Taşköprülüzâde
Osmanlı alimleri arasında gayet seçkin bir yere sahip olan Ebu’l-Hayr İsâmuddin Ahmet Efendi, “Taşköprülü” olarak bilinen Muslihuddin Mustafa Efendi’nin oğlu olarak 901/1459 tarihinde Bursa’da dünyaya gelmiştir.
Farklı şehirlerde müderrislik görevlerinde bulunan babası ve yine müderris olan amcası Kıvamuddin Kasım’dan temel ilimleri okuyan Taşköprülüzâde, en son Amasya’da Hüseyniye Medresesi’nde tahsilini tamamlamıştır. Hocaları arasında babası ve amcasına ilâveten zikredebileceğimiz isimler şunlardır: Fenârî Muhyiddin Çelebi, Mirim Çelebi, Kazasker Seydî Efendi.
Taşköprülüzâde Ahmet Efendi’nin göreve başladığı ilk medrese, Dimetoka şehrinde bulunan Oruç Paşa Medresesi’dir. 931/1525 Yılında göreve getirildiği bu medresenin ardından sırayla İstanbul’da bulunan Hacı Hasan Paşa, Üsküp’te bulunan İshak Paşa, İstanbul’daki Kalenderhâne, Eski Mustafa Paşa, Edirne Üç Şerefeli Medrese, İstanbul Semâniye (Sahn) medreseleri ve Edirne Sultan Bayezıt medreselerinde müderris olarak görev yaptı.
952/1545 yılında İstanbul Kadılığı görevine getirildi. Uzun süre bu görevde çalıştı. Görme bozukluğu yüzünden görevinden ayrılarak kendini telife verdi. Çevirisini yaptığımız eş-Şakâiku’n-Nu‘mâniyye de dahil olmak üzere bir çok ölümsüz eserini bu dönemde yazdı.
968/1561 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini yuman Taşköprülüzâde, Fatih Camii civarında bulunan Aşık Paşa Tekkesi Mescidi’nin haziresine defnedildi. Tasavvuf yoluna da giren büyük alim, Halvetiye tarikatına mensuptu.
Sülüs, nesih ve talik yazmakta gayet yetenekli olduğu aktarılan müellif, tefsir ve kelam ilimleriyle, özellikle edebi ilimler ve biyografi (=terceme-i hal) alanında derin bilgi sahibiydi.
Taşköprülüzâde’nin Osmanlı ilim tarihinde önemli bir yere sahip olmasının nedeni, sistematik bir bakışla Osmanlı’da ‘ilimler’ ve ‘alimler’ sahasında yazdığı iki temel eserdir. Bu çabayı, Osmanlı ilim tarihini ‘konu’ ve ‘kişi’ bazlı olarak ele alma endişesinin bir yansıması olarak görebiliriz. Her iki eser klasik ilim geleneği literatürünü yansıtması bakımından ortak bir noktada buluşurlar. Bu da müellifin ne kadar bütünleyici bir perspektife sahip olduğunun açık bir kanıtıdır. Miftâh ve Şakâyık adlı bu eserler Taşköprülüzâde’nin en önemli eserleri olarak bilinmekte, dahası, sahayla ilgili hemen hatıra gelen klasik kaynak eser olma niteliği taşımaktadırlar.
Basılmış eserleri şunlardır:
1. Miftâhu’s-sa‘âde ve misbâhu’s-siyâde fî mevzû‘âti’l-‘ulûm: Bir çok ilim ve sanat dalına ait konular üzerine yazılmış Arapça bir eserdir. Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-zünûn adlı eserindeki ilim bahisleri geniş ölçüde bu esere dayanmaktadır. Müellifin oğlu Kemaleddin Mehmed Efendi tarafından bazı ilâveler yapılarak Mevzûâtu’l-ulûm adıyla Osmanlı Türkçesi’ne tercüme edilmiştir. Bu tercüme iki cilt olarak basılmıştır (Dersaadet:İkdam Matbaası 1895; tercümenin bu neşre dayanılarak Mümin Çevik tarafından yapılmış bir sadeleştirmesi Mevzûâtü’l-ulûm: ilimler ansiklopedisi adıyla neşredilmiştir (İstanbul: Üçdal Neşriyat 1975). Osman (Oskar) Rescher adlı bir şarkiyatçı tarafından da Almanca’ya eksik bir tercümesi yapılmıştır. 1356/1937 yılında Haydarabad-Dekken’de neşredilen eserin, son modern ve makbul neşri Kamil Kamil Bedri ve Abdülvehhâb Ebu’n-Nur tarafından üç cilt halinde yayınlanmıştır. Bu neşrin başında naşirlerin telif ettiği önemli bir giriş yazısı bulunmaktadır (Kahire 1968). Ayrıca eserde kullanılan terimlerin ansiklopedik bir sözlüğü de Ali Dehruc tarafından hazırlanmış olup Mevsûatu mustalahâti Miftâhi’s-saâde ve misbâhi’s-siyâde fî mevzûâti’l-ulûm adıyla yayınlanmıştır ( Beyrut: Mektebeti Lübnân 1998).
2. eş-Şakâiku’n-Nu‘mâniyye fî ‘ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye: Türkçe çevirisini elinizde tuttuğunuz bu eser, Arapça olarak kaleme alınmıştır. Osmanlı ilim tarihinde ilk 10 padişah devrinde yaşamış 502 bilgine ait entelektüel biyografinin yer aldığı önemli bir eserdir. Henüz müellif hayattayken ve akabinde defalarca Osmanlı Türkçesi’ne tercüme edilen bu eserin iki eski baskısı bulunmaktadır. İlki Kahire-Bulak (1299/1881; İbn Hallikân’ın Vefeyâtü’l-a‘yân adlı eserinin hâmişi olarak), ikincisi Kahire: el-Matbaatü’l-Meymenetü’l-Mısrıyya baskısıdır (1310/1892). Osman (Oskar) Rescher tarafından es-Saqa’iq en-no’manijje başlığıyla Almanca’ya da çevrilmiştir (Osnabrück: Biblio Verlag 1978). Eserin bizim elinizdeki Türkçe çeviriye esas aldığımızdan başka bir modern neşri daha yayınlanmıştır (müellifin el-Ikdü’l-manzûm adlı öteki eseri ile birlikte; Beyrut : Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, 1975).
3. Şerh ale’l-Fevâidi’l-Gıyâsiyye fî ‘ilmey el-me‘ânî ve’l-beyân (Mekke: el-Matbaatü’l-Emîriyye 1303/1885).
4. Risâletü’ş-Şifâ li edvâi’l-vebâ ( Kahire: el-Matbaatü’l-Vehbiyye 1292/1875).
5. Âdâbü’l-bahs ve’l-münâzara (nşr. Muhammed Hasan Âl Yâsîn, Bağdat 1955).
6. Şerhu’l-Mukaddimeti’l-Cezeriyye (Mekke: el-Matbaatü’l-Emîriyye 1303/1885).
7. Tabakâtü’l-fukahâ ( Musul: Matbaa Nînovî 1953; ayrıca nşr. Ahmet Neyle, Musul: Matbaatü’z-Zehrâ el-hadîse 1961).
8. el-Ikdü’l-manzûm fî zikri efâdıli’r-Rûm, Şakâik ile birlikte; Beyrut : Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, 1975.
(Taşköprülüzâde’nin eserleri ve ilgili literatür hakkında ayrıca bkz. M. Münir Aktepe, “Taşköpri-zâde” md., İslâm Ansiklopedisi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1974, XII/1, 42-44; C. Brockelmann, GAL, II, 559-562; GAL, Suppl. II, 633-634).
Anasayfa
Rıfat Ilgaz Arşivi Taşköprü'den Bakış
Kastamonu Net (Blogcu) Şiir Sayfası Öykü
Sinema Atatürk Edebiyat Roman Yazıları
alsah / blog yazıları İndexi
BİLİM TARİHÇİLERİMİZ: TAŞKÖPRÜLÜZADE
Taşköprülü-zade, Osmanlı Türklerinin ilk bilim tarihçisidir.
Osman BAHADIR
Günümüzde kısaca Taşköprülüzade olarak bilinen ve anılan Taşköprülü-zade Usameddin Ahmed bin Mustafa, 2 Aralık 1494’de Bursa’da doğdu. Dedesi Hayreddin Halil’in Taşköprüdeki Muzafferiye Medresesinde müderrislik yapmış olması nedeniyle ailesi Taşköprülüler olarak tanınmıştı. Taşköprülülerin babası Muslihüddin Mustafa Efendi ise Fatih Medreselerinde müderrislik yapmış bilgin bir kişiydi.
Taşköprülüzade ilk eğitimini babasından ve amcası Kemaleddin Kasım’dan aldı. Çeşitli bilim dalları hakkında bilgi edindikten sonra İstanbul’da eğitimini tamamlayarak l525’de müderris oldu ve Dimetoka’daki Oruç Paşa Medresesi’ne tayin edildi. Daha sonra İstanbul, Üsküp ve Edirne’de çeşitli medreselerde müderrislik yaptı. 1545’te Bursa kadısı oldu. 1551’de İstanbul kadılığına tayin edildi. Bu görevi sırasında gözleri kör oldu ve hayatının geri kalan kısmını kitap yazmakla geçirdi. 16 Nisan 1561’de öldü.
Taşköprülüzade’nin 25 kadar eserinden ikisi, bilim tarihi bakımından çok önemlidir.
1- “Miftah-üs-saade ve misbah-üs siyade” adlı eseri, o dönemdeki bilimlerden ve her bilim dalıyla ilgili eserlerden ve yazarlarından söz eder. 1500 sayfa tutan ve Arapça yazılan bu kitap, yazarın oğlu Kemaleddin Mehmet tarafından “Mevzuat-ül-ulum” adıyla Türkçe’ye çevrilmiştir. Kitapta, tıp, kimya, botanik, zooloji, matematik ve fizik gibi bilimlerin o günkü durumları hakkında çok değerli ve aydınlatıcı bilgiler bulunmaktadır. Dr. Adıvar, bu eseri, Osmanlı Türklerindeki ansiklopedilerin en önemlilerinden biri olarak nitelendirmektedir.
2- “Şakaik-ı Numaniye”, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan 16. yüzyıl ortalarına kadar olan dönemdeki Osmanlı bilginlerinin hayat hikayelerinden söz eder.
Taşköprülüzade’nin bu iki eseri, Almanca’ya da çevrilmiştir.
(Bilim Tarihi, Eylül 1992, Sayı:11)
Anasayfa
Rıfat Ilgaz Arşivi Taşköprü'den Bakış
Kastamonu Net (Blogcu) Şiir Sayfası Öykü
Sinema Atatürk Edebiyat Roman Yazıları
alsah / blog yazıları İndexi
Kadın ve erkek arası ndaki gizler ortadan kalkınca duygusallık yerini cinselliğe bıraktı
Aşk bunalımda
HİLAL KÖSE
''Aşk!'' eski günlerin hatırlı sözcüğü. Yalan mı, var mı yok mu, anlatılamaz mı, olanaksız mı? Peki artık bizi bulmaz mı?
İnsanın bu altüst oluşunu kimileri bazı hormonların hareketine bağlarken kimileri bir yanılsama, kimileri ise salt cinsellik ya da görme yitimi olarak değerlendiriyor. Şimdiki gençler ise daha da ileri gidip ''aşk aptallıktır'' diyebiliyor. Öyle geceler boyu uyumadan sevgiliyi düşünmek, günlerce o sokaktan geçmesini beklemek falan yok. İnsanlık tarihi ile eşit bu arayışın yerini çabuk tükenen ilişkiler alıyor... Tamam aşka inanmıyoruz, kapılarımız kapalı ama azınlıkta kalan, gülüp geçtiğimiz aşıkları içten içe kıskanmamız da ne oluyor?..
Aşkın şimdiki halini sorduğumuz felsefeci, şair, yazar, Prof. Dr. Afşar Timuçin 'e göre aşkın biteceğine inanmak, insanlığın biteceğine inanmak demek. Günümüzde insan ilişkilerinin kolaylaşması ile aşkın bunalım yaşadığını kabul eden Timuçin, ''Yüce değerlerin peşinde olmak insanın yazgısı gibi bir şey. O değerlerden kopamayacağı için aşktan da kopamayacak'' diyor. Timuçin, duygulanmamanın insani özellik sayıldığı günümüz dünyasında yaşadıklarımızın da bir kasılma olduğunu söylüyor.
İNSAN OLMANIN KOŞULU Aşkın insan olmanın temel koşulu ve bir kültür ilişkisi olduğunu vurgulayan Timuçin, ''Hiçbir insan ilişkisinin aşk ilişkisi kadar yapıcı güçlendirici ve geliştirici olduğunu düşünmüyorum'' diyor. Timuçin'e göre, insanın insanı tanıması da iki yerde mümkün. Birincisi, insanın içtenliğini ortaya koyduğu sanatta, ikincisi ise aşkta. Maskeler, kalıplar sanatta ve aşkta kırılıyor. Bu anlamda aşk, sanattan biraz daha önemli. Çünkü bir yerde kurgusal olanla karşı karşıyasınız, bir yerde gerçek olanla. Aşkta gerçek bir içtenlik yaşanıyor. Kurgusal olanı dönüştüremiyorsunuz ama karşınızdaki insanı dönüştürüyorsunuz ve onunla dönüşüyorsunuz. Ve bu kültür ilişkisi içerisinde insan sürekli kendini aşmanın koşullarını yaratıyor. Karşıdaki insanın da kendisini aşması için koşullar oluşturuyor.
AŞKIN TEMEL YASASI Aşk denilince tam bir adanmışlığın düşünülmesi gerektiğini söyleyen Timuçin'e göre vatan aşkı, edebiyat aşkı gibi ifadeler yanlış. Onlar sevgi ya da yönelim olabilir. İnsan sevgilisini sever gibi edebiyatı sevemez. Çünkü sevgiliye yönelişte tam bir 'adanma' vardır ve aşkın temel yasası da budur. Orada hiçbir şekilde kendinizi korumuyorsunuz. Ve hatta bilincinizin dağılmasını, toplumla bağlarınızın zayıflamasını göze alıyorsunuz, yakınlarınızla kavga ediyor, savaşa giriyorsunuz... Tabii ki hiçbir zaman cinselliğin temelde olduğunu düşünmemek koşulu ile... Ruhbilimcilerin Eros ve Agape karşıtlığına değinen Timuçin, aşkta tersliklerin, uyumsuzlukların, ezici yanların olduğunu anlatıyor. Sertlik ve yumuşaklık bir arada olduğu zaman aşk, aşk oluyor. Denge ortadan kalktığında, her zaman daha sert Eros ya da sevecen Agape ağır bastığı zaman aşktan söz etmek olanaksızlaşıyor.
KISKANIYORLAR Toplumun iki kişinin arasına girmesinin değişik ruhsal nedenleri olduğunu, aşıkların başkalarını kıskandırdığını söyleyen Timuçin, Fransa'da gece hırsızları anlamına gelen Ay Işığı Kuyumcuları adlı romandan örnek veriyor. ''Romancı kitabın bir yerinde diyor ki: 'Aralarında her şey güzeldi çok büyük bir aşk yaşıyorlardı. Yalnız bir hata işlediler aşklarını başkalarına göstermeyi göze aldılar.'' Gerçek aşk yaşayanların, herkesin enine boyuna aşk yaşayamaması nedeniyle göze batarak toplum dışı sayıldıklarını söyleyen Timuçin, ''Toplum böyle bir adanmışlığı kabul etmiyor, akılsızlık sayma eğiliminde. Çünkü bütün insan ilişkilerini çıkar ile hesaplamak istiyor'' diyor. Bizim toplumumuzun aşkın nasıl yaşanacağını bilmediğini, aşkı aşağıladığını ve yasakladığını dile getiren Timuçin, şöyle devam ediyor: ''Bizim türküler hep evliliklerden söz eder. Alaturka şarkılarda ise yalnızca özlem, ayrılık vardır. Hiçbir zaman canlı, güçlü, sağlam aşkı anlatan şarkılarla karşılaşmadık.''
GİZ KALMADI Günümüzde aşkın olanaksız gibi görünmesini, karşı cinsle ilgili gizlerin kalmaması ve kadın ve erkeğin rahat yakınlık kurabilmesiyle açıklayan Timuçin, ''Şimdi telefon aşkları, otomobil aşkları, işyeri aşkları var. Bunlar iç içe olmanın getirdiği sonuçlar. Oysa aşk belli bir gizin içinde tıpkı sanat gibi gizlerini koruyarak kendini var ediyor'' diye konuşuyor. Hiçbir zaman aşk yaşayamamaktan şikayet etmeyen ve her yaşta aşık olabildiğini söyleyen Timuçin, ''Aşkı gerçekten çok iyi yaşadım. Yoksul bir aile, çalışarak, acılarla, parasızlıkla, geçen ömür, devlet baskısı, işsizlik, rahmetli eşten alınan cep harçlığı... Ama aşk her zaman sağlam ve bozulmadan durdu'' diyor.
SALT CİNSELLİK OLMAMALI Kadın ve erkek arasındaki mesafenin kalkmasıyla, iki cinsin birbirini keşfetmiş gibi olduğuna işaret eden Timuçin, bir cep telefonunun bile işi nasıl kolaylaştırdığına dikkat çekiyor. Günde beş kez mesaj yazdığımız sevgilimizle üç kere konuştuğumuza, aynı yerlerde yaşayıp, aynı ortamlarda bulunduğumuza, gizler kalmayınca da aşkın cinselliğe indirgendiğine işaret ediyor. Bu tanımlamayı da kesinlikle yanlış bulan Timuçin, ''Cinsellik başlı başına aşkı anlatmaz. Çünkü aşk duygusallıkla taçlanmış bir cinselliktir'' diyor. Mutsuz ilişkilerin fazla olmasını, ilişkilerin daha çok çıkara dayanmasına bağlayan Timuçin, gençler arasında beğenmeye dayalı bir ilişkinin olduğunu, beğenmenin de aşk olmadığını söylüyor. Eskiden, kadın ve erkeğin şimdiki gibi bir araya gelme şansının olmadığını anımsatan Timuçin, ''Hep bir çekinik yakınlık olurdu. Biz bazen gece uyumadan sabaha kadar sevgilimizi düşünürdük, şimdi öyle bir şey olduğunu sanmıyorum. Ama güzel yanının da o olduğunu sanıyorum'' diyor. Timuçin, insanın bir sevinci, sonuna kadar bir acı ile yaşamadan, sevdiğine kendisini veremeyeceğini ya da sevdiğinden kendisi için herhangi bir yönelim bekleyemeyeceğini düşünüyor.
UYUMSUZLUK NEDEN? Aşkta kadın erkek uyumsuzluğu sorununu, erkeğin cinsel yaşam koşulları ile kadınınki arasındaki farka bağlayan Timuçin, cinselliğin tabu gibi yaşandığı toplumlarda kadının, erkeği ya da erkeğin kadını kültürel anlamda bile tanıyamadığını anımsatıyor. Kadın ve erkeğin bu bilinmezlikte yan yana gelmelerinin büyük patlamalara neden olduğunu dile getirerek ''Kadın ve erkek cinsel ve duygusal olarak birbirlerinin ne istediğini bilmiyorlar. O yüzden bütün birliktelikler son derece çatışmalı oluyor. Yollarda genç insanları gözlemliyorum, biz sevgilimizle giderken sadece güler, söylerdik. Şimdi sürekli kavga ediyorlar'' diyor.
BATILILARIN İŞİ Timuçin, aşkın daha çok Batılıların işi olduğunu, Doğu'da ise egemen erkek cinselliğinin belirleyici olduğunu ifade ediyor. Batı'nın aşka daha yatkın olmasını da aşktaki kişi olma sorumluluğunun öne geçmesine bağlıyor. ''Yani kendini ortaya koyabilmek ve ben varım diyebilmek. Kendini ortaya koyarken hiçbir ödün kabul etmeyecek biçimde davranabilmek. Oysa Doğulu mütevekkildir, başı eğiktir. Doğulu herhangi bir Ayşe 'ye Fatma 'ya değil, kadına yöneliktir'' diyor. Doğu'da kadının ev, at, otomobil gibi bir mülk olarak görüldüğünü dile getirerek Batı'da kadının da erkek kadar kendi olabildiğine işaret ediyor. Doğulunun kadını salt cinsel bir varlık olarak görmesini ise onu aşağı bir varlık olarak görüp gönül bağı kurmaması ile açıklayan Timuçin, Anadolu'da bazı gelinlerin yıllarca eşlerinin babaları ile konuşmadığına dikkat çekerek ''Kayınpeder 15 yıl gelinin sesini duymuyor. Böyle bir vahşet olabilir mi? İnsan sayılmamak gibi bir şey, insan sayılmayarak da insan olmuyor kadın'' diyor.
