EMEKLİNİN HASTANE GÜNLÜĞÜ / GÜNCE / ALİ ŞAHİN

14/1/2008 · Kategori: Deneme

EMEKLİNİN HASTANE GÜNLÜĞÜ / GÜNCE

AL
İ ŞAHİN
______________________________________________

-Abdi İpekçi ve diğer faili meçhullerin anısına!-

Ankara'dayız. Hacettepe'de e
şimin rutin kontrollerini yaptırırken ben de bir çekaptan geçeyim, dedim, ne de olsa yaş kemale eriyor artık, ikinci bahara girdik... Kan verip bir kenarda oturarak eşimin laboratuardan dönmesini bekleyebileceğim bir yer bulmaya çalışıyorum hastane koridorunda. -Dışarısı oldukça sert, dışarıda beklesem hem bir sigara da içerim ama diye düşünerek- Bir yer buluyorum sonunda...Yanımda bir yaşlı teyze oturuyor, eşim kanı laboratuara götürmede nazlanınca: "Hayatı öğren" diyorum, "Benim Arap seninkinden önce gelirse bocalama sonra!..."

Yanımda oturan ya
şlı teyze: "Doğru" diyor, "bak ben yalnız kaldım işte." Biraz nazlanmadan sonra elindeki ve üzerindeki fazlalıkları bana bırakıp gidiyor eşim. Çileli bir yaşamın işlerini yüzünden anlamak mümkün teyzenin. "Sen kimi bekliyorsun, anne? Hayırdır, geçmiş olsun!..." Diyorum... "Ah evladım, diyor, -sen benim evladım sayılırsın- ben beş yıl bekledim, eşimin beş yıllık ömrü bu hastanede geçti, geldim gittim buralara, beş yıl yattı beyim bu hastanede dile kolay... Nefes darlığı, böbrek yetmezliği, narkozdan kalkmaz dediler, morfin yiye yiye öldü; tam bir yıl oluyor... kurtaramadık, gitti, şimdi tek başıma kaldım." diyor.

"Ya
ş kaç Teyzeciğim, diyorum. 78'miş. "Nerelisin, Ankaralı mısın?" diye soruyorum, yalnız geldiğine göre... "Evimiz Ankara'da gide-gele buraların müdavimi olduk gayrı", diyor. "Aslen Ankaralı mısın?" diye soruyorum yeniden. "Yok, aslında Sivaslıyık... da yıllardır burada oturuyoruz, çoluk çocuk, evlendi, barklandı, yerleştik buraya. "

Pir Sultanların, A
şık Veysellerin, Hasan Hüseyinlerin diyarı... Bir de acı çöküyor şurama, 37 kara saplı bıçak... Madımak... 37 canı diri diri yakanlar... Merak ediyorum, neresinden Sivasın? Diyorum...

Şarkışla'danmış... Yaka silkiyorum şaka yollu. "Teyze bir türkü var, duydun mu hiç?" diyorum: "Zülfü Livaneli söylüyor..." Yanıt alamayacağımdan emin... "... Şarkışla'ya düşürmesin/ Allah sevgili kulunu...." diye... Bir ilenme , bir beddua gibi, diyorum yüzüne bakarak... Neden acaba? Diyorum. " İtlerin çokluğundan galiba yavrum, diyor, Deniz Gezmişleri de orda yakaladılar... O yüzden yakıldı o yakım diyor..."Biz de Deniz Gezmişlerden oluruk, Sinan Kazım Özüdoğru benim amcamın oğlu olur..."

Çok geçmeden dönüyor e
şim elinde alındı makbuzu ile... Teyzeye geçmiş olsun deyip, yaşam kavruğu yüzünü okşuyor ve vedalaşıyoruz, bir fail-i meçhulün- Abdi İpekçinin- parkına doğru...

