Taşköprü'nün Sesi Arşivinden

15/10/2006 · Kategori: Biyografi

Tosya- Gökçeöz Köyü İlkokulu (31.07.1970- 14.08.1974)

alsah_036.jpg

alsah_490.jpg

Not: Fotoğraflar 1998 ziyaretinde çekildi...
24 yıl sonra. İş arkadaşları: Ali YİĞİT, Ali ÇAKIROĞLU, İsmail YERLİOĞLU... Bir de Komşular vardı: Osman TOPAL, Kaşif KICIR...

Taşköprü- Kızılcaören Köyü İlkokulu (14.08.1974- 02.05.1980)

20050901ta_k_fest_116.jpg

alsah_053.jpg

Taşköprü- Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi
(02.05.1980- 18.12.1998)

alsah_402.jpg

alsah_403.jpg

Tamı tamına 19 Yaz... 19 Kış...

Kastamonu İl Milli Eğitim'de Şube Müdürlüğü (02.02.1998- 25.08.1998)

d140400.jpg

alsah_166.jpg

02.02.1998 Kastamonu İl Milli Eğitimde tedvircilerden dördü, Ali- Coşkun (DEMİR),Teftiş Kurulu Başkanı İsmail TÜFEKÇİ (Çorumlu- ortada), Veli KANKO ve ben Ali ŞAHİN... Asım Tongal Beden Eğitimi Spordan sorumlu olduğundan bayramda görevli... Burda kareye giremedi...

Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (18.12.1998- 10.01.2003)

devrekani 004.jpg

ge_mi_tenkalan_049.jpg

Tokat- Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (27.01.2003- 17.02.2004)

magara_tokat_ballica.jpg

ARİF SAĞ

1/10/2006 · Kategori: Biyografi

1945 yılında Erzurum'un Aşkale ilçesi Dağlı Köyü'nde dünyaya gelir.
 3-4 yaşlarından itibaren kendisini babasının değirmeninde bulur. Müzikle ilk tanışması burada olur. Sanatçı bu süreci şöyle anlatır;

  "Tek bir ses, suyun sesi. Su altta pervanelere vurur. Pervanenin dönerken çıkardığı ses ve bir de iki taşın birbirine sürtmesinin sesi birbirine karışır. O sesi değiştiren tek yabancı unsur vardır. O da kocaman, şakşak denen ağaçtır. Ağacın üzerine nal çakarlar. Taş döndükçe ona sürter, ara sıra taşın çakılları değer, şangır şungur sesler çıkarır. Yani düz sesi bir ritimle, değişik seslerle bozar. Değirmende bu sesleri sürekli dinlemek zorundasınız. Taşlar devamlı döner ve şakşak dediğimiz ağacın üstündeki o nalların sesi değirmen taşına müzikte duyduğun ritmi verir. Ve orada hayal kurarsın, rüya görürsün... Orkestralar yönetirdim orda kendimce. Müziği ben oradan hatırlıyorum. Müziğe kafamı taktığım, müzikle diyalogu kurduğum yıllar o yıllardır..."

  Değirmentaşı ve su sesinin uyumu Arif Sağ'ın dinlediği ilk orkestradır. 5 yaşında kavalla, 6 yaşında ise gramofon ve plakla tanışır.
  Bağlamayla 7 yaşında iken Erzincan'da 'Kumaş Dede'nin dükkanında tanışır. Burası öyle bir dükkandır ki bağrında Davut Sulari, Aşık Daimi, Ali Ekber Çiçek, Aşık Beyhani, Kemter Yusuf v.b. yetiştirmiştir. 14 yaşına kadar aşıklık geleneğini öğrenip deyişler söylemeye başlayan sanatçı, sonraki yıllarda İstanbul'a gelir ve Aksaray Musiki Cemiyeti'nde Nida Tüfekçi'nin öğrencisi olur.
  Bu dönemlerde müzikal altyapısını oluşturma dönemidir. 1960 ve 70'li yıllar Arif Sağ için müzikte arayış yıllarıdır. Arif Sağ'ın, bu dönemin toplumsal hareketlerinin müzikle bağdaşan yanlarından çok, piyasadaki ve resmi kurumlardaki müzik uygulamalarına ağırlık verdiği söylenebilir. İlk plağı "Gafil Gezme Şaşkın Bir Gün Ölürsün"ü bu dönemde, 1963'te çıkarmıştır.  1965'de İstanbul Radyosu'na bağlama sanatçısı olarak girer.

Bu yıllarda Sağ'ın piyasadaki faaliyetleri de devam etmektedir. 45'lik plak dönemi olarak adlandırılan ve yaklaşık 20 yıl devam eden bu sürecin en parlak simalarındandır Arif Sağ... Bu süreçte 45'in üzerinde plak, 200'ün üzerinde beste yapar. Çeşitli sanatçılara bağlamasıyla eşlik etmesinin yanında, - yine bu dönemde- bestelerini de pek çok sanatçıya okutur. Yapılan müzik bugünkü terminolojiyle bir tür arabesk- fantazi benzeridir; bestelerinde ise yerel motifleri çok sık kullanır.Bu da onun halk müziğinden kopamadığı gerçeğinin bir başka göstergesidir.