MEKANİK YAŞAM İçine çekildiğimiz mekanik ve olumsuz anlamda maddeci yaşam biçimi nedeniyle 'duygulanmamanın' bir insani temel özellik gibi görüldüğünü dile getiren Timuçin, birinin biri için kendini üzmesinin ya da kendini birine adamasının son derece çocukça hatta aptalca bir iş gibi görüldüğünü söylüyor. Birbirlerini sevmeyen insanların 'yarar' öngörerek bir araya geldiklerini anlatan Timuçin, bu şekilde gerçekleşen evliliklerin de hemen dağıldığını, aşksız birleşmelerin sonunun hüsran olduğunu söylüyor. Kişilerin, özellikle de çocukların çok kötü zedelendiğini söyleyen Timuçin, ''Aşk o kadar kalıcı bir şey olmayabilir ama onun sonra güzel bir sevgiye dönüşmesi olasılığı var. Aşk yaşanmadığı zaman o güzel sevginin kurulması olası değil. Belki iki insan birbirine güzel davranabilir ama belli ki orada herkes kendi yalnızlığını yaşıyordur'' diyor.
MANTIK EVLİLİĞİ Timuçin, mantık evliliğine ilişkin tartışmalara da 'akılla ancak ticarethane kurulabilir' yanıtını veriyor. İki insanın belli koşullar çerçevesinde yan yana gelmesine akıl birlikteliği diyen Timuçin'e göre aşk, 'bir kültür alışverişi' alanı. Aşkta iki bilinç birbiri ile iletişim kuruyor. Gündelik yaşamda insanlara kendimizi tam olarak açamazken ya da hepimiz, hemen hemen belli bir maskenin arkasında dolaşırken aşkta o maskeyi atıyoruz. Zaten o maske atılmadığı zaman aşk, aşk olmuyor. Sadece bedensel olarak değil, ruhsal olarak da bir çıplaklık söz konusu oluyor. O çıplaklığın olmadığı yerde bireylerin karşılıklı olarak birbirlerini bulmaları pek olası değil gibi görünüyor. Tabi çıkar hesapları da insanları rahatça bir araya getirebiliyor ama bu hesapların sonu acı oluyor.
21. YÜZYIL KASILMASI Timuçin, ''Ben aşkta bir dünyayı keşfediyorum bir dünya beni ayrı bir dünya olarak keşfediyor. Benim dünyamda hiçbir şey yoksa benim dünyamda borsa hesapları, yükselme problemleri, bir yakınımın ayağına karpuz kapuğu koymak varsa, ün unvan zenginlik kazanmak peşindeysem böyle bir bilincin aşkla ne ilişkisi olabilir'' diyerek dünyanın sıkıntılarının olduğunu, kültür alanlarında duraklamaların yaşandığını, 21. yüzyılın ikinci yarısından sonra felsefenin, sanatın iyiden iyiye dağıldığını, bilimin tam olarak teknolojiye indirgendiğini anlatıyor. Bu geçici bunalımların aşka da yansıdığını dile getiren Timuçin, ''İnsanların aşktan vazgeçmesi demek kendi gelişimlerinden vazgeçmesi demektir. Duraklama zamanları olsa da yaşama bakış böyle kalmayacak'' diyor. Gelişimin, tarih boyunca genişleme ve kasılma noktaları olduğunu, şimdi kasılmayı yaşadığımızı söyleyen Timuçin, insanların hala aşkı aradığını, aşk olmadığı zaman sanatın da içi boşaltılmış bir çuval gibi duracağını vurguluyor. Timuçin, ''İnsan değerlerinin dışında yaşabilecek bir varlık değil. Bugün bazı değerler yıpranmış olabilir ama o değerler nasıl olsa yaşamda yine etkin olacaktır'' diyor.

Hafta Sonu 24.06.2006
Teknolojiye indirgenen bilim, maddeci yaşam biçimi aşkın kimyasını da değiştirdi. Şimdi telefon aşkları, internet aşkları, işyeri aşkları var. Prof. Dr. Afşar Timuçin'e göre aşkın biteceğine inanmak, insanlığın biteceğine inanmak demek. Timuçin, ''Biz bazen gece uyumadan sabaha kadar sevgilimizi düşünürdük, şimdi öyle bir şey olduğunu sanmıyorum'' diyor.
İçine çekildiğimiz mekanik ve olumsuz anlamda maddeci yaşam biçimi nedeniyle 'duygulanmamanın' bir insani temel özellik gibi görüldüğünü dile getiren Timuçin, birinin biri için kendini üzmesinin ya da kendini birine adamasının son derece çocukça hatta aptalca bir iş gibi görüldüğünü söylüyor. Ve ekliyor: Aşksız birleşmelerin sonu hüsran.