Bir yandan yürüyor bir yandan dü
şünüyorum: her yanda uğrular, haramiler kol geziyor... Fail-i meçhuller, hala fail-i meçhul... Ama kervan yürüyecek, yürümek zorunda... it ürümeleri, hangi kervanı durdurmaya, ne zaman yetmiş ki diyorum. Bayiden bir Milliyet alıp spor sayfasını banka seriyor oturuyoruz eşimle. Haberlere göz atıp 3. sayfayı açtığımda Hasan Pulur'un köşesine takılıyor gözüm.Her zaman büyük bir zevkle okuduğum "Kıssadan Hisse"lerinden biri:

"KERVAN malları yüklemi
ş yola çıkacak, halıdan ipliğe, altından gümüşe kadar ne varsa... Birden haber gelmiş...
"Aman haa, Kırk Haramiler yol kesiyor, adamı donuna kadar soyuyorlar!"

Kervan sahibi bir muhafız aratmı
ş, şehirde tellal bağırtmış:

"Ey ahali duyduk duymadık demeyin, kervana bir muhafız aranmaktadır, babayi
ğit, mangal gibi yürekli, demir gibi bilekli, burma bıyıklı, bol saç, bol kas, bir muhafıza ihtiyaç vardır. İsteklilerin başvurusu..."

***

B
İR babayiğit çıkıp gelmiş ki, tarifi mümkün değil!

Kervan yola çıkmı
ş, akşam mola verilmiş, yenilmiş içilmiş, herkes bir kenara uzanmış, gönülleri rahat, nasıl olsa babayiğit onları korur...

Kırk Haramiler gece yarısı kervanı basmı
ş, herkesi soyup malları almışlar, bir de bakmışlar ki biri horul horul uyuyor:

"Kim ulan bu?"

"Bizim babayi
ğit, güya kervanı koruyacaktı!"
Kırk Haramilerin ba
şı kükremiş:

"Biz
şimdi ona babayiğitliği gösteririz, hadi bakalım!..."

Haramiler sıraya girmi
şler, bir, üç, beş, yirmi, otuz, kırk derken babayiğit bir uyanmış ki, ne uyanma, hayttt, diye basmış narayı, çekmiş palayı, Kırk Haramilerin hakkından gelmiş, kervanı kurtarmış...

***

KERVAN
şehre varmış, ertesi gün yola çıkılacak, akşam yine tellal başlamış bağırmaya:

"Kervanı koruyacak bir babayi
ğit aranıyor!"

Bizim babayi
ğit bunu duyunca kervan sahibine koşmuş:

"Benden niye memnun de
ğilsiniz, eşkıyayı kovaladım, malınızı kurtardım, niye beni işten çıkarıyorsun?"

Kervan sahibi boynunu bükmü
ş:

"Babayi
ğitliğine diyecek yok ama, uykun ağır, ben seni uyandıracak Kırk Harami'yi her zaman nerede bulayım?"

Ne diyelim, yine cuk oturtmu
ş Hasan Abi ... Eline, kalemine, yüreğine sağlık Hasan Pulur, diyorum, sesli olarak eşime yeniden okurken fıkrayı...

 

AŞK MİYOPLAŞTIRIR

30/4/2006 · Kategori: Deneme

AŞK MİYOPLAŞTIRIR

Dış görünüm, baştan çıkarıcılık için büyük bir kozdur, ama ilişkiyi yapılandırmak için değil. Zamanla, bağlanmanın kaynağı bilinçaltı, yani görünmez mekanizmalar olur.

Özdeyişler çoğu kez doğruları söyler, aşkın gözü kör olmasa bile, genellikle görüşü zedeler. Özellikle de kadınlarınkini. Kadınlar gerçekte gözlerini fiziksel ölçütlere erkeklerden daha kolaylıkla yumar gibidirler. Erkekler, aşk duygusuna öncülük eden asıl evrede güzelliğe daha duyarlı kalırlar. Onlar için kadınların güzelliği bir çeşit itibardır, kadın onların toplumsal başarısının markasıdır. Bu yüzden partnerlerinde güzelliği ararlar. Kadınlar, erkek güzelliğinin bir gerekli koz olmadığını rahatça açığa vururlar. Hatta bazıları bunun kendilerini korkuttuğunu savunurlar, herkesçe beğenilen bir erkekle yaşamak aşırı tedirginlik yaratır. Kadınlar zekâya, güce, toplumsal konuma, mizaha daha çok önem verirler ve bir ayrıntıdan ya da genel uyumdan fiziksel hoşnutluk almaya bırakırlar kendilerini.

DEĞİŞKEN BİR ÖNEMLİLİK

Aşk ilişkilerinde güzelliğin algılanması ve önemi yıllara göre değişir. Güzelin gücü genç yetişkinleri etkiler. Kendi kendilerini yapılandırdıkları ve tanımladıkları evreden henüz çıkmaktadırlar ve dış görünüm, bütünleşme ya da reddetmenin önde gelen öğesidir. Toplumsallaşma, bir gruba kabul edilme, karşı cinsle bağlantılarda büyük ölçüde dış simgelerin koşullandırması aracılık eder. Ayrıca bu geçiş çağında güzellik neredeyse büyülü bir karaktere bürünür, tam anlamıyla bir tılsımdır. Ergenlikten çıkışta, güzelliğe olan hayranlığımız bir çeşit safça bağlanma demektir, çünkü bedensel güzellikle ruhsal güzelliği bir tutarız. Güzellik karşısında ışığa koşan pervaneler gibiyizdir. Sonradan, değişik yaşantıların ardından, ikisi arasında güçlü bir bağlantı olmadığını anlarız. Giderek, öncelikle içsel duygulanımlarla ilgilenilir.

Bir çiftin yapılanma evresinde, güzellik bir güdülenme, bir gönderme olarak yerini korur, ama güzelliğin asıl rolü başlangıçtaki çekim evresinde belirleyicidir, uzun erimde değil.

KİŞİSEL ÖLÇÜTLER

Güzellik baştan çıkarmak için, gönül serüvenlerini çoğaltmak için bir büyük koz olsa da, sürekli bir bağlanma için pek de gerekli değildir. Geçerli olan üç etmen, eylemleri ve sözleri paylaşmak, karşılıklı beğeni ve düzenli, doyurucu bir cinselliktir.

İlişki artık oturduğunda, söylenenlerin aksine, güzelliğin arzuyu uyarmak ve sürdürmenin ötesinde gerekli bir katkısı yoktur. İşin içine bir duyarlık, kişisel geçmişimizin biçimlendirdiği coşkular girer ve ne mutlu ki bunlar güzelliğin diktasına boyun eğmezler. Bir bireyi güzel bulmakla çekici bulmak arasında büyük ayrım vardır. Fiziksel bağlanma, daha çok kokular, cildin dokusu, sesin tınısı sorunudur. Hele kadınların çoğu için bu, bir erkekte güzellikten bin kat daha önemlidir.

Bu derin bağlanmalar, içimizde iz bırakmış işlevsel kalıpları yeniden yaşatmak içindir. Yaşamları boyunca birçok kez partner değiştirenler, sanki aynı kişiyle tekrar tekrar tanışır gibi bir izlenim bırakırlar. Onların değişik fetihleri arasındaki bu benzeşme nereden kaynaklanmaktadır? İnsan hep, aşağı yukarı, bize ilk aşk nesnemizi geri getiren birisini çekici bulur. Her aşk seçimi bir Ödipyen seçimdir. Kabul edilmesi zor bir düşünce olabilir bu, ama bilinçdışı olarak hep belli özel işaretleri aramaktayızdır: Bize ebeveynimizinkileri anımsatan bir yüzün yuvarlaklığı, bir çene ya da göğsün biçimi, bir bakış, bir gülümseme.

Peki öncelikle zıt olan fizik yapıların oluşturduğu çiftler ne olacak: uzun boy ile kısa boy, zayıf ile şişman? Bu çiftlerde de gizli olarak anneye duyulan bilinçaltı arzu ortaya çıkar. Örneğin, "zayıf-şişman" ikililerinde, zayıfları daha güçlü kadınlara çeken şeyin altında ne olduğu incelendiğinde, besleyen büyüten, sarıp sarmalayan bir anneye karşı bilinçaltı bir arzuyla karşılaşılır. Gene zayıf bir kadının güçlü kuvvetli bir erkeği çekici bulmasının ardında ise arkaik bir güvenlik arayışına rastlarız.

