02 01 2012

Cumhuriyet’in Simgesi: Konur Sokak Uğur Kökden

 

Cumhuriyet’in Simgesi: Konur Sokak

 

Uğur Kökden

 



 

Konur Sokak’ın biraz öncülü olan yıllar: 1968, 1969, 1970 ve 1971!
İlk göz ağrım Bade Sokak, Büyük Ankara Oteli’nin hemen arkasında, ana caddeye –yani, Atatürk Bulvarı’na– dik bir sokak. Ne uzun ne de kısa! Oturduğum geniş cepheli, beş katlı yapının adı da, sokaktan alınmış: Bade Apartmanı. İçeri çekilmiş bir teras katı.
Bu bölge, ilk harfi ‘B’ ile başlayan sokaklardan oluşur: Bilezik Sokak, Başak Sokak, Büklüm Sokak, Bestekâr Sokak, Bardacık Sokak, Bağış Sokak, Beykoz Sokak, Binektaş Sokak vb.
O sırada, çatı katında oturuyordum. Evlenmeden önce de buradaydım. Sonra, eşim de buraya geldi. Birinci çocuğumuz (Umut) da burada doğdu. Öte yandan, ilk tutuklanışım da, yine bu evde otururken gerçekleşti.
Yan tarafta oturan komşum, rahmetli Özer Esmer’in birinci eşiydi. O sıralarda, bir tür “bilmece sözlüğü” hazırlamış, onu yayınlatma uğraşı içindeydi.
Tuhaf rastlantı, daha sonra da onun kocası Özer’le Çankaya’da, Oran’da birlikte olduk. Ancak o solda, öbür taraftaydı. SSK kredisiyle inşa edilen yüz metrekarelik dairelerin (Sigorta Blokları) bulunduğu bölümde değil.
Özer ve ağabeyi Levent, dış siyasa yorumcusu ve Ulus gazetesi yazarı Prof. Ahmet Şükrü Esmer’in yeğenleriydiler. Ahmet Şükrü Esmer’in çocuğu olmadığı için, bu iki yeğenine o bakmıştı denilir.
Öte yandan, Bade Sokağı’na göre çapraz karşımızdaki bir binanın –bizim gibi– yine çatı katında da ‘Ecevit’ler oturuyordu. Sonunda, onlar gibi biz de, belirli bir zaman farkıyla Oran’a taşındık.
Gecikmiş askerliğimin sona erişinin ardından Ankara’ya ilk gelişim, nisan ayının birinci/ikinci günlerine rastlar. Bir ara İstanbul’a gidip iş aramak amacıyla yeniden başkente dönüşümse, mayıs başına denk gelmişti. 27 Mayıs’ın ertesi gününde de, yabancı bir baraj firması olan EBASCO’da, mühendis olarak göreve başladım (1968).
Bade Sokağın arkasından Ayrancı gelmekte. Ama, ben orada yoktum. Yalnız eşyam vardı. Çocuğum ve eşim vardı. Aileden, daha doğrusu benden arta kalmış olanlar.

Yaklaşık bir yıl geçip, 1972 ortasında özgür bırakıldıktan sonra, Konur Sokak’ta Polis Enstitüsü’nün yol karşısında, 47 numarada oturan Sansal Ailesi’ne yakın bir ev aradık. O sırada Umut da, henüz bir buçuk yaşına bile basmamıştı. Dolayısıyla, anneannesinin yardımına gerek duymaktaydı.
Öte yandan, Sansal Ailesi de, Ankara’ya ilk geldikleri zaman –aslına bakılırsa– ilk önce Olgunlar’da oturmuşlar (1955); beş yıl kadar sonra da Konur’a geçmişlerdi.
Konur Sokak, Cumhuriyet Ankara’sının çok tanınmış ve son kertede de merkezi bir bölgesiydi. Atatürk Bulvarı’na dik olarak çıkan Olgunlar Caddesi’ni o yörede –birbirine koşut– başlıca üç sokak kesiyordu. Aşağıdan yukarıya doğru –yani, Ankara Kocatepe Camii’ne doğru– bakıldığında üç sokak: Karanfil Sokak/ Konur Sokak/ Kızılırmak Sokak! Onların da hepsi ‘K’ ile başlamaktaydı. Bu sokakların öbür yanını ise, Meşrutiyet Caddesi sınırlıyordu. Tıpkı Olgunlar gibi. Ya da, Meclis yönünde biraz daha ilerde, Dedeman Oteli’nin önüne çıkan bulvara dik Akay Sokak gibi.
Konur’un öbür ucuysa, Yüksel Caddesi’ne açılmaktaydı. Ünlü Mülkiyeliler Birliği de, işte o köşedeydi: Yüksel ile Konur’un köşesinde, bahçe içinde. Meşrutiyet’i ve Yüksel’i dik kesen Selanik Caddesi’nin –Kızılay’a varmadan önce– son ucunda İnşaat Mühendisleri Odası Genel Merkezi bulunuyordu ki, özellikle orada acı-tatlı ne günlerim, ne yıllarım geçmişti? Özellikle, bir dönem ve o dönemin yadsınamayacak tanıklığı!
İşte, böylece, 1972’de, Olgunlar’ın tepede Kızılırmak’la yaptığı köşede kiralık bir yer bulabilmiştik. Apartmanın dördüncü katında. Tam karşımızdaysa, bir bakkal vardı ve hemen onun üstünde de –ikinci katta– doğrudan Prof. Ahmet Şükrü Esmer oturuyordu.
Olgunlar Caddesi’nde, yokuş yukarı Kızılırmak ’ı geçince, sağdaki ilk sokak –Bankacı Sokak– Akay Yokuşu’na açılır. Olgunlar’dan sonraki dönemde, yani tek başıma olduğum zaman, bir süre, işte ben bu sokakta oturmuştum. Benden önce, aynı evde, TÜTED Başkanı Makina Y. Müh. rahmetli İlhan Baysal kalıyordu. Ta ki, ülser nedeniyle hastanede vefat edinceye dek.
Öte yandan, Kızılırmak Sokağı’ndaki yan komşumuzsa, Ayşe Abla Ana ve İlk Okulu ’ydu. Kim bilebilirdi, yıllar sonra, 1971 ve 1977 doğumlu iki çocuğumun da Ayşe Abla İlkokulu’nda okuyacağını?
Dört katlı olan Okul’un son katında, Felsefeci Prof. Nusret Hızır’ın (DTCF) evi bulunuyor; dolayısıyla, Ayşe Abla’yı da yine Hoca’nın eğitimci eşi Neriman Hanım yönetiyordu. O sırada Okul’un ‘sekreterlik’ görevini ise, Fikret Otyam’ın kızkardeşi Sevim Hanım üstlenmişti.
Belki bir rastlantı, o yıllardaki siyasetçilerden çoğunun çocuklarının işte bu okulda –Ayşe Abla’da– okuduğu söylenebilir. Sözgelimi, Mümtaz Soysal’ın iki kızı Ayşe Abla’daydı; İsmail Cem’in ve benzer biçimde Uğur Mumcu’nun çocukları da oradaydı. Dahası, Korkut Özal’ın torunları bile –örnek vermek gerekirse, bir tanesi Barış’la aynı sınıfı paylaşıyordu– yine bu okulda öğrenciydi.

Öyle ki, bir kere, Barış, seksenli yıllarda, annesiyle birlikte Kızılırmak’la Olgunlar’ın köşesinde yürürken, annesi karşıdan gelen Erdal İnönü’yü göstererek, “Bak, Barış’cığım, Erdal İnönü geliyor!” diyerek elini öpmesini işaret etmiş; o da, çocuğun elini sıkıp, “Nasılsınız Barış Bey?” diye ona seslenmiş. Daha sonra, Küçük Barış da, “Erdal İnönü, bana ‘Barış Bey!’ dedi” diyerek sevinç içinde herkese anlatıp durmuştu bu karşılaşmayı.
Oysa, aslında, ne İnönü Barış’a elini öptürmüş ne de ona “Barış Bey” demişti. Çünkü adını bile bilmiyordu, dahası bilemezdi ki...
Ancak yıllar geçtikten ve Prof. Nusret Hızır’la eşi vefat ettikten sonra, tüm Ayşe Abla Kurumu Hızırlar’ın evlatlığıyla onun karısına –onun adı da, Ayşe Hanım– kaldı. Dolayısıyla, bu yeni Ayşe Hanım da, böylece Ayşe Abla’ya müdür olmuştu.
Konur Sokak’ta, Sansallar’ın evinden Meşrutiyet yönünde bir ya da iki apartman sonra, Teknik Üniversite’den dönem arkadaşım Şefik’le –yalnız, o maden mühendisiydi– aynı apartmanda, ancak en üst katta Korkut Özal ailesi oturmaktaydı. Bu arada, Korkut Özal’ın küçük oğlu da Umut’un mahalle arkadaşıydı bu koşullarda.
Olgunlar’ın Bulvar’la kesiştiği noktada –Karanfil’le Bulvar arasında– biraz tek başına sayılacak biçimde, Belçika Büyükelçiliği yer almaktaydı. Onu izleyen köşedeyse gösterişli Tarım ve Orman Bakanlığı yükselmekteydi.
Büyükelçiliğin arkasındaysa, yani Karanfil Sokak’a bakan yöndeki bir evde de, Zeki Müren kalmıştı askerliğini yaptığı dönemlerde. Ünlü sanatçı havaların iyi olduğu günlerde, her sabah, balkon demirlerinin üstüne çingene pembesi bir yorgan sarkıtıp; bu yolla, kendisini tanıyanlara evde olup olmadığını haber verdiği söylenirdi.
Bu arada, tam Bulvar Palas’ın arkasına rastgelen bir noktadaysa, başka bir deyişle Karanfil Sokak’a bakan bir bölümdeyse, CHP’li ünlü Nüvit Yetkin’le Fazıl Bey’in ortak avukatlık büroları bulunmaktaydı.

Aslına bakılırsa, bölgenin Olgunlar Sokağı’na koşut olan geniş atardamarı, yani Meşrutiyet Caddesi, daha ilerdeki Yüksel Caddesi’yle üçlü bir paralellik oluşturmaktaydı. Bir bakıma, her ikisi de, Kızılay’dan çıkarak kuzeydoğuya açılan Ziya Gökalp’la birbirine koşut üç caddeyi meydana getirmekteydi. Tıpkı, çok daha güneydeki Meclis’e yakın Akay Yokuşu (eski adıyla Esat Caddesi) gibi.
Hem Cumhuriyet’in Atatürk dönemi genç Adalet Bakanı (daha önce de Ticaret Bakanı) ünlü Mahmut Esat Bozkurt’un adını taşıyan geniş cadde de oralardaydı; bir ucu, Kurtuluş Parkı civarlarında Ziya Gökalp’a açılmaktaydı.

Yüksel Caddesi. Ve, çiçekçileri.
Bilmem ki, bu isim ona niye verilmiş? Sokak bile demeye bin tanık ister.
Bulvara bakan bölümünün Karanfil Sokağa dek olan parçasında, şimdi, “Çiçek Pazarı” kurulmakta. Çiçekçiler, dolmuş duraklarının yanından kaldırıldı; buraya taşınması ‘uygun’ görüldü. Bir bakıma, iyi de oldu.
Çiçekçilerin yeni yerleri, iki yakalı. Birbirine sırt vermiş çifte dükkânlar.
Tam oradan geçerken, Karanfil Sokak’tan gelen bir kamyonet, bir araba dolusu taze kasımpatı getirmişti: beyaz, pembe (çingene pembesi) ve mor kasımpatları. Hele morlar, hele morlar!.. Sanki, birer dolgun karadut!
Bu arada, tam Kızılay’da, dev bir köşetaşı benzeri, dönemin ilk gökdeleni GİMA yükselmekte.
Öte yandan, Kızılay’la Akay arasını hep bakanlıklar doldurmuş: Adalet Bakanlığı, Bayındırlık Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı bir yanda, sonra Çalışma ve Tarım bakanlıklarıysa öbür yanda.

Nurullah Ataç’ın evi, Konur Sokak’ta; Meşrutiyet Caddesi’yle Olgunlar’ın arasında eski bir ev. Cumbalı dönem evlerinden biri. Kaloriferli, üç ya da dört odalı, bir salonlu. Pencereleri eski tip, çift çerçeveli ve de çift camlı.
Ataç, genellikle düzgün giyimli çıkıyor sokağa; ne ki, son gün, sedye üstünde ve pijamalı götürdüler onu. Taksiye de kızı bindirdi.
Aynı apartmanda, Nurettin Artam ve karikatürist Ratip Tahir de oturuyordu.
Artam’ın ölümü, Ataç’tan biraz sonraya rastlar. O da, pijamayla götürülenlerden.
Öte yandan Hafif Müzik sanatçısı Yaşar Güvenirgil de, bu apartmandaydı.
Ne ki, sonradan İstanbul’a taşındı. Dolayısıyla, ölümü de İstanbul’da oturduğu o döneme rastlamakta.
‘Cumhuriyet ünlüleri’yle özdeşleşen bu apartman yıllar sonra yıkılarak arsası İçişleri Bakanlığı’na satıldı. Böylece, yeni yapı, tüm eski anılarıyla birlikte Polis Enstitüsü’nün bir parçası olarak kullanılmaya başlandı.
Zaten, yapı bütününün oturduğu arsa da, o tarihte, Celâl Bayar’ın eşi Reşide Hanım mülkiyetinde bulunuyordu.
Bu arada, aynı Konur Sokağın karşı sırasındaysa Dr. Ceyhun Atuf Kansu’nun evi yer alıyordu. Ama ikisinin kesiştiği, ancak Meşrutiyet’e çok daha yakın bir noktada.
“Kalpaksız Kuvvacı, kış güneşi” Ceyhun Hoca, yetmişli yılların başında, Umut’u da kızıla yakalandığı zaman muayene etmiş; üstelik, “Mahallenin çocuğu” diyerek para da almamıştı. Çünkü, o “gamlı, donuk, kış güneşi / yalnız köyleri, yolları, dağı-taşı ısıtmıyor”; Konur Sokağı ve orada yaşayanları da ısıtıyor, avutuyordu. Gerçekten, Mustafa Şerif Onaran’ın sözcükleriyle söylemek gerekirse, “karanlığa bir umut ışığı gibi sızıyordu”.
Yazık ki, 1978’de, ölümünden sonra, aile evi sattı ve o ortamdan ayrıldı. Böylece, Konur Sokak da, geçmişinin önemli bir bölümünü yitirmiş oldu.

Konur’un Meşrutiyet’e köşe verdiği noktaya ise, bir dönem SODEP Genel Merkezi taşındı. Buna karşılık, CHP de, orada bir alt sokak olan Karanfil’in başındaydı. GİMA Gökdeleni’nin arkasında.
Karanfil Sokak içinde batıya doğru devam edildiğinde, Yüksel’e gelinince, bir dönemin CHP Genel Sekreteri ve ünlü öykücümüz Memduh Şevket Esendal’ın oturduğu evle karşılaşır insan. Başlı başına bir geçmiş, bir anı, bir tarih!
Zaten, biraz daha aşağıdaysa, Karanfil’in Meşrutiyet’i geçip Kızılay’a doğru devamında, solda, CHP’nin –1960 öncesi– Genel Merkezi yer almaktaydı.
Bir başka köşe başıysa, Karanfil Sokak/Meşrutiyet Caddesi köşesi ve Hülya Pastanesi’ne yetişmeden az önce –bir bakıma, Konur’un alt yakası denebilir– Cevdet Kudret’e ev sahipliği yapıyordu. Yıllar sonra, yazarın eşi İhsan Hanım, o eve pek çok yazarın gelip gittiğini söylemişti. Acaba, o yıllardaki bu konut bir tür “Yazarlar Evi” sayılabilir miydi?
Cevdet Kudret gibi arkasını Konur Sokak yapı bloklarına dayayarak cephesi Karanfil’e bakan komşu bir apartmanda da, güzelliğiyle adından çok söz ettirmiş Mimar Neriman Birce oturmaktaydı. Yeşil gözlü Neriman Hanım, o tarihlerde Bayındırlık Bakanlığı’nda görev yapıyordu, yanılmıyorsam.
Sokağa göre Neriman Hanım’ın dairesinin karşı sırasındaysa, Nazlı Ilıcak’ın babasının (ünlü Kozanoğlu) evi vardı.
Öte yandan, bu bölgenin başka kadın ünlüleri de eksik değildi. Sözgelimi, Handan Uran. O, Konur’la Karanfil Sokak arasında kalan bölümde, ama Olgunlar’la Konur’un kesiştiği ana çıkışta, İzzet Akçal’ın sahibi olduğu yeşil renkli apartmanının çatı katında oturmaktaydı. Başlangıçta, annesiyle birlikteydi. Ama, daha sonraları, Muhsin Ertuğrul’la evlenince –ister istemez– bu mahalleden kopmuş oldu.

Konutu Olgunlar Sokak’a bakan bir başka ünlü de, Ayhan Aydan idi. Karanfil Sokak’la Konur arasında, Bulvar’dan yokuş yukarı çıkarken solda bir apartman dairesinde oturmaktaydı.
Onu altmışlı yıllar öncesinde ünlü kılan, kırmızı plakalı resmi başbakanlık arabasının zaman zaman evinin önüne gelerek onu bekleyip alması ya da o daireye alışılmamış bir ziyaretçi getirmesiydi.
Yakın arkadaşlarından birinin terimleriyle kaba bir portresi çizilecek olursa, sivri burunlu parlak ayakkabıları, düğmeleri her zaman ilikli ve önü kapalı ceketi, geriye taralı altın rengi saçları, duygularını belli eden solgun yüzü, biraz öne eğik burnu, renksiz dudakları, koyu kestane rengi gözleriyle –dikkatli ve hüzün dolu bakışlara sahip, aynı zamanda aşırı utangaç ve bir çocuk kadar da sıkılgan– bir dönem başbakanını.
Genelde bu ev ziyaretleri ya da evden dışarı çıkışlar, akşam saatlerine denk düşmekte; bununla birlikte, yine de, bütün bütüne sıradan bir olay doğallığı içinde gerçekleşmekteydi.
Yine Olgunlar Yokuşu’ndan yukarı çıkarken, sağ kolda ve Konur’la kesişme noktasından bir apartman önce, Prof. Orhan Toygar’ın Özel Hastanesi yer alıyor. Çok büyük sayılmayacak, alçakgönüllü bir hastane.
Olgunlar’ın bir başka konuğuysa, Kemal Arıburnu. Ayhan Aydan’la aynı apartmanda kalmakta olan bir bürokrat ve yazar. Arıburnu, o tarihte İmar ve İskân Bakanlığı’nda Kültür Müdürü ve aynı zamanda da Atatürk’e ilişkin kitaplar yazıyor: Atatürk’ten Anekdotlar. Babasının bir Çanakkale şehidi oluşu nedeniyle bu soyadını seçmiş.

Sonuçta bir sokağa, bir kente, bir döneme, böylesine anıların merceğinden bakmak demek, aynı zamanda yitik zaman ardından koşarak –o akasyalı, bir anlamda gizemli sokaklarda– unutulmayanları ve unutulanları devşirmek demek; bir araya getirmeye çalışmak demek.

Tıpkı, bir belleğin kendini arayışı gibi.

 

713
0
0
Yorum Yaz