 1975'de kurulan "İstanbul Devlet Türk Müziği Konservatuarı"na "öğretim üyesi" olarak giren Arif Sağ, halk müziği ve bağlama konusundaki akademik çalışmalarını da bu dönemde başlatır. 1982'de konservatuardan ayrılarak, kendi adına "Arif Sağ Müzik Evi"ni kurar. Bu arada Musa Eroğlu, Muhlis Akarsu ve Yavuz Top gibi bağlamanın diğer ustalarıyla Muhabbet serisinin ilk albümünü hazırlar. Uzun bir zamana yayılan bu birlikte çalışma, beş albüm ortaya çıkarır.
  1982 yılında İstanbul'da Şan Tiyatrosu'nda ilk 'Bağlama Resitali'ni verir. Sonrasında bu dönemlerde Avrupa'nın bir çok ülkesi ile Uzakdoğu'da (Japonya'da) halk müziğimizi ve halk çalgımızı tanıtıcı çalışmalar yapar.
  Ülkemizde müzik alanında kişisel renklere ve üstün yeteneklere sık rastlanmasına rağmen, bağlama çalgısında bir ekol yaratan sanatçı sayısı parmakla sayılacak kadar azdır. İşte bunlardan birisi ve -şimdilik - sonuncusu Arif Sağ'dır. Bağlamaya teknik bakımdan hakim olduğu kadar Arif Sağ'ın icrası, yerel tavırlar, repertuar ve duygu bakımından da zenginliklerle doludur.   Halk müziği ve bağlama alanında özgün arayışlarını yoğunlaştırarak sürdüren Arif Sağ, bir dönem (1987-1991) parlamentoda "milletvekili" olarak bulunan ilk sanatçıdır.

  5 Mayıs 1996'da Almanya Cumhurbaşkanı Sayın Roman Herzog'un desteği ile Köln Flarmoni Orkestrası ile Köln Flarmoni Salonu'nda verdiği konserle Anadolu müziğinin batıya tanıtılmasına ciddi katkılar koymuştur.
  1996 yılında Köln Senfoni Orkestrası eşliğinde Erdal Erzincan ve Erol Parlak 'la birlikte Köln'de verdiği konser büyük ilgi görür ve yine aynı yıl Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen özel ödülü alır.  Arif Sağ, sazında günlük yaşamın ekmek-su gibi doğal bir parçası sayılan Anadolu Aleviliği'nin "aşık-ozan" geleneği ortamında yaşayarak yetişmiştir.

  Son olarak 21. 01. 2000 - 05. 02. 2000 tarihleri arasında, İspanya'nın ünlü Flamenko gitaristi Toma Tito ile Avrupa'nın 12 ayrı şehrinde konserler vererek bağlamanın yurt dışında tanınmasını ve hak ettiği övgüyü almasını sağlamıştır.
  Sanatçı evli ve iki çocuk babasıdır.

 

KAYNAK VE GENİŞ BİLGİ:

REHA OĞUZ TÜRKKAN TAŞKÖPRÜLÜ MÜ?

14/5/2006 · Kategori: Biyografi


Reha Oğuz Türkkan

HAKKINDA YAZILANLAR

Türkeş’in tırnakları çekilmedi
Cemal A. Kalyoncu Aksiyon Sayı: 405

Yönetenlerin adalete müdahale ettiği sistemlerde hayat ne kadar acı ve çekilmez oluyor, hiç düşündünüz mü? Daha sonraki dönemlerde de vuku bulmakla beraber, özellikle çok partili döneme geçinceye kadarki süreç, bunun örnekleriyle doludur Türkiye’de. Sözü şuraya getireceğim. Aralarında Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Alparslan Türkeş, Reha Oğuz Türkkan’ın da bulunduğu yüzlerce kişiden özellikle 23’ünün tutuklanıp, çeşitli işkencelerin ardından yargılandıktan sonra, ancak 29 Mayıs 1945’te beraatleri ile sonuçlanan ve tarihe ‘Türkçülük Davası’ olarak geçen hadisede, haklı olan kim veya kimlerdi acaba?

Olayın baş kahramanlarından biri, işkence gördüğü o yıllarda yaşı henüz 23/24 olan (1920 doğumlu) Reha Oğuz Türkkan’dır. Olayda adı geçenler, hükümeti de devirerek Türkçü bir devrim yapmakla itham edilirler.

Dilerseniz, olayın aslına geçmeden önce, Reha Oğuz Türkkan (bu soyadı bizzat kendisinin teklifi ile babası almıştır) ve ailesini bir tanıyalım. Nüfustaki resmi kayda göre 3 Mayıs 1920’de, (Aslen 12 Ekim’de doğmuştur, ama tutuklanıp işkence gördüğü tarihi doğum günü olarak kayıt yaptırmıştır) büyükamcası Ziya Paşa’nın Erenköy’deki köşkünde dünyaya gelen Türkkan’ın asıl ismi Reha’dır. Bunu beğenmeyince, sonra kendisi Oğuz ismini ilave eder Reha'nın yanına.

Reha Oğuz Türkkan, Kastamonu/Taşköprü’de Hacıkadızadeler olarak bilinen bir aileye mensuptur. Hacıkadızadeler, ulaşılabildiği kadarı ile altı göbektir kadılık yapan bir ailedir. Reha Oğuz’un Tire’de doğan babası Halid Ziya Bey ise, haritalara olan merakı yüzünden Tapu Kadastro Genel Müdürü olmuş, kadastroyu Türkiye’ye getirmiş bir kişidir. Reha Oğuz Türkkan, babasının amcaları kolundan Medine Müdafii Ömer Fahrettin Paşa ve Sıdıka Hanım’ın oğulları olan ve 27 Mayıs’tan sonra Adnan Menderes’çi diye emekli edilen Orhan Türkkan (13. Dönem Kırklareli milletvekilliği yaptı) ve Selim Türkkan paşalarla da, akrabadır. Kavala Holding’in kurucusu Mehmet Kavala ile bacanak olan Selim Türkkan Paşa’nın, Kavala Holding’de üst düzey yöneticilik yapan çocukları Ömer ve Zeki Türkkan ise Osman Kavala ile kuzendirler. Reha Oğuz Bey’in babasının amcaları tarafından bugün tanıdıklarımız arasında 9 Eylül Üniversitesi rektörlerinden Refet Saygılı da vardır.

