Sarsıntılı Bir İmge/ Necmiye ALPAY

5/12/2005 · Kategori: Inceleme

PORTRE

 

Sarsıntılı bir imge

Doğan Kitap, Can Yücel’in şiir kitaplarını basmaya devam ediyor. En son, ''Gökyokuş / Kuzgunun Yavrusu''nun yeni basımı çıktı. Bu yılki Can Şenliği yapılamadı ama Can Yücel üstüne söylenecek sözler, yapılacak çözümlemeler tükenmekten çok uzak.

NECMİYE ALPAY
nealpay@yahoo.com

CAN Yücel’i anlatan sıfatların en başında ''baba'' sıfatı geliyor. Sevenleri arasındaki lakabı, ''Can Baba''. Kişiliğiyle sınırlı bir adlandırma değil bu; bir şiir bütünü anlamındaki Can Yücel’le de bağlantılı. Her şiir bütününün yarattığı bir imge olur zihnimizde; Can Yücel’inki, sarsıntılı bir imge.
Sarsıntılı olması için ''baba''lığı bir başına yetebilirdi. Ama bundan öte, taşıdığı birbirine neredeyse taban tabana zıt özellikler sarsıntıya katkıda bulunuyor: Can Yücel şiiri, hepsi de güçlü bağlantılar olmak üzere, bir yanıyla Anglosakson edebiyatına (e. e. cummings, Dylan Thomas, ''beat generation''), bir yanıyla büyük özgürlükçü Şair Eşref’in ve Neyzen Tevfik’in devamcılığı katına, bir yanıyla Nâzım’ın devamcılığı katına, bir yanıyla Orhan Velivari Garipçiler arasına* yerleştirilebilir; tam olarak bunların hiçbirine dönüşmeksizin. Baba imgesi, bu yönlerin tümünü bir arada tutuyor.
''Baba'' kavramına ait çağrışımlardan bazıları elbette bu şiir bütününün dışında ve karşısında; örneğin, mafya çağrışımı. Bu anlamda yalnız ve çıkarsız bir babayla karşı karşıyayız. İmge, zaman zaman dendiği gibi biraz ''baba adam'' belki, sertliğini her zaman göstermeyen. Otoriter değil, otorite: Mesafe alışıyla ve şiir kişisi olarak zayıflıklarını ortaya dökerken bile sarsılmayan, kendinden emin tonuyla, otorite.
Mesafe alışının belli başlı iki yordamı var. Birincisi, ilk kitabı ''Yazma''da daha belirgin olup sonradan azar azar seyrelerek silinmeye yüz tutan ''kapalılık''. Okurun içini pır pır ettiren, kapatılabilir gibi duran bir mesafe yaratmak: ''Ne insanlar, ne kendisi vardı...'' (''Pul Pul'' şiiri) .

    Sokak dili
Mesafe alışının ikinci yordamı, dil düzeylerindeki çeşitlenme. Can Yücel’le ilgili olarak en çok dikkati çekmiş, herhalde en çok tartışılmış, ama yeterince çözümlenmemiş olan anlatım özelliği.
Sokak ve halk dilinden öğeler kullanmasından hareketle, ''onun dili, tam anlamıyla halkın dilidir'' biçimindeki yargılara hâlâ rastlanıyor. Aynı sorunlu yargıya Ece Ayhan’la ilgili olarak da varıldığı olmuştu. ''Halkın dili'' nedir ne değildir diye sormayan aceleci yargılar bunlar; kolaylıkla klişeleşip yazıdan yazıya aktarılan hükümlere dönüşme tehlikesi taşıyor. ''Halkın dili'' kavramı, yöre, bölge, köy, kasaba, kent, büyük kent, kenar mahalle ve sokak halkları arasında esaslı farklılıklar gösteren, halk edebiyatında da kendine özgü biçimler kazanan, çok boyutlu olguların genel adı. Şairin bütünüyle kendine özgü dilinin sokak dilinden, yer yer de bölgesel söyleyişlerden öğeler içermesi başka, ''tam anlamıyla halkın dili'' olmak başka. Belki, ''halkın dili'' gibi belirtili (''hangi halkın'' sorusunu sorduran) bir adlandırmayla değil, ''halk dili'' gibi belirtisizliğe dayalı bir adlandırmayla, Can Yücel’de yer yer yoğunlaşan bir söylemsel yakınlıktan söz edebiliriz. Can Yücel’in anlatımı esas olarak ''yüksek edebiyat''ın içinden gelen, ama bunu sokağın en koyu sözcükleriyle ve söyleyiş özellikleriyle birleştiren bir anlatım:
''Oyun durmuş godoşu bekler
Aydın kentin kolalı yakasında ''
İkinci kitabı ''Sevgi Duvarı''ndaki ''Kayıtlı'' adlı şiirinden)
Buradaki ''godoşu bekler'' sözü, ''Godot’yu Beklerken''i çağrıştırıyor, Beckett’in ünlü oyununu. Hem de güçlü bir biçimde çağrıştırıyor, ama doğrudan ''oyun durmuş Godot’yu bekler'' demiyor şair. Can Yücel şiiri, asla böyle demeyecek olan şiirdir işte: ''Oyun durmuş godoşu bekler'' diyecek ve böylelikle hem ''Godot’yu bekler''i tüm çağrışımlarıyla birlikte söylemiş, duyumsanmasını sağlamış ve gerek oyunun gerekse deyimin ölümsüzleşmesine katkıda bulunmuş hem de Beckett’in gölgesinde kalmayıp açık bir mesafe almış olacaktır. Godoş (muhabbet tellalı, pezevenk) sözcüğü burada okuru en azından ilk anda uzak tutmaya yetecektir: Hem kastın kolay anlaşılmaması, şiirin ''kapalılığı'' nedeniyle hem de sözcüğün irkilticiliğiyle. İrkilticilik, sözcüğün sokağa aitliği kadar, deyimdeki oynamadan da ileri geliyor. Başka bir deyişle, bu dizelerde Can Yücel’in mesafe alma yordamları bir arada.

