<font color=red > NİCE 29 EKİMLERE / Serdar Nadir IŞIKLI

30/10/2006 · Kategori: Kutlama

                                                                                                                 28/Ekim/2006

                                    NİCE 29  EKİMLERE

 

 

            Yıl 1960–61 Babam elimden tuttu Muzafferettin Gazi İlk Okuluna götürdü ve öğretmenim Şerife Hanıma  ‘’eti sizin, kemiği bizim ‘’ hocam diyerek beni teslim etti. İlk öğretmenimi rahmetle anıyorum. Metin ve Necdet ile aynı sırayı paylaştığım öğrencilik yılları maratonumun, Taşköprü’deki etabı kısa sürdü. İlk, orta, lise eğitimine Babamın memuriyete geçmesiyle Anadolu’nun çeşitli il ve ilçelerinde devam ettim.  Babam tayin edildiği her yerde, yeni okuluma başlarken bu sözü öğretmenlerime söyledi. Hocam’’eti sizin, kemiği bizim.’’ Bizim dönemlerde öğrencilik yapanların hemen hepsi bu sözü duymuşlardır ve anlamını çok iyi bilirler. Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün   ‘’Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmenleri ve eğiticileri, sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin maharetiniz ve fedakârlığınız derecesiyle mütenasip bulunacaktır.’’  Sözlerini, ana ve babalarımız kafalarında, yüreklerinde öğretmene duyulan sevgiyi, saygıyı, güveni dört kelimeyle ne güzel ifade etmişler diye düşünüyorum.’’Eti senin, kemiği benim’’!

 

Eğitim hayatımın evrelerindeki hiçbir öğretmenimin üzerimdeki hakkını ödeyemem. Fakat bunların arasında birileri var ki onların bana öğrettiklerinin önemini bugün daha iyi anlıyorum. Yurt ve bayrak sevgisini, İstiklal Marşının önemini, cumhuriyeti, demokrasiyi, seçimlerde mutlaka oy kullanmamız gerektiğini, bunun bir yurttaşlık görevi olduğunu ve tabiki Ulu Önder Atatürk’ün yaptıklarını, ilkokul öğretmenlerimiz öğretmişlerdi bizlere. Ulusal Marşımız okunurken, Bayrağımız Gönüne çekilirken ya da indirilirken oturulmaz, yürünmez, konuşulmaz; Ulusal Marşımız ne tarafta söyleniyorsa, bayrak ne tarafımızda göğe çekiliyor ya da indiriliyorsa o yöne dönülüp saygı duruşunda durulması gerektiğini ben aile büyüklerimden ve öğretmenlerimden öğrendim. Ulusal Bayramlarımızda Annemin vazifelerinden biride bayram akşamı evdeki bayrağı ütülemekti. Evimizin penceresin de ya da balkonunda o dalgalanırken tertemiz görünmesi gerekirdi. Çünkü Bayrağımız ve Ulusal Marşımız,  dünyada eşi emsali görülmemiş bir emperyalist işgalden binlerce evladını şehit vererek, galip olarak çıkmış başı dik bir Ulusu simgeler. Bütün çocukluk ve gençlik öncesi yıllarımız hep bu coşkulu duygularla geçti. Ve işte bu yurtsever duygularla bizleri ilkokullardan yollayan öğretmenlerimiz, lise ve Üniversite yıllarımız da saflarımızı doğru seçmemizde bizlere önder oldular. Bize bu yüce duyguları veren eğitim ordusunun isimsiz, onurlu, namus timsali öğretmenlerimi saygıyla anıyorum.

 

Türkiye Cumhuriyeti’ni gençlere, gençleri de öğretmenlere emanet etmekle ne kadar doğru yapmış Başöğretmen Atatürk. 1906 da arkadaşlarıyla beraber Şam da gizli ‘’Vatan ve Hürriyet’’cemiyetini kuran, 1919’un 8 Temmuzunda apoletlerini padişahın önüne atıp Kuvayi Milliye Kalpağını giyen, 11 mayıs1920 de İstanbul Hükümeti tarafından idama mahkûm edilen, Anafartalar’ın muzaffer komutanının gençliği, bizlere hiç de yabancı gelmiyor.

 

Zap suyu deli dolu bir nehir. Doğu Anadolu’muzda. Nice canları almış götürmüş derinliklerine. Aldığını vermediğinden ağıtlar yakılmış,  türkülere, hikâyelere konu olmuş Hakkâri de. Başkale’nin Haravil Dağından başlayıp 190 km Türkiye Topraklarından geçen Zap suyu bu seyahatinin 100 kmsini Hakkâri ilimiz topraklarında yapar. Ve Çukurca ilçesinden Yurdumuzu terk eder. Rahmetli Şemsi Belli ‘’Anayasa’’ şiirinde Hakkârili bir yurttaşımızın, Zap Suyuyla ilgili duygularını bakın ne kadar da güzel dile getiriyor.?

 

Gara dağlar gar altında galanda

Ben gülmezem

Dil bilmezem

Şavatadan Hakkariye yol bilmezem

Gurban olam,çaresi ne hooy baboo?

(….)

Çoçi ağliir, çoçi öliir,geçit vermiy

Zap suyu

Parasizo

Çaresizo

Ben halsizo, ben dilsizo, şeher uzah,

Yolsizo

Bu ne haldir, bu ne iştir, hoooy babooo     

(….)

 

Bu şiiri ilk kez Kırşehir Kale Orta Okulunda 2. sınıfta, İngilizce Öğretmenimiz Dinçay Peker’den dinlemiştim. 22 Şubat 1962 tarihinde Harp Okulu Komutanı Albay Talat Aydemir ile birlikte hareket ettiği için Harp Okulundan atılmış, o da Gazi Eğitim Enstitüsü’nü bitirerek İngilizce Öğretmeni olmuştu. Her sınıfa girişinde bizleri Mustafa Kemalin Resminin altında askerce selamlar ve ‘’çocuklar bu büyük komutan, bu vatanı sizlere emanet etmiş. Ona layık olun’’ diyerek derse başlardı. Hocama uzun ömürler diliyorum.

  

1968 yılında İstanbul Boğaz’ına yapılacak asma köprüyü protesto etmek için gençler bir kampanya başlatırlar. O zamanki iktidara ‘’İstanbul’a köprü yapacağınıza Doğuya hizmet götürün’’ diyen gençlerin başlattığı bu kampanyaya,  Milliyet gazetesi de destek verir. Gençlerin kampanyası ‘’Milliyet ve Zap Suyuna Köprü Projesi‘’ ne dönüşür. 68’in gençlik önderlerinden Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının da içinde bulunduğu gençler tarafından 22 günde tamamlanan Gençlik Köprüsü, bölge halkına armağan edilir. Çevrede Denizlerin köprüsü olarak adlandırılan köprü, yöre insanını Ankara’ya, İstanbul’a da bağlamış olur. 1999 yılında Hakkâri Valisi’nin kararıyla yıkılır.

 

Denizler yıllar sonra idam edilirken idam sehpasında son nefeslerini verirken dahi özgür, eşit ve tam bağımsız bir vatan özlemlerini haykırdılar.

 

Vatanı kurtarırken ‘’hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır, o satıh bütün vatandır’’ diyen. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan sonra’’ Misak-ı Milli içerisindeki herkes Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır’’ diyerek Demokratik Bir Cumhuriyetin Temellerini atan Ulu Önderi anlamanın tek göstergesinin laf değil iş yapmak olduğunu 68 gençliği çok iyi kavramıştı. Ama ne yazıktır ki; o gençliğe idam sehpaları, işkencehaneler, prangalar, ceza evleri reva görüldü.

           

Gencecik bedenleri darağacın da katledenler, Türkiye Cumhuriyet’inin can damarı işletmeler yok pahasına talan edilirken IMF karalarıyla, sadece yazlıklarında resim yapmakla meşguller.   

 

Bu gün 28 Ekim. Yârin Cumhuriyet Bayramı. Eşim bayrağımızı ütülemiş; onu

Asmak görevi de benim. Nice 29 Ekimlere diyorum.