Reha Oğuz Türkkan’ın annesi Saibe Hanım’ın baba tarafı ise Azerbaycanlı, yine dört göbek öncesine kadar kadılık yapan bir ailedir. Türkkan’ın dedesi Yunus Bahtiyar Bey de Nafia/Bayındırlık Bakanlığı’nda müfettişlik yapan bir kişidir. Yunus Bahtiyar Bey, evliliğini Fitnat Hanım’la yapar. Reha Oğuz Türkkan’ın anneannesi Fitnat Hanım Bulgaristan fatihi olarak bilinen Aslanpaşazade ailesinin bir ferdidir. Aslanpaşa, o zamanki Sırbistan’a eyalet valisi tayin edilmiş bir kişidir: “Çok geniş bir ailedir o aile.”

— Rasih Nuri İleri de Aslanpaşa ailesinden değil mi?

“Öyle bir şey duydum ama hiç temasım olmadı.”

Türkkan’ın anneannesi Priştina, annesi de Prizren doğumludur. Aslanpaşazadeler 20—30 kadar köyün ağası halinde iken, I. Dünya Harbi’nden sonra Yugoslav yönetimi bu köylerin hepsine el koyar ve aile Türkiye’ye gelir. Saibe Hanım ile Halid Ziya Bey evlenir. Halid Ziya Bey, İsviçre’de devlet memuru olarak eğitime gönderilir ve Tapu ve Kadastro Genel Müdürü olur: “İsmet İnönü’ye çattı. İnönü, devlet arazisi olan Taşlık’ta bir yerin tapusunu kendisine çıkartsın diye zorluyordu onu. Ona direndi ama Türkçülük davaları başlayınca da istifaya zorlandı. O zaman da kendisi direndi istifaya. Babam hayatı boyunca istifa mektubunu tarihi açık şekilde cebinde taşıdı.”

Türkçülük nasıl başladı?

İşte böyle bir ailede 1920 yılında dünyaya gelen Reha Oğuz Türkkan, hayatını 25’er yıllık üç döneme ayırmıştır. Tabutluklar'da gördüğü işkenceleri de içine alan 1947'de Amerika'ya gidene kadarki dönem; Amerika'da eğitimden turizme kadar bir çok alanda işler ortaya koyduğu dönem ve 1941 yılında gerçekleştirdiği ve yazar Reşat Nuri Güntekin ile bacanak olmasına vesile olan Emire Güntekin ile evliliğini noktalayarak, Amerika’dan Türkiye’ye geldiği 1972’den sonraki dönem. (Türkkan’ın, Emire Güntekin ile evliliğinden, bugün ikisi de Amerika’daki üniversitelerde profesör olan arkeolog Aslıhan ve babası gibi tecrübi psikolog Ceylan adında iki kızı vardır. Reha Oğuz Türkkan, ikinci evliliğini de 1976 yılında, Akşehir’de yerleşik yörük bir aileye mensup Zübeyde Ece ile yapar. Türkkan’ın bu evliliğinden de Tuğrul ve Alptunga adında iki erkek çocuğu vardır.)

Türkkan’ın babası Halid Ziya Bey, savaşta düşman hücumları ile evlerini kaybedenlere tanınan haktan faydalanarak, Türkiye’den ayrılan Sisam Prensi Georgiadis’in Büyükadada’ki üç katlı 8—10 dönümlük arazi üzerindeki köşkünü Hıdiv İsmail Paşa’nın da yardımı ve bir de yıllarca uğraşıp yaptığı haritaları satarak alır. Aile böylece Büyükadalı olmuştur. Devlet, savaşlarda evleri yıkılanların çocuklarına istedikleri okulda ücretsiz okuma hakkı da tanıdığı için Reha Oğuz da henüz 5,5 yaşlarında iken Saint Joseph’e kaydettirilir. Orada dinlerini kaybediyorlar korkusu ile babası tarafından ağabeyi Orhan’la beraber Kabataş Erkek Lisesi’ne yazdırılır. Sonrasında ise Galatasaray Lisesi. Ancak babasının Ankara’da genel müdürlük ile görevlendirilmesi üzerine Galatasaray’ın 10. sınıfından ayrılıp Ankara’da Gazi Lisesi’ne devam eder Türkkan. Reha Oğuz, ilk okuldan beri çok kitap okuyan bir kişidir. Okuduğu kitapların tesiri ile Kızılderililere merak salar. Sonra Türkler’i keşfeder kitaplarda: “Bendeki Türkçülüğün nedenlerinden biri baba tarafımın oralı oluşu. İki, annemin akrabalarından bir tanesi Namık Kemal’dir. Namık Kemal, Rodos’a sürgün iken, anneannem onun yanında büyümüş ve onu çok severmiş. İki türlü akrabalık varmış Namık Kemal’le. Birincisi, Namık Kemal, annemin ailesi tarafından kız almış. Bir de Aslanpaşazadelerden Eşref Paşa varmış. Namık Kemal, onun kardeşinin oğlu imiş. Anneannem onun şiirlerini okurdu bize hep. Sonra babam çok Türkçü idi, ırkçı denebilecek kadar Türkçü. Bir de, babam Damat Ferit Paşa Hükümeti’ne karşı İmdat diye bir de gazete çıkarmış. Sevr’i imzaladılar diye ağır yazılar yazarmış onlara orada.”

