BİR AYRILIK HİKÂYESİ / ÖYKÜ / MÜMTAZ TİFTİK
20/10/2006 · Kategori: Oyku
BİR AYRILIK HİKÂYESİ
MÜMTAZ TİFTİK
______________________________________________
Susamıştı. Bir an önce Nasrullah Şadırvanına ulaşıp doyasıya su içmek istiyordu. Adımlarını hızlandırdı.Ne vardı sanki tayin isteyecek. Alışmıştı buralara. İlk geldiğinde bazı sıkıntıları olmadı değildi. Nerede olsa buna benzer sıkıntılar mutlaka olacaktı. Hiç tanımadığı bir yörede yeni göreve başlamak kolay değildi. Bulunduğu yöreye, iş yaşamına çabuk uyum sağlamıştı. Yöre halkı sanki kırk yıllık akrabaları gibiydi. Şadırvana geldiğinde bir gün daha yavaş yavaş akıyordu. Oturdu. Bir tas su içti. Bir tas daha. Yöre insanı şadırvandan su içenlerin ya bu kentte yedi yıl kalacağını ya da yedi yıl sonra tekrar geleceğini söylemişlerdi. Olsun. dedi kendi kendine.Ben tam tamına beş yılımı geçirdim. Söylentidir bunlar. Nasrullah Meydanına baktığında öğrenci oldukları anlaşılan genç bir kızla delikanlının el ele tarihi Frenkşah Hamamına doğru yürüdüklerini gördü. Şadırvanda akan suyun sesi aldı onu çok uzaklara götürdü.
Moniyi düşündü. Kale tekfurunun kızıydı Moni. Çok güzeldi. Birçok gencin hayallerini süslüyordu. Ama o gönlünü Türk akıncı beyine kaptırmıştı. Moni bazı zamanlar kaleden
gizlice çıkar, Akıncı beyiyle buluşurdu. Aşklarını kentte duymayan kalmamıştı. Sonunda bu buluşmalar kale tekfurunun kulağına kadar gitmiş, kızını kaleden dışarı çıkarmaz olmuştu. Hüsamettin Çoban Bey komutasındaki Türk akıncı beyleri ve askerler kaleyi kuşattılar.Moni kuşatma sırasında kale burçlarından aşağıya kale kapısının anahtarını âşık olduğu akıncı beyine attığında Kale tekfuru biricik kızına Kastın neydi Moni ? Kastın neydi Moni.?diye-
bildi.Kale kapısı açılmış, akıncı beyleri kaleyi fethediyorlardı. Kale tekfuru ne yapacağını şaşırmış, karmaşık duygular içinde Moniyi burçlardan aşağıya bıraktı. Her şey bitmişti artık.Her yıl baharın gelişiyle birlikte kalenin eteklerinde sarı sarı çiğdemler açar. Açan bu çiğdemler kırk parçaya bölünmüş olan Moniden başkası değildir. Güvercinlerin kanat çırpmalarıydı kendisini zamana döndüren. Onlar da su içeceklerdi şadırvanın suyundan.
Gün akmıştı. Akşamın hafif serinliği içini ürpertiyordu.Eve gitmeliyim artık. dedi.
Ne susuzluğu ne de yorgunluğu kalmıştı bedeninin. Birkaç merdivenle Arnavut taşlarından oluşan sokağa atıverdi kendini. Yılanlı Camisinin önünden ara sokağa sapmıştı. Karşısında Liva Paşa Konağı duruyordu. Kaldırım taşlarının ve konakların yıllar süren dostluklarını hissediyor gibiydi
Şamlıoğlu Sokağına geldiğinde akşam kentin üzerine iyice çökmüştü. Konak pencerelerinden ışıklar sokağa taşıyordu. Şamlıoğlu Sokağında eski, iki katlı konakta oturuyordu. Taş merdivenleri çıktı. Kapıyı açıp boşluğa bırakıverdi kendisini. Evin arka kısmında güzel bir bahçesi, bahçesinin içersinde de elma ağaçları vardı.Güzeldi her şey.dedi. Güzeldi burada yaşamak.Yoğunlaştığı tüm bu düşünceler yumağından Saat Kulesinden gelen saatin sesiyle sıyrılıverdi. Padişahın hakkı varmış.dedi.Bu saatin sesi boşta bulunursanız insanı korkutur. Saat sürgün gelmişti bu kente. Söylentiler doğruysa ilk Sarayburnunda inşa edilmiş,saat vurduğunda Padişahın gözde cariyesi çocuğunu düşürmüş, Padişah da sürgün kararını vermişti. Kent Valisi Abdurrahman Paşa ise saati şimdi bulunduğu tepeye yerleştirmişti. Ertesi gün yapacağı birçok işi olduğunu düşündü. Erken yatıp erken kalkmalıydı.Yatağına uzandığında çoktan uyumuştu.