 

Nadir Serdar Işıklı

 

Diğer Yazıları:

30/10/2006: NİCE 29 EKİMLERE / NADİR SERDAR IŞIKLI

18/10/2006: BİR TAŞKÖPRÜ NOSTALJİSİ / NADİR SERDAR IŞIKLI

12/10/2006: SEVGİLİ DOST.. / NADİR SERDAR IŞIKLI

CHP`nin kuruluşu Abana`da kutlandı

19/9/2006 · Kategori: Kutlama

CHP`nin kuruluşu Abana`da kutlandı

 

CHP 83. Kuruluşu tüm yurtta düzenlenen törenlerle kutlandı. İlçemizde de CHP İlçe Başkanlığınca Atatürk Anıtı Önünde sade bir tören düzenlendi.

    Törende saygı durşrunda bulunuldu ve İlçe Başkanı Mücahit Bozkurt, Yılmaz Akın ve  Celalettin Özçubuk tarafından Atatürk Anıtın Parti Çelengi konuldu.


      Daha sonra Törene katılanlar Belediye Çay bahçesinde sohbet toplantısı yaparak çeşitli konularda görüş alışverişinde bulundular.

 Parti Tarihi 

Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk tarafından 9 Eylül 1923’de kuruldu. Kurtuluş Savaşını örgütleyen ve yürüten "Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyetinin" devamıdır.

Başlangıçta "Halk Fırkası" adını alan Parti, 1924 yılında "Cumhuriyet Halk Fırkası", 1935 yılında da "Cumhuriyet Halk Partisi" oldu.

1927 yılında "Cumhuriyetçilik", "Halkçılık", "Milliyetçilik", "Laiklik" CHP’nin dört temel ilkesi olarak benimsendi.

CHP’nin tarihi Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihiyle özdeştir.

CHP kurucusu ve ilk Genel Başkanı Atatürk’ün önderliğinde bağımsızlığını kazandı, Cumhuriyeti kurdu, saltanatı kaldırdı, hilafete son verdi ve Ulusal Birliği sağladı.

Hukuk, eğitim ve toplumsal alanda gerçekleştirdiği reformlarla çağdaş Türkiye Cumhuriyeti`ni biçimlendirdi.

1935 yılında daha önceki dört ilkeye "Devletçilik" ve "Devrimcilik" ilkeleri eklenerek ilkeler altıya çıkarıldı. Partinin amblemi olan 6 ok bu ilkeleri simgeler.

CHP, ulusal sanayinin ve ekonominin geliştirilmesine öncülük etti.

II. Dünya Savaşı sonrasında tek parti konumunun tüm olanaklarına karşın, çok partili rejime geçiş sağlayarak öncü misyonunu sürdürdü.

Bu dönemde parlamenter demokratik rejimin kurumsallaşmasına dönük değişimleri gerçekleştirme ve temel hak ve özgürlükleri geliştirme mücadelesi verdi

1960’lı yılların ortalarında CHP sola açılarak kendisini "ortanın solu" olarak tanımladı.

1970’li yıllarda ideolojisini "demokratik sol" kavramıyla tanımlayan CHP, önerdiği sosyal reformlarla "düzen değişikliği"ni hedefledi.

Bu süreçte CHP, "devlet partisinden" "halkın partisine", düzen partisinden" "değişimin partisine" dönüştü.

Sosyalist enternasyonale katılan CHP, tarihsel geleneğini ve temellerini temsil eden ilkelerin yanı sıra sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de benimsedi.

Bu temel ilkelerin ışığında "özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve etkinliği ile demokratikleşme" ilkeleri de CHP programında yer aldı.
 
ABANA HABER

9/9/2006

KÖY ENSTİTÜLERİ ÜZERİNE... / Hami KARSLI

17/4/2006 · Kategori: Kutlama

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

 KÖY ENSTİTÜLERİ ÜZERİNE...

Hami KARSLI
Emekli Yazın Öğretmeni

Bir zamanlar Türk Ulusu nisan ayında iki bayram yaşardı.

Bunlardan birisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılış günü olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı, diğeri ise dünya ölçütünde bir eğitim girişimi ve yurt kalkınması deneyiminin yasal olarak başlatıldığı 17 Nisan Bayramı idi.

Ancak 60 yıldır, yani 1946 yılından bu yana her 17 Nisan’da duyduğumuz burukluk ve acı, Ulusal Egemenlik Ve Çocuk Bayramı’nda yeterince sevinç duymamıza engel olmaktadır.

Sömürücü, gerici düzenin tahammül edemeyip kapattığı Köy Enstitüleri’nin amacı, özellikleri, işleyişleri ve kapanış nedenleri hakkında çok şey söylendi,onlarca cilt kitap, binlerce yazı yazıldı,belgeseller çekildi.

2006 yılının 17 Nisan’ında bunları bir kez daha yinelemek, her zamandan daha fazla önem taşıyor. Çünkü bugünkü Türkiye tablosuna baktığımızda gördüğümüz manzara insanın içini acıtmakta ve “Acaba 17 Nisan’da yakılan aydınlanma ateşi söndürülmeseydi,bu manzara aynı mı olurdu?” sorusu aklımıza gelmektedir.

Ülkemizi yönetenlerin tüm yaldızlı laflarına karşın Türkiye çok zor günler yaşamaktadır. 

IMF’nin dayattığı politikaları  uygulamakla övünenlerin,kör inançları eleştirel akla tercih edenlerin,Atatürk aydınlığından korkanların ülkemize ve ulusumuza nasıl ihanet ettiklerini,bu ülkenin gerçek yurtseverleri  tiksintiyle izlemektedirler.

Bir büyük düşünür politikayı, “ekonominin yoğunlaşmış ifadesi” şeklinde tanımlar.

Eğer bir ülkede vergi gelirleri -bırakın borçlarımızın ana paralarını- faizlerini bile ödemeye yetmiyorsa,bu uygulanan politikaların iflası demektir.

Büyük Atatürk 17 Şubat 1923’te toplanan İzmir İktisat Kongresi’nde yaptığı tarihî konuşmasının bir bölümünde şöyle diyordu: “Tarih ulusların yükseliş ve çöküşlerinde siyasî, askerî ve içtimaî etmenleri neden olarak göstermektedir. Ben ekonomik etkenlerin bunlardan önce geldiğine inanmaktayım. Türk  tarihi de incelendiğinde,ilerleme ve gerileme dönemlerinde hep ekonominin ön planda olduğu görülür. Bunun için Türkiye kanı canı pahasına elde ettiği egemenliğini, dünya barışı düzeni içinde yaşatmak istiyorsa, ekonomide her zaman güçlü olmak zorundadır! Çünkü ekonomik egemenlik olmadan, yönetsel egemenlik olmaz.”

Aradan geçen 83 yılın sonunda Atatürk’ün söylediği bu veciz söz unutulmuş durumda.

***

Köy Enstitüleri,1936’da Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanlığı döneminde açılan ilk eğitmen kursu ve bunları izleyen dört köy öğretmen okulunda alınan olumlu sonuçlara dayanılarak,Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sırasında , 17 Nisan 1940’ta çıkarılan 3803 sayılı yasa ile “KÖY ÖĞRETMENİ VE KÖYLERE YARARLI DİĞER MESLEK ERBABINI YETİŞTİRMEK” için açılmışlardır.1941’de çıkarılan 4274 sayılı yasa ve açıklamalarıyla,örgütlenme ve bu enstitülerden yetişenlerin gittikleri köylerde başarmakla yükümlü oldukları görevler ayrıntılarıyla belirtilmiştir.”Sağlık Memurları Ve Ebeleri Yasası” ile de köye yararlı diğer meslek erbabının enstitülerde yetiştirilmesine başlanmıştır.

Tüm ülke tabanını kapsayan ve titizlikle yürütülen bir örgütlenme içinde,bu yasaların ve köy enstitüleri uygulamalarının tümünün içeriği,AMACIN,TABANDA BİR YAPI DEĞİŞİKLİĞİNE HER YÖNDEN UYGUN BİR ORTAMIN VE KOŞULLARIN HAZIRLANMASI OLDUĞUNU göstermektedir.

Köy enstitülerinin  niçin kurulduğunun tam kavranabilmesi için,Osmanlı’dan cumhuriyete geçiş dönemindeki ve cumhuriyetin ilk yıllarındaki ülkemizin ve halkımızın içinde bulunduğu koşulları iyi bilmek gerekir.