Türkkan, Gazi Lisesi’nin Filiz adlı dergisinde yazı hayatına başlar. Orada yazdığı ‘milliyetçilik bir hayat ideali olmalı’ gibi bir yazı, henüz milletvekili olan ve Ulus’un Halit Fahri Ozansoy’la birlikte dönüşümlü başyazarlığını yapan Hasan Ali Yücel tarafından çok beğenilir. Ve Türkkan 17 yaşında olmasına rağmen Yücel’le tanışıp, dost olurlar. Ancak Yücel, zamanla solcu tavır takınınca Türkkan da yazılarında ona çatar: “O sırada Ruslar ilerlemeye başlamıştı ve her girdikleri yerde de kendilerine yandaş olanları başa geçiriyorlardı. Bunları anladık, Türkiye’de de gelip, komünistleri öyle yapacaklar diye... Biz de Gazi Lisesi’nde iken liseden arkadaşlarım Fehiman Altan, Cihat Savaşfer, Muzaffer Eriş’le birlikte gizli bir teşkilat kurmuştuk, Gürem diye. Gürem aracılığıyla dergiler çıkaracaktık. Ama daha sonra komünistler azmaya başlayınca, Gürem’i onlarla mücadele şekline soktuk. Sonra fazla da fırsatımız olmadı, hapse girdik.” Türkkan, liseden sonra babasıyla beraber gittiği İtalya ve Almanya’da kongrelerde Mussolini’yi tanır, Hitler’i de yakından dinleme imkanı bulur: “Orada görüştüğüm kimselerden anladığım, faşistlerin Türkiye’de emelleri var ve başka yerlerde yaptıkları gibi Türkiye’de de 5. Kol’u kurmaya çalışacaklar. Dönüşte hemen Ergenekon’u çıkarmaya başladım (10 Kasım 1938). Ve orada ‘Faşizm tehlikedir’ diye yazılar yazdım.” Fakat Ergenekon, İnönü tarafından, ‘Almanlar’la dostluğumuzu bozuyor’ diye kapatılır. Derginin kapalı olduğu sürede Reha Oğuz Türkkan, Türkçülüğe Giriş kitabını yazar. Ardından da Gürem’i resmileştirmek isterler ve Kitap Sevenler Kurumu diye bir kurum kurarlar: “Maksat bir yandan faaliyetleri resmileştirmek bir yandan da eski harflerde kalmış, milli kültürümüzün kitaplarını yeni harflerle yayınlamak.” Hasan Âli Yücel o sırada bugünkü adıyla Kültür Bakanı’dır ama Türk’e ait eserlerden hiç birini basmazken bütün Yunan ve Roma klasiklerini basmaktadır.

Türkkan, Ergenekon kapatılınca 1939’un başlarında Bozkurt’u çıkarır, aynı yılın sonlarına doğru ‘Köylü milletin efendisidir palavrası’ diye bir yazı yazınca o da kapatılır. Ve yargılanmaya başlarlar. (Bozkurt da kapatılınca, Bülent Ecevit’in milliyetçi şiirlerini de bastığı ve yine Bozkurt demek olan Gök—Börü’yü çıkaracaktır.)

— Hem dergi çıkarıyor, hem kitap yayınlıyorsunuz. Finansal kaynak var mıydı sizde o zaman?

“Var, ama yani buluyorduk. Harcımızdan, şundan bundan rica edip filan. Tabii babamın da tesiri oluyordu. Çünkü babamın müthiş tanıdıkları vardı. “Necip Fazıl Küçükağa'dan aldık. Milletvekili idi. Türkçülüğe sempati duyan birtakım öğretmenlerden filan alırdık. Gazetecilerden... Yunus Nadiler’den, onlarla bozuşmuştuk. Neyse hatırlamıyorum.”

“Türkeş’in tırnakları çekilmedi”

Kitap Sevenler Kurumu, ilk defa Ziya Gökalp’in eserlerini yeni harflerle basar. Türkkan arka plandadır. Kurum’un fahri başkanı da Fethi Okyar’dır: “Fakat Halk Partisi kokusunu aldı. Ancak üç ay dayanabildik. Kapattılar. Tam o sırada beraat ettik, Bozkurt’u yeniden çıkarmaya başladık. İşte Nihal Atsız o sırada kabul etti yazmayı.” Türkkan, daha sonra Atsız ile yazılar yüzünden bozuşur: “İlk işi benim hakkımda bir kere Ermeni dedi, olmadı, ‘Gürcü imiş’ dedi, arkasından ‘Arnavut.’ Sonra Zeki Velidi Togan barıştırdı bizi. Liseden sonra, Paris/Sorbonne Üniversitesi’ne gider. İkinci Dünya Savaşı’nın ateşi yayılıp Almanlar’ın Paris’i tehdit eder duruma gelmesi ile Türkkan da, tarih ve antropoloji eğitimini yarıda bırakıp Türkiye’ye döner. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne devam eder. 1942’lerde burayı bitirir. Ardından İstanbul Üniversitesi’nde tecrübi psikoloji tahsili yapar.

Bir yandan da, burada yer darlığından çok fazla değinemeyeceğim fakat Türkkan’ın Tabutluktan Gurbete kitabında detayları ile yer verdiği meşhur Türkçüler Davası gelişir. Nihal Atsız, kendi dergisine yazdığı bir yazı nedeniyle, Hasan Ali Yücel’in talebiyle Sabahattin Ali tarafından dava edilir. Türkkan'ın da, Atsız’a destek olmak için Ankara’da öğrencileri organize edenlerden olarak, 10 bin kişinin katıldığı yürüyüş tertiplemesi bardağı taşıran son damla olur. İlk aşamada 23 kişi tutuklu kalır, aralarında işkence görenler olur, mahkemeye verilirler. İddia, hükümeti düşürecek bir Türkçü/ırkçı darbe hazırlığı içinde oldukları yolundadır. Ve o meşhur Tabutluk hadisesi yaşanır. Reha Oğuz Türkkan 3 gün 4 gece ile Tabutluklar’da en fazla kalan kişi olur: “Alparslan Türkeş’in tırnağını çekmeye kalkışmışlar, hatta çekmeye bile başlamışlar ama çekmemişler. Ötekisi müdahale etmiş, ‘O üniformalı (o zaman piyade üsteğmendir), başımıza bela olur’ demiş, hemen mendille elini silmişler.”