BAĞLANMA İLE GELEN GÜZELLİK

Ne var ki bu "zayıf", "şişman", "güzel" ya da "çirkin" kavramları herkes için aynı anlamı taşımaz. Görünüm olarak herkes partnerini aslı gibi görür mü? Hiçbir zaman! Duygusal yatırım yaptığımız varlıklar, ister eşimiz olsun, ister ebeveynimiz, isterse çocuklarımız, bize aynı anda hem oldukları gibi hem de onları görmek istediğimiz gibi görünürler. Her zaman fantezi ile gerçekliğin bir karışımı söz konusudur. Bazıları, yıllar ardından ve birlikte geçen yaşam sayesinde güzelleşirler. Aşk kimyası eşlerin yüz hatlarını dönüştürebilir ve onları mutluluk ışınları yayar hale getirebilir, dolayısıyla güzel kılabilir.

Daha genel anlamda duygusal bağlanmalar, güçlü insan ilişkileri de güzelliği doğuran şeylerdir. Çünkü yaşamda yaptığımız seçimler, ruhumuza kazıdığımız her şey bedenimize kaydolur sonuçta. l

Psychologies'den çeviren: EMRE ÇAĞATAY

Dergi 16.04.2006

Şiirde yabancı kadınlar.../ Hasan Pulur

15/1/2006 · Kategori: Deneme

Şiirde yabancı kadınlar...



MEĞER, bizim şairlerin ne kadar yabancı isimli sevgilileri varmış. Şiirlerinde, ne kadar yabancı kadın adları geçermiş...
Hilmi Yavuz derleyip toplamasa, belki de çoğunun dikkatini çekmeyecek...
Hilmi Yavuz'a göre, Türk şiirinde yabancı adlarına, Cumhuriyet sonrası şiirimizde oldukça yaygın bir biçimde rastlanıyormuş...
Örnekler vermiş, Orhan Veli'nin Edith Almeria'sı, Melih Cevdet Anday'ın Emilia'sı, Asaf Halet Çelebi'nin Mariyya'sı, Özdemir Asaf'ın Lavinia'sı, Sezai Karakoç'un Monna Rosa'sı, Attilâ İlhan'ın Pia'sı, Hannelise'si ve Maria Misakyan'ı...
* * *
HİLMİ Yavuz, bu tespitine bir de yorum getirmiş...
Bu yabancı kadın adları, niçin Cumhuriyet sonrası şiirimizde görünüyormuş?
Bunun batılılaşma ile ilgisi olabilir miymiş?
Çünkü Tanzimat ve Servet-i Fünun romanlarında yabancı kadınlar ya hafifmeşrep kimlikle ya da mürebbiye olarak görülüyorlarmış. Oysa Cumhuriyet dönemi şiirinde "sevgili"ye terfi etmişler!
Hilmi Yavuz soruyor:
"Batılılaşmanın yabancı kadını kamusal kimlikten, özel kimliğe doğru dönüştürdüğünü mü söylemeli burada?"
* * *
BATILILAŞMA, muasır medeniyete yönelmek nelere mal oluyor?
Mürebbiye ya da hafifmeşrep kadınlar, Cumhuriyet şiirinde birden sevgili olup çıkıvermişler!
Acaba neden?
* * *
HİLMİ Yavuz'un da "Gloria"sı vardır... Bu şiiri için şöyle der:
"17 yaşında yazmış olmama rağmen, acemice de değildir üstelik! Ama kitaplarıma almadım o şiiri..."
17 yaşında yazmış olmasına rağmen, hiç de acemice değilmiş...
Yooo, tevazunun bu kadarı da fazla...
En iyisi "Gloria"yı burada yayımlayalım da, Hilmi Yavuz'un kitaplarına almadığı şiirini görün:
"Bir sokak gibi yorgunum,/Bırakın, burada kalayım./Beni düşünme Gloria,/Ben kuklayım.
* * *
Köşeyi döndü birisi/Bir gölge, gömleği kara,/Kolları iki zambak gibi/Açılmış karanlıklara.
* * *
Gözlerinin yarısı mor,/Yarısı hüzünlü bir rüya;/Seni bir liman öldürecek,/Öldürecek seni, Gloria.
* * *
Bir sokak gibi yorgunum,/Bırakın, burada kalayım./Beni düşünme Gloria,/Ben kuklayım."
* * *
NEYSE yazıyı bitirmeden Hilmi Yavuz'un "Gloria"sı için bir sır verelim... Delikanlılık çağımızda kaç arkadaş o şiiri kendisinin yazdığını söyleyerek, kız tavlamıştır bilir misiniz?
"Postacı" filminde, sevgilisine, Pablo Neruda'nın şiirini okuyan postacı, şaire ne der?
"Sen şiiri yazıp yayımladıktan sonra şiir artık senin değil, herkesindir."

h.pulur@milliyet.com.tr

DESTURSUZ BAĞA GİRENLER/ H. İhsan SÖNMEZ

22/12/2005 · Kategori: Deneme

DESTURSUZ BAĞA GİRENLER

 

 

 

 

"  Türk Milletinin esas harikası kahramanlıktır. Çok savaş yaşadık, Çanakkale ve İstiklal Savaşı. O zamanlar bütün millet kahramandı, bütün millet vatanperverdi, bütün millet şairdi. Bizde onlara katıldık .

         Sizler toprak gibisiniz bizler ağaçlar gibiyiz. Toprak, biz ağaçlara neler verdiğinin farkında değildir. Benim mutluluğumun kaynağı budur. Onun tükenmezliği,  bir bereketi, bir zenginliği vardır. Onu bir ben bilirim. Benim için bunun kadar bir başka zenginlik şuradadır. Bunu yeni fark etmiş değilim. Yaşlandıkça hep düşündüğüm budur. Uzun ömürlü olmak, hepimizin çözemeden dünyayı bırakıp gittiğimiz bir muammadır. Fakat bizlerden başladığım zaman, bizlerden okuyan sizlerin, sizlerden okuyan nesillerin hatıralarıyla yaşayıp gitmekteyiz. Böyle düşünmeye başladığım zaman yaşlandığımı düşünmez oldum.  Bu yazıyı okuyanların benim, sevincime, bütün ömrümce neden bu kadar mutlu olduğumu anlayacaklarından şüphe etmiyorum. Bu mutluluk yalnız bizimdir. Sizlerden bize bir armağandır. Artan , eksilmez, tükenmez binihayetlerin kıymetini bilen öğretmen kullarına tanrı'nın bir ihsanıdır bu. Bu mutlu yaşamak ve mutlu ölmektir. Benim size söyleyeceklerim dün buydu. Yarında söyleyeceklerim yine bu olacaktır." 

Orhan Şaik GÖKYAY,edebiyat tarihçisi, şair ve yazar.

16 Temmuz 1902, İnebolu'da doğdu.

"Adına Hüseyin Vehbi kondu. Babası, ilkokul öğretmeni Mehmet Cevdet, 1876 yılında  Bulgaristan'tan  göçüp Anadolu'ya yerleşen  Filibe'nin Çırpan Kazası Uysal Köyü'ndendi. Annesi ise  komşu  Bağcılar köyünden Şefika Hanımdı"

1908, ilkokula başladı.

"O yıllar Osmanlı-Türk tarihi bakımından zor bir dönemdi. İkinci Meşrutiyet'in ardından Balkan Savaşı yaşandı. Babası Yarapçı köyünde görevli idi. Maddi sıkıntı çekildiği yıllardı .Aydın'da okuyan ağabeyi okuyamadan geri dönmek zorunda kaldı."

1921, Ankara Öğretmen Okulu'nu bitirdi.

1922,Giresun-Piraziz 'de öğretmenlik mesleğine ilk adımını attı.

1923,Cumhuriyetin İlanı'nda Samsun İstiklâl İlkokulu'nda göreve başladı.

         " Henüz Türkiye Cumhuriyeti Devleti ortada yoktu. Maaşsız olarak çalıştı, halkın desteği ile hizmetine devam etti."

1924, Balıkesir, İlbey Köyü'nde öğretmenlik yaptı.

         "Çağlayan isimli dergiyi çıkardı. Millî Mücâdele'nin bitiminde ise kısa süreli olarak askerlik şubesinde çalıştı."      

1926, Kastamonu'ya döndü. Kastamonu Lisesi'nin son sınıfına kabul edildi.

1927, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne kaydını yaptırdı.

        "Prof.Fuat KÖPRÜLÜ'nün yaptığı mülakat sonucu Çapa Yüksek Öğretmen Okuluna girdi.  Yatılı okudu. Fuat Köprülü öğretmenliğini yaptı. Ona, şiir dışında bilge kişiliğini verdi.

1930, Çapa Yüksek öğretmen Okulu'ndan edebiyat öğretmeni olarak mezun oldu.

       "Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver öğrencilerin, Türkçe isim almalarını isteyince çok sevdiği bir arkadaşının, Şaik olan adını alıp adını Hüseyin Vehbi Şaik olarak değiştirdi ".

1931, Kastamonu Lisesi  edebiyat öğretmenliğine atandı.

1931-1933, Malatya Ortaokulu'nda Türkçe öğretmenliğine atandı.

          "Üniversite yıllarında tanıştığı Bursalı İngilizce öğretmeni Ferhunde  Sarıoğlu ile evlendi."

1933-1934, Edirne  Kız-Erkek Öğretmen Okulu ve Edirne Lisesi, Ankara Erkek Lisesinde öğretmenlik yaptı.

1934-1936, Eskişehirde öğretmenlik ve okul müdürlüğü yaptı.

"Soyadı Kanunu çıkınca 'Gökyay' soyadını aldı."

1937-1939, Bursa Lisesine atandı.

 

"Dede Korkut Kitabı'nın yayınını burada gerçekleştirdi. "Bu Vatan Kimin ? "şiirini kaleme aldı.Bursa'nın Yeşil semtinde oturuyordu. Bir gün Heykel'e doğru şehir merkezine yürürken  set başında o zamanki karakolun bayrağını solgun şekilde görür  ve bundan etkilenerek vatanın kutsallığı, şehit ve gaziler için bu şirini kaleme alır"

1939, Ankara Devlet Konservatuarı Müdürlüğü'ne getirildi.

1944, Irkçılık ve Turancılıkla suçlandı sonrası tutuklandı.

 

          " Üniversiteden arkadaşı Nihal ATSIZ olmak üzere  34 kişiden oluşan bir grup halinde 'Turan Devleti Kurma ve Vatana İhanet' suçlamasıyla tutuklanarak İstanbul 1 nolu Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılandı. Savunmasıyla ünlendi. Sıkıyönetim savcısının ağır hakaretlerine karşın " Vaz geldim soyumdan ben Türk değilim " nakaratlı taşlamasını yazdı. On bir ay anadan doğma tabutlukta yatırıldı. Davası aklanmayla sonuçlandı. Aklandı ancak Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali YÜCEL mesleğine dönmesine izin vermedi. bakan değişince  Türkiye'nin en ünlü lisesine  edebiyat öğretmeni olarak atandı. . Ancak, tabutlukta yatmak, yaşamının diğer kısmında, iç çamaşırı  giymeden uyumak gibi bir hasar bırakmıştı"

 

1946, Galatasaray Lisesi Edebiyat  öğretmenliğine atandı.

1951,  Milli Eğitim Müfettişi oldu ve kısa süre sonra da Londra'ya öğrenci müfettişi ve kültür ataşesi olarak atandı. Üç yıl görev yaptı.

1954, Çapa Eğitim Enstitüsü'nde edebiyat öğretmenliğine başladı.

1959, Londra Asya ve Afrika Araştırmaları Okulu" School of Oriental and African Studies' de okutman  olarak çalıştı. Çapa'da ki görevine geri döndü.

1967, Yaş haddinden emekliye ayrıldı.

1983, Marmara Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde,

1986, Mimar Sinan Üniversitesi'nde ders verdi.

1992, Öğretmenlik hayatını noktaladı.

2 Aralık 1994, İstanbul'da hayata gözlerini yumdu.Nakkaştepe Mezarlığı'nda toprağa verildi.

 

 Gökyay, Cumhuriyet Dönemi'nde uzun yıllar öğretmenlik yapmış şairliği, eleştirileri ve araştırmaları ile dikkat toplamıştır. Örnek bir öğretmen Türk Dili'nin sevdalısı, dil bilimcilerinin en önde geleniydi. Türk Milleti kendisini "Bu Vatan Kimin" isimli Şiiri ile tanımıştır. Çocukluğumuzda ezbere bildiğimiz bu şiiri, unutanlarımız (!) için bir kez son mısrasını bir kez  daha okumaya ne dersiniz !

 

Gökyay'ım ne desen ziyâde değil,

Bu sevgi bir kuru ifade değil,

Sencileyin hasmı rüyada değil,

Topun namlusundan görenlerindir...

 

Öğrenmeye ve öğretmeye adanmış bir ömürdü onunki. Şöyle ki onu iyi tanıyanlar ve özellikle de edebiyatla ilgilenenler; tek bir kimlikle tanınmasının mümkün olmadığı söylemişlerdir. Yazdığı şiirlerle, incelemeleriyle, edebiyat tarihçiliği yönüyle önemli bir kültür adamıdır. Çok sayıda öğrenci yetiştirmiştir. Çok yönlülüğü ve eserlerinin de çeşitli olması nedeniyle belli bir katogoriye sığdırılamamıştır. Onun en büyük özelliklerinden birisi Türk dilini en ince ayrıntılarına kadar bilmesiydi. Çeviri yapacak  derecede İngilizce ve Almanca bilmesi, Arapça'ya ve Farsça'ya hakimiyeti, Avrupalı Şarkiyatçıların ilgisini çekmiş ve onlarında çalışmalarına yardımcı olmuştur. Maddiyata önem vermediği ve gönül adamı olduğu ise herkes tarafından bilinmektedir. Para kazanmak ve kariyer yapmak gibi bir amacı asla olmamıştır. Halka tepeden bakmamış ve onlarla hep iç içe bir hayat sürmüştür.

O'nun, diğer bir özelliği ise, çok ciddi bir eleştirmen olmasıdır. Osmanlıca ve Arap harflerini çok iyi bilmesi nedeniyle yazma eserleri en doğru biçimde okuyordu. Bu konuda ün yapmıştı. Osmanlı Dönemi'nin bazı önemli eserleri  onun titiz çalışmasıyla lâtin harflerine ve Türkiye Türkçesine aktarılmıştır.

 Edebiyat dünyasında Destursuz Bağa Girenleri acımadan eleştirir, ilmin hudutlarına saygısızlık gösterenlere birikimi, bilgisi ve bilimin imkanları ile cevap verirdi. Hocaların hocası olarak adlandırılmıştır.

Dede Korkut Hikayelerini bize o sevdirmişti. Önceleri aruz ölçülü epik, sonrası halk edebiyatı geleneğinde, özellikle saz ve tekke şiirini özümlemiş olarak güzelleme ve koçaklama türünde hece ölçülü şiirler yazdı. Her biri büyük bir emek karşılığı olan yaklaşık 200  eleştiri, kongre ve sempozyum bildirisi sundu.

Çalışmalarından dolayı kendisine, Kültür Bakanlığı'nca, (1981) Türk Kültür ve Sanatı Hizmet Ödülü, Folklor Araştırma Kurumu'nca, (1982) "İhsan HINÇER Türk Folkloruna Hizmet Ödülü, Türk Yazarlar Birliği'nce, (1988) Türk Kültürüne Hizmet ödülü verildi.