Halkımızın %80’i köylerde yaşıyordu. Kırk bin köyün 35 bini okulsuz,öğretmensizdi. Çoğu kitap,kağıt yüzü görmemişti.Oysa eldeki öğretmenlerin %75’i şehirlerde %25’i köylerde çalışıyordu.Bunlar da şehir koşullarında yetiştikleri için köye uyum sağlayamıyorlardı.

Bakın 1929 yılında dönemin Maarif Vekili Vasıf Çınar Meclis Kürsüsünden şöyle diyordu:

Türkiye Cumhuriyeti’nde tedrisat-ı iptidaiye yoktur.Kemal-i hicapla söylüyorum,bazı köylerde mektep bile yoktur.Hatta sözümü  3-4 vilayete tatbik edebilirsiniz. Buralarda daha 30 sene mektep açılması söz konusu değildir.”

Halbuki Mustafa Kemal 27 Ekim 1922’de Bursa’da öğretmenlere : “Bir taraftan genel olan cehaleti,bilgisizliği ortadan kaldırmaya çalışmakla beraber ,diğer taraftan toplumsal yaşamda bizzat uygulamalı,etkin,yararlı,verimli uzuvlar yetiştirmek lazımdır.Bu da ilk ve orta eğitimin uygulamalı bir tarzda olmasıyla mümkündür.” diyordu.

1968 yılı eylülünde Ankara’da toplanan “Devrimci Eğitim Şurası” na sundukları  bildiride Sayın Hürrem Arman,Prof.Cevat Geray,Ozan Dr.Ceyhun Atuf Kansu,Köy Enstitülerinin kuruluşunu hazırlayan ve zorlayan nedenleri şöyle anlatmışlardı:

 “200 yıldan beri,yukarıdan aşağıya yapılan yenilenme hareketlerinin,tabana,geniş halk yığınlarına hemen hiçbir etkisi olmamıştı.Toplumu her yönden besleyen,yaşatan üretici güçlerin,emekçi yığınların yaşadığı yerleşim yerlerinde,her bakımdan bir Osmanlı ortaçağ düzeni sürüp gitmekte idi.Olumlu ve gerçek bir aşama olan Cumhuriyet devrimleri yanında;çok küçük çapta olan fakat bilimsel,gerçekçi bir temele dayanmayan sanayileşme,ulaştırma,sağlık ve eğitimde görülen yenileşme hareketleri,alt yapıda bir değişmeyi hedef almayan plansız davranışlardı.Bütün yapılanlar bu nitelikleriyle ve ele alınış yöntemleriyle büyük şehirlerde bile az sayıda ve emeğin sırtından geçinme olanaklarını ellerinde bulunduran bir azınlığın hizmetinde idi.Kasaba ve köylerde de,şehirlerdeki bu azınlığın ortakları,müttefikleri vardı.Onlar da elde edilenlerden paylarını almakta idiler.

Gerek şehir ve kasabalarda,gerekse en yoğun emekçi ve üretici çoğunluğu barındıran köylerde yaşayan yığınlar,cumhuriyete,devrimlere,söylenenlere ve yapılanlara,hatta olumlu kanunlara rağmen,her yönden ilkel bir yaşayış içindeydiler.

1935 istatistiklerine göre nüfusumuz 16.157.450 idi.Bu nüfusun 14 milyonu,yani %82’si köylerde yaşıyordu.Kasaba ve şehirlerdeki eşrafa,tüccara,bürokrasiye ve yönetimdeki kişilere bağlı ve onların ittifakı içine girmiş pek az sayıda fakat her yönden güçlü köy ağalarının,toprak ağalarının,tefecilerin,gizlenmiş fakat etkinliklerini sürdürebilen dede,şeyh gibi mukaddesat sömürücülerinin emrinde çalışan köylü yığınları,her bakımdan yoksulluklar,ilkellikler içinde bir yaşayışı sürdürüyorlardı.

Yurt savunmasını yapan,toplumu besleyen bu yığınlardı.Onlardan hep alınmış,fakat bir şey verilmemişti.

Üretim araçları ilkeldi.Çoğu ağaların topraklarında çalışıyordu.Üretim biçim ve ilişkileri,gelenek ve göreneklere göre kurulu bir düzen içinde idi.Besinde,barınakta ve giyimde tüketim olanakları hayvanlarla eşit denecek kadar kıt ve noksandı.Tabiatın da güçsüz esirleri durumunda idiler.60 bine yaklaşan köy,oba,mezra,çiftlik...denilen yerleşme yerlerine o güne kadar tedavi maksadıyla bir doktor,bir sağlık memuru uğramamıştı.Bazen çok yaygınlaşan,kırıcı bir durum alan hastalıklar bile evliyanın,üfürükçünün,muskacının,çağ dışı inanış ve davranışların eline bırakılmıştı.

Bu yığınlarda yaşayan hayat görüşü ve inanışlar ne cumhuriyete,ne devrimlere ve ne de içinde yaşanılan yüzyıla uyuyordu.Fakat bu durum,yığınların yaşayış düzen ve olanaklarıyla da çelişmeyen,başka bir dünyanın görüş ve inanışı idi.

Bu yığınlara sağlanan eğitim olanaklarında da durum aynı idi.Köylerimizde yaşayan nüfusun okur-yazar oranları,erkeklerde %17,kadınlarda %4.2 yani ortalama %10.5 idi.Bazı bölgelerde bu oranlar %1’e kadar düşüyordu.

14 milyon köylünün ilköğretim çağındaki 1 680 000 çocuğundan,ancak 276 688’i okula kavuşmuştu.Yani köy çocuklarının 5’te 4’ü ilkokuldan bile yoksundu.Aynı tarihte,yani 1935 yılı istatistiklerine göre,şehir ve kasabalarda ilköğretim olanakları %85 sağlanmıştı.

Bayrak,saat,Türkiye haritasından bile yoksun olan köy ilkokullarını bitiren çocuklardan ancak binde biri,bir üst okula gidebiliyordu.Köylerinde kalarak,aileleri gibi ilkel bir üretime katılan bu çocuklar,3-5 yıl sonra okuma yazmayı da unutuyorlardı.

Bütün okullarımız gibi köy okulları da,üretime,yaşayışa,inanışa etkili olmayan bir metot  uygulaması içinde idi.

Bugün hepsi elimizde bulunan istatistik ve belgelerle ayrıntılarına kadar ispatlama olanağına sahip olduğumuz bütün bu gerçekler,cumhuriyetin “halkçı felsefesi”ne uymuyor, cumhuriyet ve Atatürk devrimleriyle çelişiyordu.

Yüzyıllar boyunca sürdürülen düzenin nitelikleri köylü ve halk yığınlarını ihmal etmiş,alt yapıyı ciddi ve planlı bir gelişmeye yöneltmemişti.Nüfusun %90’ından fazlasını kapsayan emekçi yığınlarının durumu,üretim araçlarının ve üretim ilişki ve biçimlerinin ilkelliği her yönden darlıklar getirmekte idi.En hayati konularda bile kendini hissettiren bu durum,yöneticileri çeşitli sistem değişikliklerine yöneltmiş,örneğin liberal ekonomiden devletçiliğe geçilmeye çalışılmış,fakat köklü ve gerçekten halkçı bir dönüşüme ve bir yapı değişikliğine gidilmediği için,darlık günden güne çoğalmaya –ve egemen güçlerin çıkarlarını bile eksiltecek bir düzeye ulaşmaya- başlamıştı.

İkinci Dünya Savaşı Türkiye’yi böyle bir bunalım ve tam bir plansızlık içinde yakaladı.Savaşın bitimine kadar olan dönemde,yöneticiler ve müttefiklerince kolay ve çıkarlara uygun düşen, dış yardımlara ve ortaklıklara dayanan bir kapitalist ekonomi düzeni kurmak olanağı da olmadığı için,Türkiye kendi güçlerini seferber etmeye ve bunları kullanarak bunalımı ve savaşın getirdiği krizleri atlatma zorundaydı.

Bu dönemde,köy enstitülerinden başka gerçekçi,bilimsel,planlı ve halka dönük bir davranışa ve uygulamaya rastlanmıyor.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından üç yıl evvel,altyapıyı değiştirmeye yönelmiş bir planlama ve uygulama ile başlayan,denemelerden geçerek kanunlaşan ‘Köy Enstitüleri Sistemi’ böyle bir ortamda kuruldu ve kendi güçlerimize dayanarak gelişti.