Fakat aralarından bazıları işkenceye dayanamayıp, kendilerinden istenen ifadeyi imza ederler: “23’lerin hepsi zannedildiği gibi kahraman değildi. Atsız, sonuna kadar direndi. Cenap Şahabettin’in oğlu İsmet Rasin Tümtürk, ki en az ondan ümitliydim, o da gayet cesur çıktı. Onun annesi Kürtçü Bedirhan Paşa'nın kızı idi. Cenap Şahabettin de Arnavutluk’un Viyola kabilesinden, yani Arnavut. Halbuki İsmet Rasin bizde en azılı ırkçı idi. ‘Her iki taraf da Türk olacak, olmazsa aramıza almayalım’ diyordu. Tamam dedim, işte faşistlerin 5. Kolu, bu da onlardan. Ona söyleyince bozuldu. Ama en cesurlardan birisi idi. Tabii orada yanılmış oldum. Kendi kendime diyorum ki ‘herşeyin istisnası var. Bunlar da istisnalar, olacak.”

— Başka kimde yanıldınız?

“Hikmet Tanyu, lisenin son sınıfında arkadaşımdı. Annesi Abaza idi. Onu öğrenince aramız bozuldu. Fakat Tabutlukta tabanca dayamışlar ensesine yine imzalamamış. Kabul etmek lazım. Herkesi bir kalıba sokmak doğru değil. Bir de, Hamza Sadi Özbek. Tabutluktan Gurbete kitabını yazarken de Hamza Sadi Özbek’in ismini vermedim ama olayı anlattım. Daha sonra öğrendim ki kendisine işkenceler yapıldığını, işkencelere nasıl davranmış' gibi şeyler söylemiş. Orada bir tepem attı, kızdım.” Sonuçta kararlar verilir, cezalar alınır. Türkkan 5 yıl 5 ay ve 2 yıl da Diyarbakır’da sürgün almıştır. Ancak 23 Ekim 1945’te Askeri Yargıtay’ın kararı bozması üzerine ceza alanlar, telgrafla salıverilirler: "Bizi tutukladıkları zaman, resmi yahut klasik sebep olarak ‘Ruslar’a hoş görünmek için biz Turancıları cezalandırıyoruz’ diye gösteriyorlardı. Peki, işkence ettiğinizi de Ruslar’a haber verdiniz mi?”

Türkkan, Tabutluk Hadisesi geride kaldıktan sonra Sorbonne Üniversitesi’nde tecrübi psikoloji eğitimini tamamlar. 1947’nin sonlarında da Amerika’ya gider. İlk aylarda iş bulamaz. Bir yandan, işkenceler sırasında zedelenen sol gözünün tedavisini yaptırmakla uğraşırken, bir yandan da dil gerektirmeyen işler yapar. Otomatik makinelerle inek sağmadan gübre taşımaya, boya işlerinden dondurma satmaya ve sadece bir gece süren garsonluğa kadar pek çok iş yapar. Columbia Üniversitesi’nde tecrübi psikoloji masterini tamamlar, eğitim görevlisi olur. Altı yıl Columbia Üniversitesi’nde ders verir ve profesör olarak buradan emekli edilir. City College of New York adlı başka bir üniversitede yarım gün çalışır ve arkasından kendi işini kurar. Eğitim alanında bir sistem geliştirir ve 1963—64’lerde ilk okulunu açar. Başarılı da olur. Daha sonra kullandığı krediyi ödeyemediği için iflasa sürüklenir. Sonra üniversite ve liselere malzeme satışı yapan bir şirketin yüzde 54’lük hissesinin kendisine verilmesi şartıyla burada yönetim kurulu başkanı olur. Tekrar çıkışa geçer. Fakat 1969 krizi ile tekrar iflasın eşiğine gelince, genetik, kimya ve biyoloji alanlarında kurduğu şirketleri yok pahasına elinden çıkarmak zorunda kalır.

Türkkan’ın Amerika’da yaptıkları bunlarla da sınırlı değildir. Orada değişik görüş ve düşüncelerde olan Türk derneklerini 1950'lerde, Amerikan—Türk Federasyonu çatısı altında birleştirir. Türk Evi, Ata Türk Okulu, Türk Merkezi, Dış Türkler Derneği, Columbia Üniversitesi'nde Türk Etüdleri Merkezi'nin açılması Türkkan'ın orada yaptıklarından bazılarıdır. Türkiye'ye kafileler halinde ilk tursit gönderilmesine de önayak olur. Ermeni ve Rumlar’a karşı nümayişler yapanlardan olur: “İnönü gelecekti. Ermenilerle Rumlar birleşmiş nümayiş yapacak, belki tartaklayacaklar onu. Konsolos rica etti, ‘Buradaki Türkler’i toplayıp Ermeni ve Rumlardan daha kalabalık bir organizasyon yapsanız...’ ‘Peki’ dedim. Sonra İnönü’ye dedim ‘Sizi karşılamaya gelmedim, sadece Türkiye’nin başbakanı olduğunuz için karşılıyorum’ dedim. ‘Uh’ dedi, geçti, gitti.”

Zor günler geçiriyorum

İlk eşinin yakalandığı hastalığın tedavisi için gerekli olan süreyi de geri bıraktığında, ailesine ‘Türkiye’ye dönelim’ diyen Türkkan, onlar kabul etmeyince, eşi Emire Hanım ve iki kızını da orada bırakarak Türkiye’ye kesin dönüş yapar. Bu sefer yıl 1972’dir. Hayatındaki üçüncü 25 yıllık dönem böylece başlamış olur. Çalışmalarına burada da devam eder. İstanbul Üniversitesi (1975—76) ve Ahmet Yesevi Üniversitesi’nde (1996) öğretim üyelikleri yapar. 1976’da bir açık üniversite olan Yaykur’u kurar. NASA’nın Hindistan'da eğitim alanındaki denemeleri değerlendirmesi için çağırdığı eğitimciler arasında yer alır. Türkiye’de ilk defa hızlı okuma kurslarını açar. Amerika’da iken İnsan Değerleri Vakfı’nın Yönetim Kurulu Başkanlığı’nı yapan Türkkan, Dünyanın Geleceği Vakfı’nın ilk kurucuları arasında da yer alır. 1987’de de Türkiye'de Türk 2000 Vakfı’nın temellerini atar, futürüzimle ilgili çalışmalar yapar. Halen Amerika ve Türkiye’de Eğitim Sendikası, Konferansçılar Derneği, Gazeteciler Cemiyeti, Aydınlar Ocağı, Türk Ocağı üyelikleri olan Türkkan, yarısı yabancı dilde olmak üzere 40’ı aşkın kitap, dokuz film ve tv senaryolarına da imza atmıştır bugüne kadar.

— Geriye dönüp baktığınızda hata ettim dediğiniz anlar/işler oldu mu?

“Evet. Bu kadar çeşitli alana dağılmamalıydım. Sadece bir iş adamı olabilir veya tek başına bir dava adamı olurdum. Şimdiki rahatlık sebebiyle romancılığı tercih ederdim belki de.”

Bugün çocukluğunun Büyükadası’ndaki o günlerinin özlemini duyan Türkkan, intiharı bile düşünür: “Hayatımda bir emelim var diyordum. O beni canlı tutuyordu. Şimdi bir itirafta bulunayım size, o kalmadı. Zaman zaman intiharı bile düşünüyorum. ‘Ne diye yaşıyorum’ diyorum. Boş yere yaşıyorum. Yaptığım şeylerin aynısını yine yapıyorum, bir daha, bir daha.”

— İntihar derken şaka yapıyorsunuz?

“Kendime bazan şaka yapıyorum diyorum ama biraz ciddi tarafı da var. Ama o dereceye gelmedim. Ben psikolog olduğum için biliyorum ne zaman o adım atılır diye. Ama o düşüncenin akla gelmiş olması da tehlikelidir.”

Türk dünyası ile ilgili yıllar öncesinden söylediklerinin beklediğinden erken gerçekleştiğine sevinen Türkkan, bu kardeş ülkelerin aralarında güçlü ilişkilerin kurulamamasına da son derece üzülmektedir bugün. Turgut Sunalp ve Süleyman Demirel dahil bir çok partiden siyaset teklifi alan, bu konuda en son teklifin ise Alparslan Türkeş’ten geldiğini söyleyen Reha Oğuz Türkkan, bugün bir konuda pişmanlık duymaktadır: “Çeşitli görüşlere bir uzlaşma zemini hazırlamak lazımdı. Eğer uzlaştırabilse idik belki daha çok başarılı olurduk. Burada, politik ve ideolojik fikirleri zıt olanları, bir ortak noktada birleştirse idik... Öyle yapmadık da kesin tavır sergiledik. O belki yanlış oldu.”

Nâzım'ın ilk eşi: Nüzhet Hanım/ Taha TOROS

3/2/2006 · Kategori: Biyografi

Nâzım'ın kardeşleri
Hikmet Bey'in ilk eşi, Ressam Celile Hanım'dan üç çocuğu oldu. İlki Nâzım Hikmet'tir. Ailenin ikinci oğlu, 27 Ağustos 1905'te doğan İbrahim Âli'dir. Ne var ki bu çocuk, kuşpalazından 12 Temmuz 1906 tarihinde ölmüştür. Ailenin so ...
 
İkinci evliliğinden doğanlar
Hikmet Bey, Celile Hanım 'dan ayrıldıktan sonra, ikinci evliliğini Macide Hanım ile yaptı. Bu evlilikten, 1926 yılında, biri kız diğer erkek, ikiz çocukları oldu. Nâzım Hikmet'in bu kardeşleri, Fatma Melda ile Mustafa M ...
 
Nâzım Hikmet'in doğum belgesi
Nâzım Hikmet Selanik'te- Rumi tarihle- 4 Ocak 1317 tarihinde, alaturka saat sabah 4'te doğdu. O tarihte, babası Hikmet Bey ile halası Meliha Hanım 'ın eşi Memduh Bey , görevli olarak Selanik'te bulunuyorlardı. Hikmet Bey, ...

Edebiyata düşkün genç
Nâzım Hikmet, çocukluk yaşında denizci olarak yetiştirilmek istenir. Bu amaçla, babası Hikmet Bey onu, Deniz Harp Okulu'na yazdırır. Okul yatılıdır. Nâzım Hikmet, hafta sonlarında evlerine çıkar. O yıllarda Nişantaşı'nda oturmak ...

Nâzım'ın ilk eşi: Nüzhet Hanım
Nüzhet Hanım 1901 yılında İstanbul'da doğdu. Tanin ve Son Posta gazetelerinde başyazarlık yapan, milletvekili seçilen, CHP grubunda hükümete sert eleştirisi yüzünden - siyasetten ayrılmak zorunda kalan- Muhittin Birge 'n ...

 

Nâzım Hikmet'in edebiyata olan hevesini anlayan ailesi özel hoca olarak Yahya Kemal'i tutar

Edebiyata düşkün genç

Nâzım Hikmet, çocukluk yaşında denizci olarak yetiştirilmek istenir. Bu amaçla, babası Hikmet Bey onu, Deniz Harp Okulu'na yazdırır. Okul yatılıdır. Nâzım Hikmet, hafta sonlarında evlerine çıkar. O yıllarda Nişantaşı'nda oturmaktadırlar.

Yaz aylarını Erenköy'deki köşklerinde geçirirlerdi.

Yatılı Bahriye Okulu'nda Nâzım Hikmet'in talebeliği sırasında, iki tanınmış arkadaşı vardır. Bunlardan biri altıncı Cumhurbaşkanımız Fahri Sabit Korutürk , diğeri meşhur Yavuz zırhlısının son kumandanı Amiral Asım Şinik 'tir.

Şair Necip Fazıl da onlardan iki sonraki sınıfın öğrencileri arasındadır.

Nâzım Hikmet'te edebiyat hevesi küçük yaşlarda başlar.

Bunun geliştirilmesi, olgunlaştırılması maksadıyla Yahya Kemal özel hoca olarak görevlendirilir. Haftada bir gün Nâzım Hikmet'e Türkçe dersi vermeye gelir.