Adına şiir ödülü kondu, ilk ödül, 2001 yılında şair Ahmet Tufan ŞENTÜRK'e verildi.1989 yılında İstanbul Üniversitesi'nce Fahri edebiyat doktoru,1991 yılında da Kültür Bakanlığının teklifi üzerine  Cumhurbaşkanlığınca Devlet Sanatçısı ünvanı verildi. Türk Dil Kurumu Bilim Kurulu üyeliği yaptı.

Şiir; Birkaç şiir (1976) Araştırma; Türklerde Karagöz (1935), Dede Korkut (1938), Bugünkü Dille Dede Korkut Masalları (1938), Kabusname (1944), Katip Çelebi (1957), Dedem Korkut'un Kitabı (1973) Eleştiri; Destursuz Bağa Girenler (1982) başlıca eserleridir.

       Önünde saygı ile eğildiğim bu önemli şair, yazar ve bilim adamının, Türk Edebiyat Tarihi'ndeki saygın yerine tam olarak oturtulduğunu düşünmüyorum. Zaten buna İhtiyacı da yoktur ve hiçbir zamanda olmayacaktır. Ama yaptıkları üzerinde iyi düşünmek gerekir. Halbuki bırakın sahip çıkmayı, o kadar ki ölümü bile duyulmamıştır. Saysam iki elimin parmaklarını geçmeyecek sayıda yazarımız önemini farkındadır. Binlerce öğrenci yetiştirmiş bu insanın en azından öğrencileri tarafından değerine yakışır konuma getirtilmesi gerekmez miydi? Yoksa öğrencilerinin bir çoğu girdikleri bağdan Destursuz Kovulanlar mıdır? Doğrusu merak ediyorum. Aymazlığın danıskası bu. Başta Türkiye'deki ilgili akademik çevreler ve  edebiyat dünyamız ile hocanın kültürel ve bilimsel nemasından faydalanmış olanlar duruma el koymalıdır. Eserleri tekrar ele alınıp önemli yayınevlerince yayımlanmalı, edebiyat tarihçiliği ve dil eleştirileri yönü mutlaka (!) edebiyat dünyamızın gündemine getirilmelidir. Adına düzenlenen şiir ödül törenleri ulusal alana yayılmalıdır. Çünkü sanatsal ve tarihsel değeri, destursuzların anlayamayacağı kadar önemlidir. Olaya ideolojik bakmaktan vazgeçilmelidir. Bir başka Orhan Şaik GÖKYAY yoktur. Yazımın sonuna geldiğim bu anda, Gökyay Hoca'nın beni duyacağına inanıyor ve  son birkaç sözü onun aziz hatırasına göndermek istiyorum.

  Destursuz Bağa Girdiğim için kusura bakmayınız sevgili hocam, sizin bağınızda epeydir destursuz fink atanları gördüm de dayanamadım. Dediğiniz çok doğruydu elbette. Evet bir zamanlar bütün millet kahramandı. Bütün millette şair ve siz onlara katılmıştınız. İşe bak ki bugün kahramanlara iyi gözle bakılmıyor. Dahası şimdilik züppelik revaçta. Üzülerek söylüyorum ki bütün millette vatanperver değil. Benim gibiler şair oldu ve biz onlardan ayrıldık. Diyeceğim Ruhun Şad Olsun... Parmağımı kaldırıyor ve son sorumu sorarak huzurunuzdan ayrılıyorum  sahi... BU VATAN KİMİN!

 

 

 

 

 

 

 

Düşlerin kıt asrında, kendileri dışında hiç bir şeye inanmayan tanrılar, şairlerle kavgalıydı. Tanrılar, onları kahînlere şikayet eder, onlardan medet umarlardı. Tanrılara ' savaş' dışında bir önerileri olmayan, kahînler, su aynasına bakar ve aynaları kırarlardı. Kırılan aynalarla birlikte şairlerin düşlerinin de kırıldığını tanrılara müjdelerdi onlar…

 

« Önceki :: Sonraki »