    Şair Eşref ve Neyzen Tevfik
Efendiliğin ne olduğunu elbette bilen ve önemseyen bir zihnin (''Ege Denizi bu efendi deniz'' / ''Buluşmak Üzre'' şiiri, ''Sevgi Duvarı'') sokakla sarmaşmayı bilinçle seçtiği herhalde açıktır. Bu seçim Can Yücel şiir bütününde belirli bir uğrakta kendini gösteriyor: İkinci kitap olan ''Sevgi Duvarı''ndaki, bir hesaplaşma havasını taşıyan ''Otuzbirinci Nesil'' şiirinden itibaren. Acaba o sıralar yoğun bir biçimde Şair Eşref ve Neyzen Tevfik mi okumuştu Can Yücel diye düşündürecek kadar belirgin bir başlangıç ve bir daha hiç dinmeyecek olan bir rüzgârla.
Şair Eşref’in ve Neyzen Tevfik’in Can Yücel üstündeki etkileri açısından, baba Hasan Âli Yücel’in 1953 tarihli, Neyzen Tevfik konulu yazısı da dikkate alınmalı (yazı için, bkz. Alpay Kabacalı, ''Neyzen Tevfik'', Özgür Yayın Dağıtım, 2. baskı, 1990, s. 60). Şiirinden okuduğumuz üzere babasıyla hatırı sayılır bir duygusal ilişkisi olan Can Yücel’in bu yazıdaki Neyzen Tevfik yüceltmesinden (''kendini hiçbir kudrete teslim etmemiştir'') etkilenmemiş olduğunu düşünmek zor.

    Lanetli sözler
İmgenin sarsıntılı oluşuna katkıda bulunan en sivri örneklerden biri, belki de en sivrisi, ''Otuzbirinci Nesil'' şiirindeki lanetli bir söz, ''ırzına geçmek'' sözü:
''Sırf aynı şehirde yaşıyoruz diye
Yakışır mı onca sokağın ırzına geçmek
Hem ne akla uydum da yazdım o mektubu
Hadi yazdım neyse, ne bok** yemeye yolladım! ''
Buradaki asıl irkilticilik, özeleştiri tonunda da olsa ''ırzına geçmek'' fiilinin kullanılışındaki rahatlıkta yatıyor. Gerçi, ''ırzına geçmek'' fiilinin erkek dilinde düşük dozlarda bir olumsuzlamayla ya da olumsuzlanmaksızın yer bulabildiğini, hatta, düzanlamıyla kullanırken ''zorla'' sıfatını ekleme gereğini duyanlar olduğunu biliyoruz. Yine de, çoğunluk için fiilin her tür kullanımının irkiltici olmasını dileyelim ve soralım: Neden yazılır bu tür lanetli sözler? Nâzım’da ''kim girerse araya / çizmelerimizle altı aylık bir çocuk kafası gibi ezeceğiz!!!'' ve ''çocuklarımızın başlarıyla kıracağız / karanlık camlarını!...'' dizeleri, İsmet Özel’in 2004 tarihli bir şiirinde ''tecavüz''le ''tad''ın bir araya gelmesi (''Ondan aldıkları komutla / Tecavüz tadı yaydılar ortalığa''), Can Yücel’de yukarıdaki ''ırzına geçmek''... Başka her şairde kolayca ahlak sansürüne uğrayacak, yerini başka bir anlatıma bırakacak olan bu sözler neden yazılır? Kullandıkları her sözcüğün herkesten fazla farkında olan bu büyük şairler tarafından?
Bir olasılık ya da bir yorum, bu sözlerin şiire olan sınırsız teslimiyetten ötürü yazılmış olmasıdır. Şairin bir meczup gibi, hemcinslerinin ruhundan atılamayan bir pisliği dile dökme yükünü üstlenmesi, bu anlamda bir tür kurban rolünü seçmesi.