Köy enstitülerinin kuruluşunu zorlayan ve kısaca verilmeye çalışılan çelişkiler ve bunun nedenlerini çok eskiden beri sezen Atatürk,yeni anlamlı bir köy eğitiminin çözümü için de en gerçekçi yolu buldu.

1935’te Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen Saffet Arıkan’a,köyün içinden gelen,oranın koşulları içinde yaşayan insan gücünden faydalanma fikrini ve direktifini verdi.Eğitmen hareketi bu direktif üzerine başladı.

Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan,bilinçli bir arayışla bu işlerin gerçek ve en güçlü adamını,yani İsmail Hakkı Tonguç’u bulunca,onun tekliflerine uyarak,uygulamalara geçti.O günlere kadar yapılanlar da değerlendirilerek araştırmalara,denemelere girişildi.

ARAŞTIRMALAR VE DENEMELER

“Birçok  köylerde incelemeler yapıldı.Bunlardan alınan sonuçlar çok ilginçti. Örneğin,elli yıldan beri okulu olan bir köyle,onun yanındaki hiç okul açılmamış başka bir köyün yapısında hiçbir değişiklik ve başkalık olmadığı görüldü.Hatta okuma-yazma bilenlerde bile bir farklılık yoktu.Okul olan köylerde,mezunların okuma – yazmayı bile unutmalarının yanında,askerde öğrenenlerin,kendi okulsuz köylerinde okuma-yazma öğrettikleri görülüyordu.Yapılan çok yönlü araştırmalar,bütün okullarımızın ve özellikle köy okullarının,kullanılma olanağı olmayan bir takım işe yaramaz bilgiler verdiği,üretime yaşayışa  etkinliği hemen hemen hiç olmayan kuruluşlar halinde olduğu kesinlikle ortaya çıktı.

1936 yılında Çifteler’de,Tarım Bakanlığı ile işbirliği yapılarak ilk eğitmen kursu açıldı.İyi sonuçlar alındı,sayıları çoğaltıldı.

Eğitmen kurslarının hazırlandığı ortamda,evvela Kızılçullu ve Çifteler’de,sonra da Kepirtepe ve Gölköy’de “Köy öğretmen okulları” kuruldu.Eğitmen kurslarında denenen ve uygulanan ilke ve metotlarla daha yaygın denemeler yapıldı.

Bu arada Cumhuriyet’in kuruluşundan beri J.Dewey’den başlayarak verilen uzman raporları,raflardan indirilerek incelendi.O günlere kadar yapılan uygulamalar gözden geçirildi.

İsmail Hakkı Tonguç 1938 yılında, -yapıları oldukça bize benzeyen ve köy eğitimi konularını çözümlemiş bulunan- Avrupa ülkelerinde iki ay süren bir inceleme yaptı. 1939’da toplanan 1.Maarif Şurası,ilköğretim konularını da inceleyerek kararlara vardı.

Bütün bunların sonunda,eğitmenler kanunundan sonra,Hasan Ali Yücel’in bakanlığı sırasında,17 Nisan 1940’ta “Köy Enstitüleri Ve Köye Lüzumlu Sanat Erbabı Yetiştirme Kanunu” çıkarıldı.Bunu “Köy Okulları Ve Köy Enstitüleri Teşkilat Kanunu” daha sonra da “Sağlık Memurları ve Ebeleri Kanunu” izledi.

1940’ta deneme bitmiş,alınan olumlu sonuçlarla ve yine eğitmen kurslarının hazırladığı ortamdan faydalanılarak 14 köy enstitüsü açılmış ve bütün yurdu kapsayan uygulamalara geçilmiştir.Bundan sonra köy enstitüsü sayısı 21’e çıkarılmıştır.

KÖY ENSTİTÜLERİNİN KAPATILMASI

Köy Enstitüleriyle ilgili genel bir değerlendirme yapıp,uygulamadan çıkan sonuçları anlatmadan önce,kısaca bu kurumların kapatılmasından söz edeceğim.

Aslında hepinizin bildiği gibi bu kurumların kapatılma nedenleri,açılış nedenlerinde yatar.

Köy enstitüleri resmen 1950’li yıllarda kapansa da aslında fiilen 1946’larda bu iş bitmişti.

Bunun başlıca iki temel nedeni vardı:

Birincisi,Köy Enstitülerinin dayanabileceği ilerici kadroların iktidar ağırlığı iyice gerilemeğe başlamıştı.

İkincisi ise,enstitüler ve mezunları,toplumda iyice palazlanmaya başlayan egemen güçler için kesinlikle,uyuşmanın mümkün olamayacağı  unsurlar haline gelmişti. “1946’larda,çok partili hayata geçilmesi,sınıfsal temelleriyle ele alınacak olursa,durum kısaca şuydu:Devletçilikle palazlandırılmış,2.Dünya savaşı sırasında fırsatçı ihracat-ithalâtçı kârları ve başka yollardan gerekli bir ilk birikimi sağlamış,emperyalist tekellerle bağlarını,işbirliklerini,ortaklıklarını daha sıkı kurmuş,bugünün tekelcilerinin çekirdeği olan bir burjuva zümresi,kendisine dar gelmeye başlayan devletçilik elbisesini yırtarak,küçük  burjuva bürokratlarının Kurtuluş Savaşı’ndan gelen belli ölçülerdeki iktidar ağırlığından silkinmeye çalışarak sahneye güçlü bir çıkış yapıyordu.1946 yılı,Ulusal Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bir dönemeç noktasıdır.Toprak reformu,köy enstitüleri gibi girişimler bir yana bırakılmaya,hatta tepki görmeye mahkumdu.Çünkü gün,artık,sınıfsal ağırlığını açıkça ve kendine özgü bir demokrasi çerçevesinde koyan,asalak,bağımlı ve gerici sermayenindi.

1946 Demokrat Parti olayı ve Demokrat Parti’nin kurucularının düşünce ve sınıf yapıları,bu sermaye kesiminin niteliğini çok iyi ortaya koyar.Bir kere daha vurgulayacak olursak;kesinlikle emperyalizme bağımlı,1946-1950’lerde aracı yanı ağır basan (yani ithalatçı-ihracatçı),tatlı kârlar dururken sanayiye yönelmekte aceleci olmayan,asalak,      çoğunlukla toprak kökenli veya büyük toprak sahipleriyle sıkı bağlar içinde,tefeciyi,ağayı, şeyhi hem kullanan hem de onlarla sömürü ortaklığı yapan,onları kendi demokrasisinin oy deposu halinde gördüğü, kitleler üzerinde baskı aracı ve afyon olarak kullanan,artık Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ilerici güçlerine,kendi adına yetki ve iktidar vermeye niyetli olmayan bir zümredir bu.”

Köy enstitüleri yasası,Meclis’in 426 üyesinden 278’inin oyunu alarak kabul edilmişti.Çekimser yoktu ama,milletvekillerinden 148 tanesi meclise gelmemiş,oy vermemişti.Bunların içinde Adnan Menderes,Celal Bayar,Fuat Köprülü,Yahya Kemal Beyatlı da vardı.Bunlar ve o zamanlar mecliste bulunan Emin Sazak gibi toprak ağaları, 11 Haziran 1945’te TBMM’ce benimsenen 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’na da karşı çıkacaklar ve daha sonra da 7 Ocak 1946’da ‘Demokrat Parti’yi kuracaklardı.

Köy enstitüleri daha kuruluşundan itibaren gericilerin boy hedefi olmuştu.1943’ te (kuruluşundan üç yıl sonra) Eskişehir  milletvekili Abidin Fotuoğlu (ki kendisinin Sivrihisar’da büyük toprakları vardı) köy enstitülüler için “Bunlar yetiştiklerinde bizim kafalarımızı keserler” demişti.

“Değişen siyasi koşulların,CHP’nin köy enstitülerine bakış açısını nasıl değiştirdiğini anlayabilmek için  ‘tek parti sisteminin’ önemli bir yapısal özelliğine değinmek gerekir.