Aralık ayının karlı, fırtınalı bir gecesiydi. İneboludan yola çıkan cephane taşıt kolu çok
zor şartlar altında Kastamonuya doğru ilerliyordu. Kağnı arabası Kastamonudakikışla önüne geldiğinde vakit hayli geç olmuştu. Kar, yağmaya devam ediyordu. Cephanenin üzeri evlerde dokunan çul kilimlerle örtülmüş olmasına rağmen yeterli gelmemişti. Kadın üzerinde bulunan giysilerle de açık kalan kısımları örtmüştü. Cephane ıslanmamalıydı. Açık kalan bir kısma da vücudunu siper etmiş, öylece de kalakalmıştı. Sabah kağnıyı görenler Mıntıka Müfettişi Osman Beye haber verdiler. Görevlendirilen iki çavuş kağnının yanına geldiklerinde gözlerine inanamadı. Kadının üzeri karla kaplıydı. Karı
temizlediklerinde kadının donmuş olduğunu gördüler. Cephanenin üzerinden kaldırdıkların da kilimlerin arasında bir bebeğin ağladığını duydular. Seydilerli Şerife Bacı cephaneyi ve bebeğini korumak uğruna şehit olmuştu.
Kışlada yapılan törende konuşan Mıntıka Müfettişi Osman Bey, Türk kadını dünyada
örneği bulunmayan kahraman bir anadır.dedikten sonra gözyaşlarını tutamamıştı. Uykusunda rahat değildi. Sayıklayarak bir o yanına bir bu yanına dönüyordu. Bazen de ağlıyordu.
Nasrullah Camii önünde büyük bir kalabalık görüyordu. Ne vardı, ne olmuştu? Hacı Tahir
Efendi takıldı gözüne.Tahir amca, nedir bu olanlar? Tahir amca Mehmet Akif ERSOY
gelmiş. Nasrullah Camisinde vaaz verecekmiş. Kurtuluş Savaşı hakkında. dedi.
M.Akif ERSOY hutbeye çıktığında cami içinde ve dışında tarihi bir kalabalık olduğunu
gördü. Ey cemaati müslimin. Düşmanlarımızın bu gün bizden istediği ne filan vilayet, ne
filan sancaktır. Doğrudan doğruya başımızdır. Hayatımız ve devletimizdir. Uyandığında kuşluk vakti olmuştu. Ne çok uyumuşum. dedi.Daireye uğrayıp ilişiğimi
kesmeliyim. Yolluk işimi halledip, eşle dostla vedalaşmalıyım. Akşamüstü de eşyalarımı
toplarım. diye düşündü kahvaltısını yaparken.
Penceresinden dışarıya baktığında Sinan Bey Parkından yükselen sedir ağaçları ne güzel de görünüyordu.
Sokağa çıktı. Güneş epeyce yükselmişti. Cumhuriyet Meydanına geldiğinde bayrakların
binaları süslediğini, pankartların asıldığını, zafer takının yapıldığını kısacası bir bayram hazırlığı yapıldığını gördü. Yakın zamanda bayram olmadığını düşünürken Tamam dedi.23 Ağustos Şapka İnkılâbı hazırlıkları.
Evrak işlerini, sağ olsun arkadaşları halletmişti. Yolluğunu da aldığında kurumuyla bir ilgisi kalmamıştı. Dairede buruk bir vedalaşma oldu. Diğer kurumlarda çalışan arkadaşlarının yanı sıra esnaf ve komşularıyla da vedalaştı. Eve gitmesini engelleyen başka bir işi de kalmamıştı. Tek yapması gereken babasının çok sevdiği Kastamonu çekme helvasını almak olacaktı.
Helvacı Kaşoğlu kentin en eski helvacısıydı. Nasrullah Camii karşısında bulunan sokak-
taki dükkanında babası, dedesi üç kuşaktır helva yapıyorlardı. Yaptıkları helvalar kendilerine haklı bir ün sağlamıştı. Diğer helvacıların büyük bölümü bu ocakta yetişmişlerdi. Çantasını, bavulunu ve diğer eşyalarını sarıp sarmalarken bu kentte yaşadığı anılar demetini de sarıyordu. Bu kent buram buram tarih kokuyor. dedi kendi kendine şapka inkılâbını düşünerek. Atatürk yakın çalışma arkadaşlarına yaptığı konuşmasında, Niçin Kastamonuyu seç-
tiğimi bilemezsiniz. Dur sana anlatayım. Bütün vilayetler beni tanırlar. Ya üniforma ile veya fesli, kalpaklı, sivil elbise ile görmüşlerdir. Yalnız Kastamonuya gitmedim. Önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, yadırgamazlar. Üstelik bu vilayet halkının hemen hepsi asker ocağından geçmişler. İtaatlidirler, munistirler. Adları gericiye çıkmışsa da anlayışlıdırlar. Bunun
için şapkayı orada giyeceğim. dedi.
Ankaraya giden heyet Büyük Öndere Kastamonu halkı sizi arasında görmek istiyor.diyerek Onu Kastamonuya davet etmişti. Bu nazik daveti kabul eden Atatürk, Arkadaşlarımla bir görüşme yapmalıyım, şu an geleceğim tarihi veremem.demişti. Bu mesaj üzerine hazırlıklar da başlamıştı.
Vali, Belediye Başkanı, İl Genel Meclisi, Basın mensupları ve halk coşkulu bir
şekilde Atalarını Çankırı-Kastamonu il sınırındaki Derbent denilen mevkide karşıladılar.Bu karşılama sonrası halkın arasına giren Atatürk, oradakilerle tek tek tokalaşıp onlara hal hatır sordu.
Beşdeğirmenlere geldiğinde kendisini bekleyen kadınlı, erkekli, atlı, yayan yüzler-
ce köylüyü gördüğünde hoşnutluğu bir kat daha arttı. Onlarla tarım üzerine sohbetler
ederek çeşitli bilgiler aldı. Kastamonunun girişinde yer alan Olukbaşına geldiğinde
otomobilinden inerek halkın arasına karıştı. Karşılamaya gelen halk, askerler, öğrenciler
büyük sevgi gösterisinde bulundular. Atanın kente gelişi 21 pare top atışıyla duyuruldu.
Kastamonuda kaldığı süre içersinde, her gece konağının önünde davul, zurna eşliğinde Sepetcioğlu oynandı, fener alayları düzenlendi. Kimi zaman konaktan çıkarak
gösterilere bizzat katıldı. Valilik ve Belediye ziyaretleri esnasında halkın ileri gelenlerini ve ilçe temsilcilerini kabul etti. Bu kabullerin birinde memnuniyetini şöyle açıklayacaktı:Arkadaşlar, Çok yerde büyük tezahürata şahit oldum. İtiraf edeyim ki burada tezahüratın şiddeti samimiyetini çok yüksek gördüm. Buna hasseten teşekkür ederim. Mutluydu. Kastamonu halkı Atasını bağrına basmıştı. Kendisine büyük zaferler kazandıran askerlerini askeri üniforma ile gittiği kışlada tepeden tırnağa inceleyerek denetleme yaptı. Kışlayı gezen Atatürk ve beraberindekiler koğuş, yemekhane ve ambar kısımlarınıda gezdiler. Koğuştan çıkarken kapının üzerinde askerler tarafından yazılan Bir Türk on düşmana bedeldir. sözünü gören Atatürk bir subayı çağırarak,Oku bakalım asker.dedi.Asker Atatürkün ne demek istediğini anlamamıştı.Bir Türk on düşmana bedeldir.Hayır ! dedi askere Bir Türk dünyaya bedeldir. Bu yazıyı değiştirin.
Valilikte yine bir heyeti kabul etmiş, kılık kıyafetle ilgili görüşlerini açıklıyordu.Heyete;
Bizim kıyafetimiz milli midir ? Bizim kıyafetimiz medeni ve beynelminel midir ?
Heyet her iki soruyu da Hayır ! diye yanıtladı.Size iştirak ediyorum. Hayır, hayır, hayır. Tabirimi mazur görünüz. Altı kaval üstü şişhane diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmineldir. O halde kıyafetsiz bir millet olur mu arkadaşlar? Böyle tasvir olunmaya razı mısınız arkadaşlar? Çok kıymetli bir cevheri çamurla sıvayarak cümle âleme göstermekte mana varmıdır ?