    Lorca’yla ruh kardeşliği
Bu varsayım Can Yücel’le ilgili olarak şairin argoculuğundaki, daha doğrusu sokak dilindeki başlıca iki yönsemeden biriyle bağlantılı görünüyor. Onun sokak dilinde, verili toplumsallıkla mesafe almanın (toplumsal yergiciliğin) yanı sıra, bu açıdan ortaklaştığı Şair Eşref’te de belirtileri görülen bir tür doğalcılık anlayışı ile, ruh-beden, ben-başkası, ben-doğa bütünlüğüne verilen önem de rol oynuyor. Bütün varlığıyla ya da varlığın bütünlüğü içinde yaşamak arzusu, yalnızca dış dünyayı değil, bedeni ve iç dünyayı da kapsıyor sonuçta. Bir tür müminlik, içi dışı bir olmak, olduğu gibi görünmek, ruhun kirlerini saklamamak arzusu, giderek ilkesi. Bu ilkeyle ''bilinç akışı''na yaklaşan bir anlatım ve Lorca’yla ruh kardeşliğine işaret, çok erken bir ''ben'' yadırgısı: ''Bir tuhaf âdem olduğumu Can adında '' (''Kayıp Çocuk'' şiiri / ''Yazma''). Lanetli ''ben''in sezgisiyle. ''Lanetli o’nun'' demek daha doğru olacak belki; şaire bakarak değil de şairin açısından bakarak konuşulduğunda bile. Şair de ''Kötü kişi oldum kendimle / Kendimden özür dilemeliyim'' diyor çünkü: Kendi=o.

    Eril erotizm
Arınma diyeceğim ama, bu nokta pek açık değil, çünkü şairin kullandığı sokak dilinin bir bölümünde, bir üsteleme, daha doğrusu ikinci yönsemesi dediğim özellik olarak, kullandığı erkek dilinden hoşnutluk seziliyor. Şiirinin pek çok yerinde tadını çıkardığı eril erotizmden de, özel bir hoşnutluk sezilmeyen, cinsellik dışı, yergi / taşlama içerikli (''godoş'' örneğindeki gibi) argo kullanımından da farklı, cinsiyetçi bir yönsemeden söz ediyorum burada. Örneğin, ''Seke Seke'' kitabının ''Önsöz'' adlı ilk şiirinde ya da bu kitaba aldığı ''Küçük İskender'' adlı şiirinde gayet belirgin olan bir yönseme bu: Derin yapıda, diğer toplumsal cinsiyetlerin ve yönelimlerin karşısında üstün tutulan, alışkanlıkla, yeniden ve yeniden üretilerek üstün tutulan erkeklik. Tıpkı sanat dışı yaşamdaki gibi.

    Amadeusvari bir bereket
Sosyalist ahlakçılar Can Yücel’in sosyalist ahlaka lümpenlik bulaştıran şair olup olmadığını düşünedursun, bu şiir bütününün devrimci yönlerinden biri, parti dilini de kapsayan bir ortalama dili taşlamasında yatıyor; yerdiği kişinin, olgunun ya da kurumun yanı sıra, uzlaşımsal dili de taşlıyor ve böylece o dili ayraç içine alıyor şair. Uzlaşımsal yaşamdan, dolayısıyla dilden dışlanmış olan bedensel, doğal, cinsel, ruhsal, toplumsal varlıkları, yaşantıları, dildeki en ilkel ve ilksel temsilcileriyle şiirine katıyor.
Can Yücel dilinin devrimci olmayan yönü ise erkeğin üstünlüğü varsayımına dayalı sözcükleri hoşnutlukla kullanabilmesinde yatıyor. Bir yanda taze, Türkçeyi Amadeusvari bir bereket içinde kullanarak tabu kıran bir dilin devrimciliği, diğer yanda saldırganca ve ''baba adam'' da içinde olmak üzere erkeklik hiyerarşisini ve ideolojisini yeniden üreten söylem öğeleri. Can Yücel’in bu boyuttaki devrimciliği, cinsiyetçiliğin üstesinden gelebilmiş değil. Bir karşı çıkış var bu ayrımcılığa, ama söylemde değil, sözde. (Bkz. ''Seke Seke'' adlı kitabındaki ''Kadın Olaydım'' şiiri.) Sokak çerçevesindeki baba dili, argo, bu açıdan bakınca, her zaman Hulki Aktunç’un deyişiyle ''dilin yeraltı'' değil; yerleşik yerüstü ideolojisini yerin altından temeller gibi destekleyen bir yönü de var bu dilin.
Can Yücel, biraz da Zeus: Bütün duygusu, pervasızlığı, yerine göre kaçak güreşen o erillik fazlası, erotizmi, sevecenlik dolu gür duyguları, çocuksu yüzeysellikleri ve ruhunun, pardon şiirinin, toplumsallığına karşın ısrarla kara kalan bölgeleriyle.
Bu savruk görünümlü büyük söz ustası, şiirlerini dönem dönem pek az ayıklıyor. Doğalcı-bedenci-bütüncü tavrın giderek karşışiir dolaylarında gezinmesi gibi bir yön de var belki bu süreçte.
* Orhan Velivari Garipçilik: ''Sizlere ömür Üsküdarlı / Saatin altında bekler dururken / Kundurası boyalı'' (''Sizlere Ömür'' şiiri, Yazma). Buna Özdemir Asaf ve Metin Eloğlu’yla yakınlaştığı şakacılık da eklenebilir.
** ''B.k'' sözcüğünü Can Yücel gibi Şair Eşref de seviyor:
''Gerçi ben bîtarafım sorsalar,
ammâ ki
Bizde şimdi yeniler eskilerden b.ktur.''
(Alpay Kabacalı, ''Şair Eşref'', Özgür Yayın Dağıtım, 1988, s. 154)

 

SÖYLEŞİ

 

''Kimi çizgiromanlar romanlardan kat kat değerli''


Ahmet Ümit’in ''Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'' adıyla topladığı öykülerinin baş karakteri Başkomser Nevzat’ı televizyon dizilerinden tanıyoruz. İsmail Gülgeç’in çizgileriyle yaratılan atmosferde hayatına devam eden ''Başkomser Nevzat'' uzun soluklu yerli çizgiroman serilerinden biri.

BURAK KORKMAZ
bkorkmaz@gmail.com

ÇİZGİROMAN âşığı olan Ahmet Ümit ve İsmail Gülgeç için bu çizgiromanın ayrı bir yeri var. Yaşar Kemal’in ''İnce Memed''ini çizgiroman haline getirerek Avrupa’nın pek çok ülkesinde takdir gören İsmail Gülgeç, severek yaptığı işe, yani çizgiromana dönerken, Ahmet Ümit de diğer sanat dallarını besleyen bir yazar olmanın sevincini yaşıyor. İsmail Gülgeç’le rahatsızlığı nedeniyle biraraya gelemedik, serinin ilk kitabı ''Başkomser Nevzat: Çiçekçinin Ölümü'' ve çizgiroman üzerine Ahmet Ümit’le konuştuk...

    ''Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'' ismindeki kitabınızda yer alan öykülerin sabit baş karakteri Başkomser Nevzat çizgiromana nasıl dönüştü?
Ben öykü ve romanlarımdan başka sanat dallarının yararlanması meselesine çok sıcak bakıyorum. Başka sanat adamlarımın benim metinlerimden yola çıkarak yeni yapıtlar ortaya koymalarını heyecan verici buluyorum. Daha önce aynı ‘’Başkomser Nevzat'' çizgiromanına konu olan karakterlerle iki dizi film yapıldı. Biri ''Karanlıkta Koşanlar'', diğeri de ''Şeytan Ayrıntıda Gizlidir''. Aynı şekilde ''Aşk Köpekliktir'' caz müzik eşliğinde bir tür müzikal gösteriye dönüştü. Özellikle metinlerimin çizgiromana dönüşmesini ister, bu konuda çevreme de yakınırdım. Bu sayede kalemine çok güvendiğim İsmail Gülgeç ile tanıştık ve çizgiromana konu olacak öyküyü seçerek böyle bir işe girdik.

    İsmail Gülgeç ile nasıl bir çalışma yöntemi seçtiniz?
Önce İsmail Gülgeç hikayeyi okudu ve kimi eksiklikleri onun değerlendirmeleri doğrultusunda beraber giderdik. Sık sık telefonla, e-maille, zaman zaman da yüzyüze görüştük. Nevzat ve Ali karakterlerinin nasıl resmedilmeleri gerektiği konusunda fikir alışverişinde bulunduk. ''Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'' dahilinde var olan kimi karakterleri geliştirdik, yenilerini de ekledik.

    Aslında ilk cilde adını veren ''Çiçekçinin Ölümü'' de bu kitaptaki bir öykünün zenginleştirilmiş hali. Diğer Başkomser Nevzat ciltlerinde de daha önce yayımlanmış olan öykülerinizi mi kullanacaksınız?
Hayır. Şu anda İsmail Gülgeç Başkomser Nevzat’ın ikinci cildi için kitap olarak yayımlanmayan bir öykümü çiziyor. ''Tapınak Fahişesi'' adında bir hikaye. Oldukça beğendiğim bir hikaye olmasına rağmen yayımlamayı düşünmedik, ilk defa çizgiroman formatında okurlarımızın karşısına çıkacak.

    Başkomser Nevzat ciltlerini ne sıklıkta çıkarmayı planlıyorsunuz?
Bu işin bütün ağırlığını İsmail çekiyor. Çok özenli çalıştığından dolayı öyle pat diye çıkaramıyoruz. Senede iki cilt çıkarsak gayet iyi aslında.

    Çizgiroman roman ya da öyküden ne kadar farklı? Özellikle yazdıklarınızın nasıl görselleşeceği konusunda zorluklar yaşadınız mı?
Hayır, dizi film senaryolarına alışık olduğum için herhangi bir zorluk yaşamıyorum çünkü çok benziyorlar. Çizgiroman yazmak adeta bir film ya da dizinin storyboardını oluşturmak gibi... Ama bu proje şüphesiz bana yeni bir şeyler kattı. Özellikle İsmail’in bu konudaki yetkinliğinin bana yeni şeyler öğrettiğini söyleyebilirim.

    Özellikle panel tasarımlarında dinamizm göze çarpıyor. Halbuki şimdiye kadar okuduğumuz Türk çizerlerin ve yazarların ürettiği çizgiromanlarımızda İtalyan ve Frankofon çizgiromanlardan aşina olduğumuz tek tip panel uygulamasıyla karşılaşırdık...
Panel tasarımları daha çok İsmail Gülgeç’e aittir. İsmail daha önce ''İnce Memedi'' de çizmişti oradan gelen bir deneyimi var. Tümüyle onun buluşları ve tümüyle onun yeteneği.

    ''Çiçekçinin Ölümü''nde hafiften değinilen Başkomser Nevzat’ın gizemli geçmişine ileride girmeyi düşünüyor musunuz?
Olabilir. Şu anda bunun için erken ama eğer bu seri okuyucu tarafından beğenilirse ileride bir hikayeyi de ona ayırabiliriz.

    Toplumsal çarpıklıklara, sistemin aksayan taraflarına ayna tutmayı seven bir yazarsınız. ''Başkomser Nevzat''ta da üslubunuz bu özelliğini koruyor. Bunun bir çizgiroman olduğunu düşünerek hikayenin eleştiri dozajını düşürmek zorunda olduğunuzu hissettiniz mi?
Hayır tam tersine, ki özellikle bunu din simsarlarını konu ettiğimiz ''Tapınak Fahişesi''nde daha çok göreceğiz. İsmail de ben de çizgiromanın protest bir özelliği olduğunu düşünüyoruz. Hayatın bozularak çizgilerle anlatılması bana kalırsa oldukça şık, anarşist bir tavır. Zamanında Sovyet Rusya’da yayımlanan ''Krokodil'' adında bir dergi vardı, bizde ''Gırgır'' vardı. Bunlar eleştirel boyutu olan protest dergilerdi.

    Daha önceki bir röportajınızda ‘’ben görüşlerimi kahramanlarım aracılığıyla anlatmam’’ demişsiniz. ''Başkomser Nevzat''da ise sık sık Nevzat’ın bilim üzerine, kadının toplumdaki yeri üzerine, sınıfsal farklılıklar üzerine görüşlerine şahit oluyoruz. Hikayenin Nevzat tarafından anlatıldığı düşünülürse, bunların sizin görüşleriniz olduğu düşünülebilir...
Çizgiromanda İsmail Gülgeç ile tartışarak karar kıldığımız bir durum var: Araya konunun dışında kalan herhangi bir temayı, mesela kötülüğü Nevzat’ın ağzından bir ya da iki sayfayla anlatmak gibi. Bunu İsmail Gülgeç önerdi ve bana da çok ters gelmedi. Tabii hikayeyi birinci tekil şahsın ağzından anlattığımız için zaman zaman Başkomser Nevzat ve benim karıştırılmamı doğal karşılamak gerekir. Daha önce ''Sis ve Gece'' romanında da, ''Beyoğlu Rapsodisi''nde de böyle bir durumla karşılaştım. Fakat önemli olan bu değil, ben bir hikaye anlatıcısı olarak abartıya yer vermeden klasik bir hikayeyi karakterlerimin ağzından anlatmayı seçiyorum.

    Okurları ''Beyoğlu Rapsodisi''nde olduğu gibi sürpriz bir son bekliyor. Sürpriz sonları bu denli seviyor musunuz yoksa bunun polisiyenin doğasında olduğunu mu düşünüyorsunuz?
Polisiye türünün doğasında bu elbette vardır. Zaman zaman bunu kırdığımız olur; mesela ''Kar Kokusu''nda katilin kim olduğunu baştan söyledim. Ama öte yandan sürpriz sonları, ani dönüşleri seviyorum. Özellikle toplumsal hayat dahilinde uymak zorunda kaldığımız kurallar bütünlüğü o kadar sıkıcı ki insan belli bir noktadan sonra şaşırma duygusunu kaybediyor. Şaşırma duygusunu kaybeden insan mutluluğunu kaybeder, çocukken sahip olduğumuz merak ve anlama duygusunu kaybetmenin sonucunda işler epey sıkıcı hale gelir. Bu yüzden öykü ve romanlarımda insanları şaşırtmayı seviyorum, şaşırma duygusunun insanları hayata bağlayacağını düşünüyorum.

    ''Karanlıkta Koşanlar'', ''Şeytan Ayrıntıda Gizlidir'' ve ''Çakalların İzinde'' adındaki televizyon dizileriyle öyküleriniz ve karakterleriniz ete kemiğe bürünme imkanı buldu. Başka dizi veya sinema filmi projesi var mı?
Eğer ufak tefek maddi problemler halledilirse ''Sis ve Gece'' Turgut Yasalar’ın yönetmenliğinde kasım ayında çekilmeye başlanacak. ''Bir Ses Böler Geceyi'' film haline gelebilir, ''Beyoğlu Rapsodisi''nin dizi olma durumu var. Sinan Çetin’le birlikte 2006’da bir dizi film projesine başlayabiliriz.

    Zaman zaman dokuzuncu sanat olarak da adlandırılan çizgiroman hakkında ne düşünüyorsunuz? Çizgiroman okur muydunuz, şu sıralar okuyor musunuz?
Çocukluğumda fanatik düzeyde çizgiroman okurdum. Teksas, Tommiks, Mandrake, Tenten, Kızılmaske hepsini çok severek ama herkes gibi ders kitaplarının arasında ebeveynimden saklayarak okurdum. Özellikle Karaoğlan’a bayılırdım. Şimdi de okuyorum bazılarını.

    Çizgiromanın roman, öykü ya da şiir kitaplarından daha az edebi değer taşıdığı görüşüne katılıyor musunuz?
Hiç katılmıyorum. Kimi elitist sanatçı ve yazarların çizgiromanı bu denli karalaması doğru değildir. Bir şeyin kolay tüketiliyor olması edebi değerden yoksun olduğu anlamına gelmez. İnsanlar Albert Camus’yü de kolayca tüketilebilir ama bu onun edebi değerini düşürmez. Kimi çizgiromanların, romanlardan kat kat değerli olduğunu düşünüyorum. Özellikle küçüklüğümden itibaren hayal gücümü genişletip, edebi dağarcığıma katkıda bulunması sebebiyle çizgiromancılığın özel bir sanat dalı olduğuna inanıyorum.

 

[Milliyet Ana Sayfa] -[Kitap Ana Sayfa] -[Kitap Arşiv]

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »