istiyorsunuz. "Askerlere çağrı yapan" Selçuk'tan her şeye rağmen bir telefon bekliyorsunuz...
Şimdi Handan Selçuk'un ölümü ile ilgili yazım "Dostluklar ve ideoloji" başlıklı bir yazıydı. Tabii çok insani bir şeydi. Çok uzun yıllar yakın olduğun birileriyle koptuktan sonra, bunun insanda bıraktığı bazı şeyler var. İdeolojik ve siyasal açıdan çok eleştirebilirsin fakat o dostlukları andığın zamanlar olur.

Siz ayrıldıktan sonra, "Selçuk, gazetede tek hakim olmanın getirdiği bir etkiyle siyasi görüşlerini daha açığa vuruyor" diyorsunuz.
Ben ayrıldıktan sonra Selçuk'un tek adamlığı var. Her şeye damgasını vuruyor. Hep sermaye korkusu verirdi. Kendisi gazeteyi sermayeye açtı. Mehmet Emin Karamehmet, Uzanlar... Bize kızdığında, "Cumhuriyeti Sabah'laştırmak istiyorlar" derdi. Kendisi Sabah'ın sahibi Turgay Ciner'i Cumhuriyet'e ortak yaptı, hem de Sabah'ın binasına götürdü Cumhuriyet'i.


"Artık bu bir darbeydi"

Gerçi siz de Sabah için "zücaciye dükkanına döndü" dediniz ve Sabah'ta yazar oldunuz.
Bütün basın porselen tabak çanak veriyordu. Genel yayın müdürlerinin odaları zücaciye odasına dönmüştü bir dönem. Bunu belirtmiştim. Ama ayrıldıktan sonra bir yerde çalışmak zorundaydım ve ayrıca Sabah'ta da keyifle çalıştım.

Mumcu'nun tavrına ve ilişkilerine yönelik çok sert eleştirileriniz var.
Birçok şeye farklı bakardık. Uğur Mumcu o kadar devletçiydi ki özel televizyona da karşı çıktı, anti Amerikancıydı, ben değildim. Yaşasaydı, Uğur Mumcu ile bazı konularda birbirimize daha yakın olurduk.

Selçuk daha örgütlü. Siz 12 Mart sonrası darbeleri eleştirdiniz ama sonra bir gazetede darbe yapmak zorunda kaldınız.
Nadir Bey ölünce bütün uzlaşmaları ben sağladım. Yayın kurulu başkanı olarak İlhan Selçuk'u ilan etmek gibi... Buna rağmen, Osman Ulagay siyaset yazmayacak, başyazıyı Hasan Cemal değil sadece İlhan Selçuk yazacak gibi kararlar gelince, bu artık bir darbeydi. O zaman, "Bu olmaz. Yönetim kuruluna götürürsem sizin istediğiniz karar çıkmaz" dedim. Öyle bir söz ettin ki, "Sen darbelere karşı çıktın, ama gazete içinde de darbe yaptın" diyorsun.

Kitapta "Darbeye karşı darbe" diye bir ara başlık var ama....
Bölüm başlığı var... "Darbeye karşı darbe..." İcra kurulu, "genel yayın müdürünü işten atıyorum" derse, bu darbe değil bir karardır. Darbe esas onlarınki. Kendini savunuyorsun bir yerde.


Hasan Cemal'in 1973 yılında başlayan, 11 yıl genel yayın müdürlüğü, iki yıl Ankara temsilciliği de olmak üzere 19 yılını geçirdiği Cumhuriyet gazetesindeki anılarının bir kısmını dün vermiştik. Hasan Cemal'in "Cumhuriyet'i Çok Sevmiştim Cumhuriyet Gazetesi'ndeki 'İç Savaş'ın Perde Arkası" adıyla yayımladığı kitabındaki anılarından bazı bölümler şöyle:

Mumcu devletten destek arıyordu
Uğur Mumcu, kaçakçılık konularına girdikçe, bazı durumlarda devlet istihbaratının, askerin destek ve işbirliğini aradı. Örneğin, Ankara Hukuk'tan arkadaşı ve eski MİT başkan yardımcılarından Mikdat Alpay, "Uğur'la sabahlara kadar konuşurduk" demişti 1990'ların ikinci yarısındaki bir sohbetimiz sırasında bana... Alpay'ın MİT'teki ilk görevi ise "Madanoğlu cuntası"yla ilgili dosyaydı.
Ben Uğur'un askerle temasını ilk kez 12 Eylül'den bir süre sonra, Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Orgeneral Necdet Üruğ'un kendi ağzından duydum. Ankara'da kendisini ziyaret etmiştim. 1982 ya da 1983 olabilir. Üruğ Paşa, Uğur Mumcu'nun kendilerine verdiği bazı bilgilerle kaçakçılık alanında operasyonlar düzenlediklerini söylemişti. Şaşırmıştım.
Bunu bir tek İlhan Selçuk'la paylaşmıştım. Mesleği açısından Uğur'un bu tutumu elbette hoşuma gitmemişti. İlhan Selçuk'un da hoşlandığını söyleyemem. Uğur, Ağca-Papa-mafya derken birtakım arı kovanlarına elini sokuyordu. Bu da onu devlet içinde "destek odakları" aramaya itiyordu.
* * *
Uğur gazetemizin "ahlak zabıtası"dır! Hepimizin özel hayatını takipte tutar. Bir keresinde, "Oğlum dikkat et, Başbakanlık'ta kimin evini kullandığın konuşuluyor" diye uyarmıştı Yalçın Doğan'ı...                                                         (Sürecek)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »