GAGA
EMİN ARIK
Küçük yaşlarından beri dedesiyle arası iyiydi. Oynar, söyleşir, yetişkinliğe adım attıkları yıllarda da her konuda tartışırlardı. Tavlayı, damayı dedesinden öğrenmişti.
Kurtuluş Savaşı’na katılan dede, madalyasını da hep göğsünde taşırdı. Emekliydi. Gezici başöğretmenlik, öğretmenlik yapmış, köy enstitülerinde eğitmen kurslarında da görev almıştı. Arapça, Farsça, Osmanlıca bilirdi. Namazında, niyazında da bir adamdı. Okuduğu sureler olsun, okuduğu-yazdığı başka yabancı sözcük ve tümceler olsun, anlamlarını torunlarına da açıklardı.
Oğlu Hüseyin de öğretmendi. 1940’lı yıllar boyunca; Malatya, Erzurum, Sivas,
İstanbul ve Edirne öğretmen okullarında meslek dersleri öğretmenliği yapmış, 1949’da genç yaşta sağlığını yitirerek görevinden ayrılmak zorunda kalmış, 1963’te ölmüştü. Oğlunu genç yaşta yitirmenin acısını kendine, yüreğinde saklıyordu. Torunlarından biri öğretmen olduğunda, en çok sevinen o olmuştu. Artık, kendisinin ve oğlunun mesleğini sürdürecek bir geleni vardı. Bu torunu da, ilk göreve başladığı gün, dedesinin sözlerini ve onun gözlerinde ilk kez gördüğü gözyaşlarını, ömür boyu unutamayacaktı.
Torunlarına ve onların arkadaşlarına şiirler okur, marşlar ve türküler de söylerdi:
“Benim bir dedem vardı
Çok tiryakiydi
Enfiye için ta Yanya’ya gitti
Çektiği enfiye Yanya’da yokmuş
Oradan da öte dünyaya gitti
Ben cevizi gördüm bademe benzer
Babamın huyu dedeme benzer
Hiçbir huyu yoktur adama benzer
O da külah için Konya’ya gitti
Bir kar bulduk püryani
Rüzgarla cebi dolu üryani
O da dedesi gibi pür yani
Bir kalıp sabun için Kufe’ye gitti”
Özellikle dededen, hiçbir konuda, hiçbir şekilde baskı görmediler. Hoşgörülü idi.
Ama, aşırılıklara gücenirdi. Bir keresinde içkiyi fazla kaçırmış damadına kızmış, “Seninle teşrik-i mesaimi kestim” demişti de, çocukların ağzında tekerleme gibi yinelenen bu sözler, evde günlerce herkesi güldürmüştü.
Bir de Gaga diye birinden söz ederdi. Ilgaz Dağları üzerinde, Taşköprü Hoca Köyü Kıran Mahallesinde yaşamış, bir bilge kişi. Köylünün, komşunun her derdine umar arayan, ermiş olarak nitelenen biri.
‘Hastayım’ diye kendisine başvuranların durumuna bakıp, deneyimine güvenerek;
ona göre çeşitli otlardan, bitkilerden ilaçlar uygulayarak derman arayan Gaga, bu işi yaparken “Allah’ım benim yüzümü kara çıkarma, bu garibin de derdine derman ol” biçiminde duasını da yaparmış. Gel gör ki cehalet, orada gerçekleştirilen fiziksel, kimyasal işlemleri görmez, yalnızca duaları görür; “Ne derin Hoca, iki okudu, bir üfledi, karnımın ağrısını geçirtti” yorumunu yaptırırmış.
Dede, bir gün Gaga’ya konuk olmuş. Yol yürümüş, yokuş çıkmış ve susamış. Oturur oturmaz, su istemiş. Beklemiş ki, Gaga topuğunu yere, tahta döşemeye vuracak, oda kapısına kadın gelecek; o da kendini konuk erkeğe göstermeden, sesini duyurmadan, ‘geldim, ne istiyorsun’ anlamında parmağıyla yavaşça kapıyı tıklatacak; Gaga da “Gıız, su getir” diyecek. Böyle olmamış, Gaga topuğunu yere vurmamış, ayağa kalkmış, konuğunun karşısına geçmiş:
“Oda yaptırdım yere
Misafirler gelsin göğsünü gere gere
Ekmek isterlerse Allah vere
Su isterlerse dahaaa dere”, demiş.
Kovulduğunu düşünerek kalkmaya hazırlanan konuğuna Gaga, gülerek şaka yaptığını söyleyip, gönlünü almış.
Yine 1940’lı yıllarda, Gaga’nın komşularından birine bir konuk gelmiş. Bir gece kalmış, ertesi günü ayrılmadan önce, o dağ köylüsünün olağanüstü, karşılık beklemeksizin gösterdiği konukseverliğe teşekkür etmek istemiş. Duvardaki gömme dolabın kapağına
şunları yazmış:
“Bu haneye gelen
Ekmek yesin aş yesin
Eğer namaz kılmazsa
Toprak yesin taş yesin”
Aradan sekiz-on gün geçmiş. Aynı evde komşular toplanmışlar. Kahve kaynatılmış, tütün sarılıp içilmiş. ‘Muhabbet’ sürerken Gaga da gelmiş. Herkes ayağa kalkarak, Gaga’nın baş köşeye oturmasını beklemişler. Merhabalaştıktan sonra bir acı kahve de Gaga’ya ikram edilmiş. Kahvesini höpürdeterek içerken başını kaldırdığında, yukarıdaki dizeleri görmüş, “Kim yazdı be, bunları?” diye sormuş. Söylemişler. “Bana da bir kalem verin.” Demiş. Getirmişler bir sabit kalem, hani şu hiçbir silginin silemediği kopya kalemi. Ucunu diliyle ıslatarak yazmış altına:
“Hiç vuku bulmadı
Yatsıyı kılmadan yattığım
Seni namaz üzerine memur mu yaptılar
Be hey bilmem nesine yaptığım”
Bakar mısınız; olaya, olayı yaşayana ve anlatana. Nereden nerelere gelmişiz?
İşte böyle her fırsatta öyküler dinleyerek, yıllar geçmiştir. Öğretmen torunu uzaklardayken, dede İstanbul’da ölmüş Karacaahmet’te toprağa verilmiştir. Bir hafta sonra duyar, üzülür. “Anlatacak çok şeyi vardı daha” diye düşünür. Öğretmen torununun isteği üzerine de mezar taşına şunlar yazılır:
“Kendimi kendim kaybettim
Kendim arıyorum kendimi
Kendime kendim lazımsa
Kendim bulsun kendimi
Hasan Meyan, Emekli Öğretmen, 1310-25.01.1980, Ruhuna Fatiha.”
|
• 14/4/2007 - BİR GÜN YARINLARDA IŞIĞINI GÖREN ÇIKMALIDIR
BEN Mİ HASAN ÜNAL YANİ KARABEY ZİHNİ AYDIN NIN KÖYLÜSÜ.
BİZLER IŞIĞIMIZI KİMSEYE SÖNDÜRMEYECEĞİZ.ÖYKÜLER ŞİİRLER VB GİBİ YAZILARLA UNUTULMADIĞIMIZI HAYKIRMALIYIZ.BİZ ÖĞRETMENLER YARINLARA IŞIK OLMAK İÇİN VARIZ.MSN pky_hunal@hotmail.com