Bu düşüncelerle hazırlıklarını tamamlamış, Bu kentte son gecem. diyerek yatağına uzanmıştı. Uğurlamaya gelenler daire arkadaşları ve komşularıydı. Ailesini tanıyan Hayriye Teyze selâmlarını iletirken, bir maşrapa suyu da arabanın arkasından döküvermişti. Çeşitli düşüncelerle ne kadar zaman geçmişti bilmiyordu. Ilgazın güzelliği içersinde buldu kendini. Okul sıralarında öğretmeninin öğrettiği şarkıyı mırıldandı ister istemez;
Ilgaz Anadolunun
Sen yüce bir dağısın
Baharla yeryüzünde
Güzellerin bağısın.
Ankaraya geleli epey zaman olmuştu. Farkında bile değildi günlerin nasıl geçtiğinin.Bir yaz geliyordu, bir kış. Mevsimler birbirini kovalıyor, bir koşuşturmaca gidiyordu. Sabahları işine, akşamları evine. Ne çalışma arkadaşlarını yeterince tanıyabildi ne de komşularınıZaman zaman kapının zilini çalan kapıcı ya bir ihtiyacı olup olmadığını sorar, ya da kalorifer parasını istemeye gelirdi.
Apartman birçok kişiyi barındırıyordu; ama hiç kimsenin kimseden haberi olmuyordu.
Hatta bir gece rahatsızlanmış, kapıcı hastaneye zor yetiştirmişti. İş arkadaşları ise sabahleyin birGünaydın.der, masalarına oturur, akşama dek işleriyle ilgilenirlerdi. Yaşadığı bu kentte sıkılıyordu.
Kısa bir süre de olsa değişikliğe gereksinimim var. dedi.Tamam,Kastamonuya
gider özlem duyduğum arkadaşlarımı, komşularımı görürüm. düşüncesi ağırlık kazandı.Kararını vermişti.Ulaştırma Bakanlığının önünden geçip, terminale geldiğinde içinin kıpır kıpır
olduğunu hissetti. Heyecanlanmıştı. Söylemişlerdi kendisine İlk görev yaptığın yer unutulmaz diye. Anımsadığı 6 nolu peronda otobüse bindiğiydi. Otobüs İn Dağına geldiğinde karşısında Ilgaz Dağını gördü. Sanki bilge kişiydi karşısında duran. Çalıştığı zamanlarda gelip gitmişti; ama kendisini hiç bu kadar etkilememişti bu dağ.
Mülayim Yenice Köyünden sonra dönemeçler başlamış, bir ahenk tutturmuş olan
otobüs zirveye doğru tırmanıyordu. Ilgazı ilk gören yolcular çevreyi ilgiyle izliyorlardı.
Otobüs Cumhuriyet Meydanında durmuş, bir kısım yolcularla birlikte kendisini de indirmişti. Oh be dedi. İlk yaptığı, çalıştığı iş yerine gitmek oldu. Onu gören arkadaşları şaşırmışlardı.Senin geleceğini rüyamızda görsek inanmazdık, dediler.
Birkaç gün içinde, yaşamının geçtiği bu kentte gezilecek, görülecek neresi varsa
hepsini gezmiş, görmüş, eski günlerini yeniden yaşamış Nasrullah Şadırvanından su içerken yöresel söylenceyi anımsayıp Demek ki
doğruymuş. dedi. Tekrar buralara geleceğim.
Rahatlamış, mutlu olmuştu.Bu kent dinginlik veriyor insana. dedi Ankaraya
dönme düşüncesi belirdiğinde mutluluğu yitiverdi ansızın.Arkadaşlarıma ve aileme çekmehelvası da götürmeliyim. dedi. Eli boş dönülmezdi.Helvacı Kaşoğlunun dükkânının önüne geldiğinde Hasan Amcayı göremedi.
Helvacı dükkânı kuyumcu dükkanı olmuştu. Kuyumcu dükkânına girdi ve helvacı dükkânı-
nın nereye taşındığını sordu. Delikanlı, Hasan Amca dükkânı kapattı, artık helva yapmıyor.dediğinde tarih yapraklarından birinin daha yok olduğunu düşündü. Üzülmüştü.
Delikanlı Hasan Amca bazı zamanlar bitişikteki dükkâna uğruyor, şimdi yine orada. dedi. Gittiğinde dükkânın dip kısmındaki masada oturuyordu.
Hasan Amca, sizden helva almaya geldim. Dükkânı kapatmışsınız.Ya öyle oldu.
dedi.Artık zamanı gelmişti kapatmanın. Sesinde bir hüzün seziliyordu. Başladı anlatmaya; Dedem Kaşoğlu Ahmet Usta 57 yıl helvacılık yapmıştı. Bizden başka helva yapan
13 dükkân daha vardı. Bunların birçoğu bizim dükkânda yetişen dedemin çıraklarıydı. Şimdi
isimlerini hatırladıklarım; helvacı Mustafa Bey, Hacı Mehmet Usta, Ünallar bunlardan bazı-
larıydı. Eski dükkânımız Nasrullah Camisinin kuzey-batı yönünde şimdiki Frenkşah
Hamamının üstünde idi. Tahmini 1260 yıllarında yapıldığı söylenen hamam zamanla toprak altında kalmış, üzerinde dükkanlar inşa edilmişti. 1963 yılında dönemin valisi Necdet YALÇIN onbirinci ayın onikisinde dükkânları istimlâk ederek hepsini yıktırdı. Yıkılmaması için çok çaba gösterdik; ama boşuna. Hiç unutmam, yıkım işini apar topar, gece yaptılar.Babam rahmetli Mehmet Emin Bey dükkân işini pek sevmez, pek uğramazdı. Ben
dükkâna yedi yaşımda gitmeye başladım. Tatillerde çalışıyordum. Ama ilkokulu bitirdiğimde
dükkanın çırağı olmuştum. 12 yaşımda başladığım işi 67 yaşıma dek tam 55 yıl sürdürdüm.
Bu süre içersinde sabah uykusu nedir görmemişimdir. 1964 yılında, hani senin uğrayıp helva aldığın dükkân vardı ya orayı satın almak istedik.Kiracı vardı. Bir türlü dükkândan çıkmak istemiyordu. Dükkân sahibi Benden tarafı
tamam, anlaşırız. demesine rağmen kiracıyı bir türlü razı edemiyorduk.
Beş tane beşibirlik bozdurduk o zaman.5400 lira tutmuştu. Kiracıya 5000 lira hava
parası vererek çıkartmış,dükkanı da 40.000 liraya satın almıştık.Hiç unutmam.
Dükkânımızda yapılan helvalar güzeldi. Malzemeden, işçilikten hiç kaçınmazdık.
Müşterilerimiz bunu bilirdi.Tüm ilçelerimize helva gönderdiğimiz gibi Çankırının Ilgaz ilçesinden başlayarak Atkaracalara kadar da gönderiyorduk. O zamanlar halk fakir,para değerliydi. Kimseler lokantalara gitmez,herkes helvacı dükkanlarına gelirdi. Hatta bazıları ekmeğini bile köyünden getirirdi. Düğün,nişan yapanın yanı sıra cenazesinin yedisinde helva dağıtmak adet olmuştu Ramazanda helvanın yanı sıra yufka, tel kadayıf, yassı kadayıf, tulumba tatlısı, gülreçeli de yapardık. Hepsinin yapımı ayrı bir ustalık gerektiriyordu.Yaptığım reçelin bile gülünü Örencik Köyünden Kamil Dayı getirirdi. Getirdiği gül Bursa gülüydü. Bursa gülünden yapılan reçel güzel olurdu. Dükkânımızı imalathane olarak kullanıyorduk.
Hasan Amca konuşmasını seven, geçmişi hafızasında pırıl pırıl saklayan biriydi.
Belki de ustalığıyla ilgili anlatacağı pek çok anıları vardı. İzin istediğimde bana Evlat dedi. Hani şimdi bu işler fabrikalarda falan yapılıyor ya o bizim yaptığımız helvanın tadını mümkünü yok tutturamıyorlar. Doğru söylüyordu. Vedalaşıp ayrıldı. Nasrullah Meydanında yeni açılmış birçok
helvacı vardı. Birinden almış olduğu çekme helvalarıyla Ankaraya doğru yola koyuldu.
Ne yazık ki aldığı helvalar Kaşoğlu Ustanın helvaları değildi.
13.04.2006
Mümtaz TİFTİK
(HİKAYE KASTAMONU NASRULLAH GAZETESİNDE
27 TEMMUZ 2006 YAYIMLANMIŞTIR)