Tek parti rejimlerinde,o ülkedeki çeşitli siyasi eğilimler tek bir resmi görüş içinde eriyip gitmezler,fakat tümü de belli uzlaşmalar ve dengeler içinde o parti içinde yer alırlar. Bu nedenle dir ki tek parti sistemlerinden çok partili bir sisteme geçildiğinde,yeni partiler, eski partinin içinden koparak doğarlar.Bizde Demokrat Parti ve o dönemdeki öteki partilerin CHP’den doğması bunun tipik örneklerindendir.Bilindiği gibi ‘Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’ tasarısı Meclis’e verilir verilmez,CHP’nin bir kanadı buna karşı çıkmış ve Demokrat Parti’yi kurmuştu.DP’nin CHP’ye yönelttiği başlıca eleştirilerden biri de köy enstitüleriyle ilgiliydi.Çünkü Demokrat Partili büyük toprak sahipleri,köy enstitüleri  yaşadığı sürece ‘toprak reformu’nun uygulanabileceğinin bilincinde idiler.CHP’den kopmayan partinin sağ kanadı ise,Köy enstitüleri konusunda DP ile aynı görüşü paylaşıyordu.İsmet Paşa,bu kanadın da CHP’den kopmaması için ödünler vermek zorunluluğunu duyuyordu.Paşa,1946 seçimlerinden sonra Hasan Ali Ve Tonguç’u bu nedenle görevden aldı.

İsmet Paşa’nın yeni Milli Eğitim Bakanı Reşat Şemsettin Sirer, kendisinden beklenildiği üzere çok geçmeden Meclis’te 29 Ağustos 1947’de köy enstitülerini köy enstitüsü yapan tüm özelliklerin ortadan kaldırıldığını ve bu kurumların sıradan bir köy okulu haline geldiklerini çok açık bir şekilde belirtti.

Köy enstitüleri artık İsmet Paşa’nın sırtından atmak istediği bir yüktü.Dönem değişmiş,İsmet Paşa da yeni döneme uyum sağlamıştı.Öylesine ki,okullara din dersi konması,imam-hatip okullarının açılması bu dönemde başladı.Bununla da yetinilmedi.1946’da görevden alınan ve Talim Terbiye Kurulu Üyeliğine atanan Tonguç 2 Nisan 1949’da Talim Terbiye Kurulu’ndan alınarak bir okulda resim-iş öğretmenliğine atandı.

Demokrat Parti iktidarı 27 Ocak 1954’te 6234 sayılı  yasayla köy enstitülerini tarihin sayfaları içine gömdü.Ama bu sadece,İsmet Paşa döneminden o güne kalan bir cenazenin kaldırılmasıydı.”

Enstitülerden geriye ise,1398’i bayan 15943’ü erkek olmak üzere 17342 köy öğretmeni,8675 eğitmen,1248 sağlık memuru ile her biri birer üniversite kampusü kadar geniş arazilerin içerisine yapılan koca koca binalar,dikilen ağaçlar kaldı.

DEĞERLENDİRME

Köy enstitüleri sisteminin kuruluş nedenlerini,yapılan deneyleri ve uygulamaları kısaca inceleyip özetledik.

Sonunda bu sistemin kuruluş hedef ve amaçlarına göre,her yönüyle bir bütünlük içinde olduğu,uygulamalarda da çelişmeyen bilimsel-gerçekçi bir örgüt olduğu görülmektedir.Köy enstitüleri bu nitelikleriyle,alt yapı için girişilecek atılımlara en uygun ortamı ve daha ileri aşamalara geçiş olanaklarını hazırlamıştır.

Köy enstitüleri kuruluş yerleri ve insan gücü tercihleriyle,bir çok kuruluşlara –ve özellikle topluma eğitilmiş insan gücü yetiştirmekle yükümlü bulunan tüm örgün eğitim kurumlarına-  uygulamaları ve aldığı sonuçla en doğru yolu göstermiş bulunmaktadır.

Köy enstitüleri,köylerde yatan insan gücü potansiyelini,sağladığı fırsat ve imkan eşitlikleriyle,canlandırmanın ve kullanmanın gerçek metotlarını,yaygın uygulamalarıyla kanıtlayarak vermiştir.

Bu metotlar ve uygulamalar,fırsat ve imkan eşitliği ilkesini,-yasalara karşın- uygulamayan,gelenekleşmiş,çağ dışı,bilim dışı ve yurt gerçekleriyle bağdaşmayan metot  uygulamalarında direnen eğitim düzenimizin yanında bir devrim niteliği taşıyacak kadar önemlidir.

Araç olan bilgilerin,amaç olarak alınması yerine,üreticilik ve yaratıcılıkta  bir araç olarak kullanılması gereği,insanın evvela öğrenen ve sonra yapan bir varlık olmadığının,yaparak,üreterek,yaratarak,küçük yaştan itibaren katkılarda bulunularak eğitilebileceği,bunun hem bireysel hem toplumsal fayda için zorunlu bulunduğu bu kurumlardaki uygulamalar ve alınan sonuçlarla kanıtlanmıştır.

Köy enstitüsü sistemi,yarattığı ortam ve yürüttüğü düzen içinde,yönetim biçimi,okuma,tartışma,eleştiri,toplumun kültür verilerini değerlendirme,yayma ve tam bir fikir özgürlüğü sağlama yollarıyla,mezunları arasından pek çok sanatçıların çıkmasını sağlamış,köy sorunlarının sanat aracılığı ile de belirlenmesinde,işlenmesinde büyük görev görmüş,yeni ve özlenen bir Cumhuriyet aydını türünü yetiştirmiştir.

Köy enstitüsü sistemi,toplumun yararına yapılacak büyük işlerin,ancak halk-devlet ve yetişmekte olan genç kuşakların imecesi,teknik bilgi ve becerisiyle başarılabileceğini ispatlamıştır.Bu yolla,toplumu kuşaklar boyunca ödeme yükümlülüklerine sokan iç ve dış borçlanmalar,taahhüt ve özel sektörden başka kalkınma yolu tercihlerine varamayan bir tutumun yanında,bizim gibi geri kalmış toplumların kendi gücüne dayanarak neler başarabileceği gösterilmiştir.

Uygulanan imece yolu,yalnız köy enstitülerinin içinde değil,tüm köylere yaygın bir iş eğitimi uygulaması niteliği taşımaktadır.Köylere giren aletler ve üretim araçları,bunlarla başarılan işler,gerçekçi bir halk eğitiminin yaygın bir uygulama örneğini vermiştir.

Köy enstitülerinin,savaş yıllarının yarattığı darlıklar içerisinde teknik konulara ve uygulamalara verdiği önem dikkat çekicidir.Bu yönden köy enstitüleri alt yapıya dayanan örgütü,planlı bir endüstrileşmenin en güç koşullar içinde bile,gerçekçi yollarını,bir başlangıç olarak göstermiş bulunmaktadır.

Enstitüler içinde ve köylerde uygulanan imecenin asıl bilimsel amacı,eğitim ve üretimdir.Bu uygulamalar,çok yüksek olan eğitim maliyetinin,doğal olarak en aza düşmesini de sağlayan,toplumumuz için büyük önemi olan bir sonucu da beraber getirmiştir.

Köy enstitüleri sistemi,köy bölge okulları kuruluşu ile türlü hizmetleri tabana ulaştırmada tutulması gereken yolu göstermiştir.

Köy enstitüleri,civarlarındaki köylerin birer araştırma ve inceleme merkezi görevini görmekteydiler.Yüksek köy enstitüsü,bu yönden,Türkiye ölçüsünde bir değerlendirme ödevini görmeye başlamıştı.Bu durum,gerçek incelemelerin kendi ortamında ve doğal koşullar içinde yaşanılarak yapılabileceğini göstermesi ve kanıtlaması bakımından önemlidir.Köy enstitüleri bu tutumuyla,köy sorunlarının belirlenmesinde, bunlara  gerçekçi,tutarlı çözüm yolları bulunmasında da  örneklik etmiştir.

KÖY ENSTİTÜLERİ UYGULAMALARINDAN ÇIKAN SONUÇLAR:

“1-Köy enstitüleri,Kurtuluş Savaşı’nın temeli olan “ulusal tam bağımsızlık” ilkesinin bölünmez bir parçası olan eğitimde,kültürde bağımsızlığın en gerçek örneğini vermiştir.

2- Köy enstitüleri,Atatürk Devrimi’nin temele,alt yapıya ulaştırılması için kurulmuş cumhuriyetçi ulusal eğitim kurumlarıdır.

3- Köy enstitüleri  belli toplumsal gerçeklerin,belli tarihsel koşulların ürünüdür.

4- Eğitimin gerçek görevi,insanı güçlendirmek,insanı yaşam savaşında doğayı yenebilir,kendisini ve çevresini değiştirebilir’  hale getirmektir.Bu amacı,ancak iş içindeki eğitim gerçekleştirebilir.İnsanın tarihsel evriminin ve yapısının gereği olan bu durumu köy enstitüleri deneyi doğrulamıştır.

5- Köy eğitiminin gerçekleştirilmesinde,köyün içinden gelen insanın eğitilip yetiştirilmesi ve köye önder olarak gönderilmesi düşüncesi,Atatürk’ün ‘halkçı devlet’ anlayışından gelir.

6- Köye yararlı insan yetiştirecek kurumlar,ancak köylü kaynağı ile ve köylerin yanı başında kurulabilir.

7- Köy enstitüleri insanı kendine,çevresine yabancı kılmayan,  insanın yaratıcı gücünü ulusal hayata katan,insancı-toplumcu bir eğitimin ürünlerini vermiştir.

8- Halk yönetimi,demokrasi, eğitimle başlar ve gerçekleşir.Köy enstitüleri öğrencilerini yönetime katarak,insan gelişimine özgürlük tanıyarak,tartışma ve eleştiri geleneği kurarak,tabana dayalı bir   demokratik düzenin en gerçek örneğini vermiştir.

9- Gerçek yurt sevgisi,yurdun somut tanınması,yurda kendimizden,emeğimizden bir şeyler katmamızla canlanabilir, sağlanabilir.Köy enstitülerinde bu yapılmıştır.

10- Köy enstitüleri,hayatı ve kitabı,yeni bir kültür yaratmanın koşulları olarak,özgürlüğün gerçek yolları olarak,eğitim ve öğrencilerin dünyasına ardına kadar açmıştır.Köy enstitülerinde kitap yasağı,hayatı eleştirme ve düşünce suçu yoktur.

11- Köy enstitüleri, köylü-halk  geleneğinin en güzellerinden biri olan ‘imece’ yi yeni bir hayatın yaratılmasında,yurdun kurulmasında,toplumsal işlerin yürütülmesinde yeni bir eğitim ve kalkınma kaldıracı olarak canlandırmıştır.

12- Yüksek köy enstitüsü uygulamasıyla,Türk tarihinde ilk kez ‘halka dönük üniversitenin’ köy kaynağından gelen ilk çekirdeği kurulmuştur.

13- Türkiye için gerekli öğretmen tipi,bir alt yapı geliştiricisi olarak halkın kültür değerleriyle beslenmiş,iş içinde yoğrulmuş ve köyün hayatını her yönden etkileyici güçte devrimci öğretmen tipidir.

14- Alt yapı reformlarıyla birlikte yürümeyen ileri bir eğitim reformu engellenir.Eğitim,toplumsal kalkınma bütününün bir parçasıdır.Diğer parçaları ortaçağda kalan bir toplumda,tek başına eğitim reformu yozlaşır,bozulur,kösteklenir.Köy enstitüleri bu gerçekler bilinerek kurulmuş,yürüyebildiği kadar yürümüş ve beklenenden çok fazla sonuçlar vermiştir.Yapı değişikliği istemeyen egemen güçlerin işbirliği ile kapatılmışlardır.Asıl olumlu yönleri kapatılmalarının nedenlerinde yatmaktadır.

15- Geleceğin Türkiyesi’nde,halkçı-devrimci eğitime çare arayacak yurtsever kuşaklar,köy enstitüleri uygulamasında ‘ulusal, gerçekçi ve halkçı’ bir eğitimin özbeöz Türk kalan felsefesini bulacaklardır.”

Değerli Arkadaşlarım,

Konuşmamı noktalarken,bir kez daha vurgulamak istiyorum:

Köy enstitüleri halktan yana ve halk için yapılacak girişimlere,atılımlara yol gösterecek uygulamalar yapmış ve olumlu sonuçlar almıştır.Atatürk ilke ve devrimlerini,içtenlikle ve bilinçle uygulayacak kuşaklar bu deneyimden sürekli olarak faydalanacaklardır kanısındayım.

Hepinize saygılar sunarım.

Not: Bu konuşmanın hazırlanmasında  4-8 Eylül 1968’de Ankara’da yapılan Devrimci Eğitim Şûrası’na sunulan 7 numaralı komisyon notlarından; TÖB-DER’in Aylık Eğitim Bilim ve Sanat Dergisi olan ‘Yeni Toplum’ un 5. sayısından; Prof. Dr. Çetin Yetkin’in ‘Müdafaa-i Hukuk’ dergisinin 20.sayısından faydalanılmış, bazı bölümler olduğu gibi alınmıştır. H.K.

 

_______________________________________

Mehmet Başaran'ın iki Kitabı Üzerine

Hasan Akarsu

Ozan, yazar, eğitimci Mehmet Başaran, 1926'da Lüleburgaz'ın Ceylanköy'ünde doğar, Kepirtepe ve Hasanoğlan Köy Enstitülerini bitirir. Çeşitli okullarda öğretmenlik ve gezici başöğretmenlik yapar. 1979'da kendi isteğiyle emekli olur. İlk şiirleri. Köy Enstitüsü Dergisi’nde yayınlanır, yazarlığını, ozanlığını bugün de sürdürür.

Başaran'ın "Özgürleşme Eylemi: Köy Enstitüleri" yapıtı, Nisan 1990'da Çağdaş Yayınları'ndan, Köy Enstitülerinin kuruluşunun 50. Yılına armağan olarak çıkmıştı. Yeni basıma birkaç yazı daha ekleniyor, birkaç yazı da çıkarılıyor, Otuz iki yazıda, Köy Enstitüleri'nin kuruluşundan bugüne değin geçen süreç başarıyla yansıtılıyor.

Tonguç Baba'nın öğrenciliğinde, okumasına yardımcı olmayan paşaya tepkisi, onun geleceğini simgeliyor: ''Senin gibi budalalar yüzünden babalarımız cahil kalmışlar, yoksul düşmüşler. Okumak için her şeyi göze alacağım, ne edip edip okumanın yolunu bulacağım. Benim gibi zahmet çeken çocukların zahmetsizce okumaları için ömrümün sonuna kadar çalışacağım. Koca paşa, seninle yirmi yıl sonra karşılaşmak isterdim. Yazıklar olsun senin paşalığına!..." (s.9) Başaran, Köy Enstitüleri'nin bir Kurtuluş Savaşı örgütlenmesi olduğunu vurguluyor. "İzlenmesi gereken yol Tonguç yolu..." diyor Saffet Arıkan'ın görevlendirdiği eğitimci Hakkı Tonguç, sorunu şöyle yorumluyor: "Sorun eğitim sorunu değil, geri üretim yaşamını kökten değiştirmekti. İçinden canlandırılan halk. köleliğin her çeşidinden kurtulmalıydı..." (s. 15) Köy Enstitüleri, İkinci Dünya Savaşı'nın koşullarındaki çalışmalarını, I946'ya değin korur, altı yılda, öğretmen yetiştirmede, 110 yılda ulaşılan sayı yakalanır. Bu bile başarılarını kanıtlamaya yeterlidir. "Özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik eğitim" gerçekleştirilmiştir. Başaran, bu okullardaki çalışmaları, Kuvayı Milliye Ruhu olarak değerlendiriyor Zeybek oyunları, halaylar, horonlar vb. "Halkın yüzyıllar içinde yarattığı yaşamı algılama, yorumlama, sese, devinime dönüştürme ürünüdür bu oyunlar; iş yaşamını, insan ilişkilerini, sevgiyi, dostluğu, yiğitliği incelikle, beğeniyle dile getirir. Oynayanları toplumla bütünleştirerek coşku, güzellik katar yaşama...”' (s,27) İmeceler, yurt gezileri ayrı bir değer taşır. Ulusçuluk anlayışında, işin ve eylemin ülkeyi nasıl canlandırdığı görülmüştür.

Başaran, Köy Enstitüleri'ndeki işleyişi anlatırken günümüz eğitim sistemiyle de karşılaştırıyor. Bugünkü eğitimimizin. Amerikalı sözde uzmanlara teslim edildiği bir gerçektir. Köy Enstitülerinde, öğrencilerin kendi kendilerini yönetmeleri sağlanmıştır. Hafta sonu eğlentilerinde, üreticilikleri, yaratıcılıkları sergilenmiştir: "İş içinde, iş vasıtasıyla, iş için eğitim ilkesi, özümlenmiş bilgiler, değerler kazandırıcıdır; sorumluluk duygusunu, sorun çözme yeteneğini geliştirir, kendi başına karar veren, haksızlığa, tembelliğe, kaytarmacılığa, sömürücülüğe göz yummayan kişilikli insanlar yetiştirir." (s.35) Özgür okuma eylemleri, kooperatifler, Tonguç'un "aydınlık amacı"na ulaşmak içindir. 1945 yılının ilk altı ayında, Çifteler Köy Enstitüsü’nde yedi bin kitap okunduğu saptanıyor. Tonguç, köylerine atanan genç öğretmenlere, yazdığı mektuplarla destek veriyor: "Sürekli okuyarak, deneyler yaparak çalışmalı, var gücünüzle kendinizi yetiştirmeye uğraşmalısınız. Salt okulda öğrendiklerinize güvenirseniz aldanırsınız; basit, dar görüşlü insanlar olarak kalır, çarçabuk tükenir, toplumun başına bela olursunuz. Kendini sürekli olarak yetiştirmeyen kimse, aydın sayılamaz." (H.Tonguç, Mektuplarla Köy Enstitüsü Yılları) Öğretmenlerine yüzlerce mektup yazarak destek ve güven veren kaç eğitimcimiz var acaba?

Başaran, Hasan Ali Yücel dönemini, ulusal eğitimimizin en başarılı, en yaratıcı, en verimli dönemi olarak değerlendiriyor. Kendi kaynaklarına dayanarak kalkınmanın, bağımsızlığı kökleştirmenin somut örneğidir bu dönem. Hasan Ali, "İmecebaşıdır”. Çekirdekten yetişmiş bir eğitimcidir. "Yazgısı Atatürkçülükle özdeşleşmiştir" (s.50) 1945'te, Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nce çıkarılan Köy Enstitüleri dergisi, öğrencilerin sanat ve düşünce gelişimlerine katkıda bulunuyor. Dergi kolunda görevli değerli yazın ve sanat insanı Sabahattin Eyüboğlu, herkesi Enstitülü olmaya çağırıyor: "Herkes kendine göre bir Enstitülü olsun, yeter ki olsun,"

1946 Seçimleri'nden sonra, Köy Enstitüleri'ne yönelik karalamalar artıyor. Hasanoğlan’a gelen ekipte, yeni Meclis Başkanı Kazım Karabekir, yardımcıları Şemsettin Günaltay, Feridun Fikri Düşünsel ve Denizli Milletvekili Kemal Cemal vardır, öğrencilere, "Siz amele misiniz?”, "Yevmiyeleriniz ne kadar?" diye sorarlar. Öğretmenleri ve yöneticileri karalamaya başlarlar. Köy Enstitüleri, kapatılmak istenmektedir. Başaran bu olayların tanığı olarak o dönemi aydınlatıyor. Şube Müdürü Ferit Oğuz Bayır'ın verdiği yanıt, onurlu bir eğitimcinin direnişinin göstergesidir. Başaran, o soruşturma sonrasını şöyle değerlendiriyor: "Köy Enstitüleri tarihinde bu soruşturma, bir dönüm noktası olmuştur. Bundan sonrası Reşat Şemsettin 'ıslahatı', Tonguç’la birlikte dokuz eğitimciyi Bakanlık emrine alarak işe başlayan Tevfik İleri 'icraat’ıdır. Kimi öğrencilerin Denizli Milletvekili Kemal Cemal aracılığıyla önemli kişilere bir 'zararlı kişiler listesi' verdikleri bilinmektedir." (s.81)

Köy Enstitüleri, halk-aydın ikiliğini ortadan kaldırarak, halk aydınları yetiştirmiştir. Cavit Orhan Tütengil, 21 Enstitü için; "Türkiye haritamızın 21 köşesinden bize bakan akıl ve umut gözleridir" diyor, Başaran, Varlık Dergisi’nin o yıllarda, Enstitülerden yetişen eğitimcilere, yazarlara destek verdiğini özellikle vurguluyor. Köy Enstitülerinin kapatılmasından sonra, bu okulları bitirenlere yapılan baskıları sıralıyor. Yüksek Kısım çıkışlı öğretmenler, 1947'de toptan askere alınıyorlar, 22 kişi çavuş çıkarılıyor. Kemal Tahir'in Bozkırdaki Çekirdek romanında, Köy Enstitülerini karaladığını belirten Başaran, yazarın bilmediği bir konuda, Tahir Alangu'nun verdiği bilgilere dayanarak, biraz da meddahlık yaparak bu romanı yazdığını vurguluyor.

Başaran, yirmi beş yıl sonra eski Foça'ya gidip öğretmeni olan Ferit Oğuz Bayır'la görüşüp izlenimlerini yansıtıyor: "...Genişlemiş, genişlemiş, Foça olmuş dersliği...Bilge zeytin ağaçları gibi, dostluktu, barıştı, sevgiydi dersleri..." (s.111) Eğitimimizdeki Amerikanlaşmayı, köylerdeki Amerikancı "Barış Gönüllüleri"ni, günümüz eğitimindeki usandırıcı, gösterişçi törenleri anlatıyor. Balıkesir ilköğretim Müfettişi Refik Cevahir'in otuz yıl önce Savaştepe'yi bitiren eğitimcileri, 6 Temmuz 1974'te Savaştepe'de bir araya getirmesini değerlendiriyor. Müdür Sıtkı Akay buruk, gözleri dolu: "Susan dersliklere, işliklere baktı. Çevrelerini kuşatan acı ölgünlüğü dinledi. Bir karardı, bir aydınlandı yüzü..." (s, 142)

Başaran, "Bilim İşçisi Orhan Burian"ı, "Türküler Ustaöğreticisi Veysel"i, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nu da saygıyla anıyor. Yurdumuzun aydınlanmasında emeği olanlara bir saygı yapıtı sunuyor.

Başaran’ın öbür yapıtı "Yasaklı" da, Nisan 1987'de Çağdaş Yayınları'ndan çıkmıştı. 2003'te yeni basımı yapılan kitaba eklemeler de yapıyor yazar. Yapıt, bir yaşamöyküsü, anı türü olarak değerlendirilebilir. 12 Martlı yılların başıdır. Herkesin aydınlara yüz çevirdiği yıllar. Türkçe Öğretmenliği yaparken okula bir telefon geliyor. Başaran, Almanya'ya uzmanlık eğitimi için on bir aylığına gönderilmek isteniyor Böyle bir habere ailesi ve öğretmen arkadaşları da çok seviniyorlar. Fırtına 1 Harekatı başlamıştır. TÖS Üyesi ve Marmara Bölge Temsilcisi olduğu için de kuşkuludur. Önce Ankara'ya bir aylığına dil kursuna katılıyor. Hükümetteki gelişmeler kaygı vericidir. TÖS Başkanı Fakir Baykurt tutuklanıyor. Üniversiteden iki genç geliyor yanına kurstayken ve kendisiyle ilgili tez hazırlayacaklarını söylüyorlar. Başaran onlardan kuşkulanıyor. Kurs ortamı umut vericidir, birçok arkadaşı da oradadır. Anadolu Uygarlıkları Müzesi’ni, Hasanoğlan'ı geziyorlar bir Pazar günü. Kurs bitiyor, bir buçuk ay sonra 20 Eylül'de, Almanya'ya gidecektir Başaran. Göztepe Ortaokulu'na Bakanlık'tan izin yazısı da geliyor. Öte yandan, Vedat Günyol, Azra Erhat, S. Eyüboğlu Maltepe'de tutukludurlar. Onları ziyaret ediyor. Sirkeci'de pasaport işlemlerini bitiriyor. Pasaportunu almak için gittiğinde, "Maalesef bunu veremiyoruz efendim" sözüyle karşılaşıyor, Ankara'ya gidip girişimlerde bulunuyor. Mustafa Ekmekçi'nin yardımlarını görüyor. Sadi Koçaş: Atilla Karaosmanoğlu ilgileniyorlar. Pasaport Yasası'nın 22. Maddesine aykırı bir durum saptanıyor. İçişleri Bakanlığı'na karsı Danıştay'a dava açıyorlar. Dava hızla sonuçlandırılıyor, Pasaport verilmeyiş nedeni, 6 Mayıs 1953'te takipsizlik kararı verilen bir soruşturmayla ilgilidir. Başaran bundan sonra da Köy Enstitülü olmasının 'cezasını' çekecektir. "Köyleri Kalkındırma Derneği"nin Kırklareli Şubesi Üyesi olmakla suçlanmıştır, Oysa ilgisi bile yoktur. Bu dernek, emniyet tarafından Köy Enstitülüleri avlamak için kurdurulmuştur. Haberleri olmadan birçok öğretmen üye yapılmıştır. Başaran da bunlardan birisidir. Köylerdeki öğretmenler toplanmış, 141 dava açılmıştır. Ozan Niyazi Akıncıoğlu da sanıklar arasındadır.

