23 12 2012

Edebiyatla sinemanın uzlaşmaz akrabalığı

Edebiyatla sinemanın uzlaşmaz akrabalığı |  görsel 1

 

Edebiyatla sinemanın uzlaşmaz akrabalığı
Sanırım, en iyisi, romanı roman olarak okumak, filmi de film olarak izlemek!..

Celal Üster


Cumhuriyet Kitap - Edebiyat, kuşkusuz, sinemanın en gür pınarlarından biri, bitmek tükenmek bilmeyen bir kaynak yedinci sanat için. Ama bu pınarın sularını döke saça boşa harcayan yönetmenler de var, kana kana içen yönetmenler de.

Gerçekten de, beyazperdedeki kimi edebiyat uyarlamaları, kaynak aldıkları roman ya da öyküleri har vurup harman savurarak heder etmiş; kimileri de, yazarların özgün yapıtlarından yola çıkarak, sinema sanatının özgün yapıtlarına dönüşmüştür.

Birbirinden apayrı ortamlarda boy atan edebiyat ile sinemanın beyazperdedeki evliliğinden doğan bu akrabalıklar, çoğu kez tartışma konusu olmuş; kimileri seyrettikleri filmin romanın yerini asla tutamayacağını savunurken, kimilerinin de filmin kaynak aldığı romanı aştığını söyledikleri bile olmuştur.

Pek çok sinema eleştirmeni, kendi beğenisine göre en iyi edebiyat uyarlamalarını sıralamaktan alamamıştır kendini. Geçenlerde, The Guardian'da böylesi bir seçkiye daha rastladım. The Observer'da on iki yıldır film eleştirileri yazan Jason Solomons, asılları kadar iyi, belki de daha iyi dediği on edebiyat uyarlamasını seçmiş.
 

Yeni-gerçekçiliğin babası 
 

Solomons'ın, listesinin tepesine, Luchino Visconti'nin 1963'te Cannes'da Altın Palmiye alan 'Leopar'ını kondurmuş olması doğrusu hoşuma gitti. 1960'ların Sinematek günlerinden bu yana, gözde yönetmenlerim arasındaki yeri değişmemiştir Visconti'nin. Giuseppe Tomasi di Lampedusa'nın aynı adlı romanından uyarladığı 'Leopar' da, 'unutulmazlar'ım arasındaki yerini hep korur.

Visconti'nin, Salina Prensi Don Fabrizio'yu oynattığı Burt Lancaster'ı, Amerikan sinemasının katı kalıplarından çekip alıp, olağanüstü bir oyun çıkaracak denli ustaca kullanmasında da, Alain Delon ile Claudia Cardinale'yi kendi oyunculuk sınırlarının çok ötesine taşıyabilmesinde de, onun tiyatro ve opera yönetmenliğinin de yadsınmaz bir payı olsa gerek diye düşünmüşümdür hep.

Ama 1860'ların Sicilya'sında burjuvazinin acımasızca güçlenmesine tanıklık eden, iktidarın Bourbon hanedanından İtalya Krallığı'na geçişini ve yeni sınıfın yükselişini gözler önüne sererken tüm olup biteni Don Fabrizio'nun tutucu bakış açısından seyreden 'Leopar'ı bu denli özümseyerek sinemaya aktarmasında, Visconti'nin soylu bir aileden gelmesinin payı da göz ardı edilmemeli sanırım.

Yeni-gerçekçiliğin babası diye de bilinen Visconti'nin toplumsal ve siyasal duyarlılığının gelişmesinde, daha otuzlarının başındayken yardımcılığını yaptığı Fransız sinema yönetmeni Jean Renoir'ın az katkısı olmadığını da söylemeli.

Aslında, edebiyattan Visconti kadar yararlanan az yönetmen vardır, dense yeri. Ustanın ilk edebiyat uyarlaması 'Ossessione' (Tutku), çok da önemli olmayan bir romandan yola çıkılarak sinemada neler yapılabileceğinin şaşırtıcı bir örneğidir kanımca. James M. Cain'in 'Postacı Kapıyı İki Kere Çalar' adlı romanından kalkarak 1942'de doğal ortamlarda çektiği 'Tutku'da, Visconti, profesyonel oyuncuların yanı sıra yöre insanlarına da yer vermiş, gerçeklik duygusunu güçlendirmek amacıyla gizli kamerayla çekilmiş sahneler kullanmıştı. Sonradan gerçekçiliğin başyapıtlarından sayılan film, Roberto Rossellini ve Vittorio De Sica gibi yönetmenlerin yeni-gerçekçi yapıtlarının öncüsü olmuştu.

Sonra, 1957'de Venedik Film Şenliği'nde Gümüş Aslan alan 'Beyaz Geceleri' anımsıyorum. Giuseppe Rotunno'nun o kasvetli ortamı yansıtan siyahbeyaz görüntüleri, Nino Rota'nın müziği ve elbette Maria Schell, Marcello Mastroianni, Jean Marais gibi görkemli bir üçlünün insanı alıp götüren oyunculuğu. Çok yalın, abartısız bir uyarlama olarak aklımda kalmış 'Beyaz Geceler'.

On yıl sonra, bu kez, Dostoyevski'nin 19. yüzyılın ortalarında yazmış olduğu 'Beyaz Geceler'den, Camus'nün, 20. yüzyıl bireyinin birbaşınalığını, yalıtılmışlığını işleyen 'Yabancı'sına daha da gelişmiş ustalıkla geçecekti Visconti, Mastroianni'ye belleklerden silinmeyen rollerinden birini armağan ederek.

1971 yılında çektiği 'Venedik'te Ölüm' ise, Visconti'nin edebiyattan yaptığı uyarlamaların doruğudur bence. Thomas Mann'ın başyapıtındaki yazar Gustav von Aschenbach, Visconti'nin filminde besteci olarak veriliyordu. Büyük olasılıkla, Visconti'nin müzikle olan yakın bağlarının ve aynı zamanda bir opera yönetmeni olmasının payı vardı bu değişiklikte. Mahler'in Beşinci Senfonisinin Adagietto'su ise Dirk Bogarde, Silvana Mangano, genç Björn Andresen gibi oyunculardan 'rol çalıyordu' nerdeyse.

Usta, 1976 yılında öldüğünde, Gabriele D'Annunzio'nun romanından uyarladığı 'Masumlar' kurgusunu tamamlamak üzereydi. Ama, bir kez daha, olmadık bir romandan göz kamaştırıcı bir film çıkarmıştı, sonsuzluğa göçmeden hemen önce. Bu sefer de, Giancarlo Giannini ile Laura Antonelli'ye, o güne dek tatmadıkları bir oyunculuk şöleni yaşatarak. 'Masumlar'ı birlikte seyrettiğimiz sevgili dostum Cem Taylan'la, yazlık konağın bahçesinde geçen sahnede çiçeklerin kokusunu duyumsadığımızı anımsıyorum.
 

Diğer uyarlamalar
 

Jason Solomon'ın en iyi on edebiyat uyarlaması listesinde, Raul Ruiz'in 1999'da çektiği Proust uyarlaması 'Kayıp Zamanın İzinde'; Carol Reed'in 1968'de En İyi Film dalı da içinde olmak üzere altı Oscar alan Charles Dickens uyarlaması 'Oliver!'; Bob Fosse'un, Christopher Isherwood'un romanından 1972'de beyazperdeye aktardığı 'Cabaret'; David Lean'in 1946'daki Dickens uyarlaması 'Büyük Umutlar' da yer alıyor.

Listedeki filmlerden 'Köstebek'i ise daha geçen yıl izlemiştik. İsveçli yönetmen Tomas Alfredson'un John Le Carré uyarlamasını büyük bir merakla izlemiştim. Merakım, yıllar önce aynı romanın BBC'deki dizisini seyretmiş olmamdan kaynaklanıyordu.

Casusluk edebiyatının başyapıtı 'Tinker Tailor Soldier Spy'ın bizde 'Köstebek' adıyla gösterilen TV dizisinde George Smiley'yi Alec Guinness oynuyordu, Alfredson'un sinema uyarlamasında ise Gary Oldman. Ama filmi izledikten sonra fark ettim ki, dizi ile filmi kıyaslamaya kalkışmak gereksiz. Çok farklı yaklaşımlar söz konusu. Bu örnek, kanımca, bir edebiyat yapıtına sinemanın ne denli farklı yaklaşımlar getirebileceğini bir kez daha ortaya koyuyordu.
 

 

13 Aralık 2012

106
0
0
Yorum Yaz