Başaran'ın Danıştay'a açtığı dava, 28 Mayıs 1974'te sonuçlanır. Yurt dışına çıkma yasağı onaylanmıştır. O artık "Demirbaş yurttaş”tır. Başaran'ın köylüsü, Hamdi İlker'in aynı davaya bakan avukatı, dava dosyasını yıllar sonra ele geçirir ve tümüyle düzmece olan davanın içyüzü ortaya çıkar, Ancak altı ay hapis yatan öğretmenler görevlerine dönememiştir, Başaran, kendi isteğiyle emekli olur, öğrencilerinden ayrılması zor gelir; ama yeniden Göztepe'de açılan Deneme Lisesi'nde çalışmaya başlar, bu kez öğretmenliğin tadını çıkarır. Burada geçen yedi yıllık yazın öğretmenliğini unutamaz. Emekli olduğu için Ankara'da bulunan arkadaşı Dursun öğretmen, Başaran'a yeşil pasaport alınmasında yardımcı olur.

Başaran, kırk yıl sonra İsveç'ten gelen bir konukla karşılaşır. Onu arayan Kepirtepe'den arkadaşı Evrensekizli Hasan'dır. O da Köyleri Kalkındırma Derneği Davası'ndan üç buçuk yıl yatmıştır, Avukat olan ozan Niyazi Akıncıoğlu, bu davanın bir 'tertip' olduğunu açığa çıkaranlardandır. Tevfik İleri döneminin tertiplerinden biridir bu dava, Evrensekizli Hasan'ın eşi İsveç'e işçi olarak gitmiş sonra da çocuklarıyla kocasını yanına aldırmıştır. Bu nedenle Hasan yıllardır orada yaşamaktadır. Başaran'ın ailesini de konuk olarak çağırır İsveç’e. 12 Eylül sonrasıdır. Deniz, İsveç'e gider, dilini ilerletmek ve eğitim görmek istemektedir. Başarılı da olur; ama bir süre sonra rahatsızlanır, İsveç’ten bir telefon gelir, Başaran ile eşinin acele olarak gelmeleri istenmektedir. Biletler alınır, her şey hazırdır, uçağa binerler. Uçak kalkmadan önce yapılan duyuruda Mehmet Başaran'ın ön kapıya gelmesi istenir, iki bayan polis eşliğinde tutuklanır. Uçak kalkar, eşi uçaktadır. Başaran, yeniden soruşturmaya alınmıştır. Gerekçe 1971 tarihli "tahdit" dir. Yeşilköy Karakolu'nda bekletilir, Şubeye götürülür, yeşil pasaportu alınır, nezarete atılır, görevli "Atın nezarete" emrini vermiştir. Geceyi orada geçirir, Emniyet Müdürlüğüne gönderilir, sonra da Selimiye'ye, Öğrencisi çıkar karşısına, yeterince ilgilenir, bir sonuç çıkmaz; çünkü 'tahdit' Bakanlıktandır. Başaran, Ankara'ya gider, yine Ekmekçi'yi görür, Selahattin Paşa'ya ulaşırlar, sorunun çözümleneceğinden umutludurlar. 26 Temmuzda uçaktan indirilen Başaran'ın Ankara'da verdiği dilekçe, 5 Ağustos'ta yerini bulur. Tevfik İleri ile Reşat Şemsettin'den "devralınan çuvallar dolusu belge" peşini bırakmamıştır. Başaran, İstanbul'da sonucu bekler, bir gün Küçükyalı Karakolu'na çağrılır, pasaportu oradadır; ama İçişleri Bakanlığına gönderilecektir. Oradan alabileceğini söylerler. Emekli bir eğitimciye çektirilen acılar bundan daha çok olabilir mi? Başaran, "donup kalıyorum" diyor. Donup kalmamak elde mi?

İlhan Selçuk, Yasaklı için, "Bizim fotoğrafımız bu; ülkemizin, demokrasimizin, rejimimizin, hayatımızın fotoğrafı"diyor. Köy Enstitülü olduğu için acılar çektirilen Başaran, "Acının ve sevginin yurttaşıdır. Elleri öpülesi aydınlarımızdandır, övüncümüzdür.

(*) Köy Enstitüleri-Mehmet Başaran, Cumhuriyet Kitapları,3.Baskı, Temmuz 2003. S.182.

Yasaklı-Mehmet Başaran, Cumhuriyet Kitapları, 2.Baskı, Temmuz 2003. S. 201.

 

Türk Dili Dergisi, Ocak- Şubat 2004 

ABDURRAHMANPAŞA’NIN 121.YILI

17/4/2006 · Kategori: Kutlama

Anasayfa  

Rıfat Ilgaz Arşivi   Taşköprü'den Bakış   

Kastamonu Net (Blogcu)    Şiir Sayfası   Öykü   

Sinema   Atatürk  Edebiyat   Roman Yazıları 

alsah / blog yazıları İndexi

 

 ABDURRAHMANPAŞA’NIN 121.YILI

 

 

Kastamonu Abdurrahmanpaşa Lisesi Mezunlar


Derneği (KLD), okulun kuruluşunun 121. yıl kutlamaları çerçevesinde ilk etkinliği 02 Nisan 2006 Pazar günü gerçekleştirdi. Mecidiyeköy Profîlo Kültür Merkezi'nde bu sezon oynanan ve büyük ilgi toplayan "Dönme Dolap" isimli tiyatro oyununa İstanbul'da bulunan lise mezunları katıldı. Hemşerimiz, sanatçı Cihan Ünal ve partneri sanatçı Berna Laçin'in rol aldıkları oyunun bitiminde, mezunlar adına KLD Yönetim Kurulu tarafından sanatçılara çiçek ve yöremizde "poğ" diye tanımlanan "ağırlama" hediyeleri sunuldu. Yöremizin el sanatları ve yöresel yiyeceklerden oluşan "poğ" sanatçıların beğenisini kazandı. Cihan Ünal sahnede seyircilere hitaben yaptığı konuşmada Taşköprülü olduğunu, Abdurrahman paşa Lisesi'nin Anadolu'da kurulan ilk lise olduğunu ve bu yıl 121'inci kuruluş yılını kutladığını, bununla gurur duyduğunu söyledi. KLD Başkanı Fehmi Altıkulaçoğlu'nun organizesiyle gerçekleştirilen etkinlikte, kapalı gişe oynayan oyun için salonu dolduran yüzlerce seyirciye, Kastamonu'dan getirilen Kastamonu simidi ve Kastamonu çekme helvası salon çıkışında sunuldu. Altıkulaçoğlu "Tiyatro için aylar önce bilet aldık. Dönme Dolap , kapalı gişe oynayan bir oyun.Hemşerimiz Cihan Ünal ile birlikte Berna Laçin hanımefendiyi de kutluyorum .Çok başarılılar.121.Yıl kutlamalarına böyle bir sanatsal etkinlikle başladığımızdan dolayı çok mutluyuz” dedi. KLD, 121.Yıl kutlama etkinliklerini sürdürecek.

KASTAMONU GAZETESİ

« Önceki ::