Ailenin yaşamı kışın Nişantaşı'nda, ilkbahardan sonbahar sonuna kadar Erenköy'deki sayfiyelerinde geçmektedir.

Nâzım Hikmet'in annesi Celile Hanım ile Yahya Kemal arasındaki gönül bağlantısı Erenköy'deki köşkte başlar. Nâzım Hikmet'in babası ile annesi 1917 yılında ayrılmışlardır.

Nâzım Hikmet'te beliren ilk şiir eğilimleri Yahya Kemal'in katkısı ile güçlenir. Hatta, ilk manzumesini, bir satırda değişiklik yaparak, dergide yayımlayan Yahya Kemal'dir.

Nâzım Hikmet, edebiyata iyiden iyiye tutkun olur ve asker olmak istemez. Sağlığının buna elverişli olmadığı konusu, doktor raporu ile tespit edilir. Okuldan bu suretle ayrılmıştır.

 


Nâzım Hikmet'in Moskova'da evlendiği ilk eşi Nüzhet Hanım.

Nâzım'ın ilk eşi: Nüzhet Hanım

Nüzhet Hanım 1901 yılında İstanbul'da doğdu. Tanin ve Son Posta gazetelerinde başyazarlık yapan, milletvekili seçilen, CHP grubunda hükümete sert eleştirisi yüzünden - siyasetten ayrılmak zorunda kalan- Muhittin Birge 'nin baldızı ve bir dönemin ünlü tiyatro eserleri yazarı Asude Zeybekoğlu 'nun teyzesi idi.

Bir yaşında iken babasını kaybeden Nüzhet Hanım, yukarıda belirttiğimiz gazeteci Muhittin Birge'nin himayesi ile büyütüldü ve eğitildi.

Geçmiş yıllara ait notlarımı karıştırıyorum:

22 Mayıs 1978 günü, Zîverbey 'de Mustafa Mazhar durağı yanındaki Ersan Sokağı 15 numarada, Nüzhet Hanım'ın dayızadesi Zehra Hanım'ın evinde buluşmuşuz. Sohbetimizde Nüzhet Hanım, Nâzım Hikmet ile nasıl tanıştığını, evliliklerini ve ayrılışlarını şöyle anlatmıştı:

... Birinci dünya harbinin son yıllarında, Teşvikiye'de Nâzım Hikmetlerle bitişik apartmanlarda oturuyorduk. İkimiz de çocuk yaşlarındaydık. Tanışmamız orada başladı. Ben, Alman Lisesi'ne gidiyordum. Nâzım Hikmet, Deniz Harp Okulu'na devam ediyordu. Ara sıra sokakta rastlaşır konuşurduk.

Eniştem Muhittin Bey, 1920 yılında Ankara'ya taşındı. Çocuk yaşımdan beri onlarla birlikte yaşadığımdan beni de götürdüler.

Eniştemin işi gereği daha sonra ailece Batum'a, Bakû'ya ve Tiflis'e gittik.

Nâzım Hikmet ile Vâlâ Nurettin 'e Batum'da rastlamıştık. Orada da kısa görüşmelerimiz oldu.

Beni, kulağımdaki rahatsızlık dolayısıyla, tedavi için Moskova'ya yolladılar. Yegâne arzum, tedavimin bitiminden sonra, Almanya'ya gidip eğitimimi sürdürmekti. Ne var ki, Ruslar vize vermedi.

Nâzım Hikmet ve Vâlâ Nurettin ile Moskova'da tekrar karşılaştık. Onlar Moskova Üniversitesi'ne devam ediyorlardı. Beni de teşvik ettiler. Üniversitenin Fransızca ders verilen iktisat bölümüne bir yıl devam ettim. Nâzım ile Vâlâ aynı üniversitenin Rusça bölümünde okuyorlardı. Şevket Süreyya (Aydemir) daha önce Moskova'ya gelmiş olduğundan onlardan yukarı bir sınıftaydı.

1921 başlarında Nâzım, benimle evlenmek istediğini söyledi. Rus kanunlarına göre evlendik.

Ben daha sonra hastalandım. Bakû'da bulunan ablamla eniştem, yanlarına dönmemi istediler.

Hasta hasta -Nâzım'ı terk ederek- ailemin yanına döndüm. Ne var ki hastalığım çok uzun sürdü.

1923'te Türkiye'de Cumhuriyet ilan edilince, ailece İstanbul'un yolunu tuttuk. Burada da hastalığımın ilerlemesi üzerine -Macaristan ile Çekoslovakya arasındaki- bir sanatoryuma gönderildim. 1924 yılında İstanbul'a döndüm. Bu arada, ikinci kocam olan Servet Bey ile tanıştım. Tam o sıralarda Nâzım Hikmet Rusya'dan İstanbul'a döndü. Nâzım, evliliğimizin devamını istiyordu. Çok düşündüm. Moskova'da evliliğimizden sonra aradan birkaç yıl geçmişti. Bu yüzden evliliğin sona ermesini arzu ediyordum. Kararımı Nâzım'a söyledim. O ısrar etti. Reddimin bir sebebi vardı. Nâzım'ın annesiyle halasının bana soğuk bakmalarıydı. İşittiğime göre bunlar Nâzım'a: "Bu gözleri küçük kadınla niçin evlendin?" demişlerdi. Bu evliliği eleştiriyorlar. Ona, bu gözleri küçük kadından bir an evvel ayrıl diyorlardı. Bu ve benzeri söylentileri duydukça, Nâzım ile evliliğimin devam edemeyeceği düşüncesi bende hâkim oldu. Nâzım Hikmet, benim Servet Bey ile evleneceğimi duymuştu. Çok kızdı. Hatta, Servet'i görerek, benim kendisiyle evli olduğumu söylemişti! İşler çok karışmıştı. Nâzım'da sinirli bir hava vardı. Evleneceğim Servet Bey bana:

"Eğer onu unutamayacak ve ayrılamayacaksan, ona dön!..." dedi. Ben kesin olarak Nâzım'a dönemeyeceğimi söyledim. Sonunda Nâzım'dan ayrılıp Servet'le (6) -Şeriat usulüne göre- evlendik. O yıllarda medeni kanun çıkmamıştı. Nüzhet Hanım, Servet Bey ile olan evliliğinin sonucuna şöyle değinmişti: "İki kızım oldu. Her ikisi de evlidirler. Dört torunum var. Hatta, bir torunumun bugünlerde düğünü olacak.'' Nüzhet Hanım, Fransızca, Almanca ve Rusça bilirdi. Son görevi, Ankara Kız Lisesi Fransızca öğretmenliği idi. 9 Ekim 1989'da Ankara'da öldü. Kibar, kültürlü bir kadındı.

Nâzım Hikmet'in:

''O mavi gözlü bir devdi;

Minnacık bir kadın sevdi

Hanımelleri...'' şiiri Nüzhet Hanım içindir.

Nâzım'ın soyadı

Nâzım Hikmet soyadı olarak ''Ran''ı kullandı. Bursa hapishanesindeki oda arkadaşı Alaaddin Özedar bu konuyu şöyle anlattıydı: Kırmızı renk, dünyada, komünizmin adeta sembolü olarak belirtilir. Onun için bu fikri taşıyanlara bazen ''kızıl'' da denmektedir. İçi kıpkırmızı, kabuğu sarımtırak olan tek meyve nardır. Nâzım Hikmet, bunu tersine çevirerek ''Ran'' ı soyadı olarak seçmiştir.

İlk şiirleri

Nâzım Hikmet, çocukluk çağında şiire başladı. İlk şiir hocası Yahya Kemal 'dı. Annesi Celile Hanım, Nâzım Hikmet'in affı ile ilgili olarak Yahya Kemal'e gönderdiği Fransızca bir mektubunda:

''Siz onun şiir babasısınız!...'' demektedir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi Nâzım Hikmet'in ilk manzumesi Yahya Kemal tarafından bir mısraı değiştirilerek yayımlanmıştır. Nâzım Hikmet sürekli şiirler yazmaya 17 yaşında iken başladı. Daha sonraki yıllarda, 1920 yılından itibaren, edebi yayınlarla ilgili dergilerde kendisini tanıttı. O dönemde genç edebiyatçıları bir araya toplayan Alemdar gazetesi idi. Bu gazete Refi Cevat (Ulunay) tarafından yayımlanıyordu. Ulunay, haftada bir gün gazetenin bir sayfasını genç edebiyatçıların eserlerine ayırmıştı. 18 Eylül 1919 tarihli Alemdar gazetesi bunun bir örneği idi.

Bu gençler arasında, Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Halide Nusret, Nâzım Kamil, A. Nahit, Vâlâ Nurettin, Halit Fahri, Faruk Nafiz, Nejdet Rüştü gibi genç şairler vardı. Nâzım Hikmet ilk yayımlanan şiirinde Mehmet Nâzım imzasını kullanmıştı. Yukarıda belirttiğimiz o dönemin şairlerinin en genci Nâzım Hikmet'ti. O dönemin geleneği olarak bu genç şairler, yayımladıkları şiirleri birbirlerine ithaf ederlerdi. Mesela, 1920 yılında -Ankara'da yayımlanan Yenigün gazetesinin 4 ve 21 Mart tarihli sayılarında yayımlanan ''Ağa Camii'' şiiri, Vâlâ Nurettin'e ithaf edilmişti. Alemdar gazetesinin 13 Kasım 1920 tarihli nüshasındaki ''İki Dört' ' manzumesi Yusuf Ziya'ya ithafen yayımlanmıştı. Nâzım Hikmet, o yıllarda, İstanbul'un yegâne edebiyat dergisi olan Ümit'te de manzumelerini yayımlıyordu. Örnek olarak bir manzumesini buraya alıyoruz:

Genç Yolcular Türküsü

Alnımızda yanar gençliğin tacı;

Yorgunluğun anasını satarız!

Elimizde neşemizin kırbacı,

Ufukları önümüze katarız!

Göğsümüz kuvvetli, ruhumuz temiz,

Tükenmez yolları tüketiriz biz,

Ne hamam isteriz ne han isteriz,

Nerde gün batarsa orda yatarız!

İkinci evliliğinden doğanlar

Hikmet Bey, Celile Hanım 'dan ayrıldıktan sonra, ikinci evliliğini Macide Hanım ile yaptı. Bu evlilikten, 1926 yılında, biri kız diğer erkek, ikiz çocukları oldu. Nâzım Hikmet'in bu kardeşleri, Fatma Melda ile Mustafa Metin 'dir.


Nâzım Hikmet'in üvey annesinden ikiz kardeşleri (Fatma Melda ile Mustafa Metin) 1926 yılında doğdular.

Nâzım'ın kardeşleri

Hikmet Bey'in ilk eşi, Ressam Celile Hanım'dan üç çocuğu oldu. İlki Nâzım Hikmet'tir. Ailenin ikinci oğlu, 27 Ağustos 1905'te doğan İbrahim Âli'dir. Ne var ki bu çocuk, kuşpalazından 12 Temmuz 1906 tarihinde ölmüştür. Ailenin son ve üçüncü çocuğu 18 Nisan 1907'de Halep'te doğan Sâmiye'dir.


(1907-1994) Nâzım'ın Hikmet'in kız kardeşi Samiye Yaltırım ile kızı. (Celile Hanım'ın fırçasından)

Nâzım Hikmet'in doğum belgesi

Nâzım Hikmet Selanik'te- Rumi tarihle- 4 Ocak 1317 tarihinde, alaturka saat sabah 4'te doğdu. O tarihte, babası Hikmet Bey ile halası Meliha Hanım 'ın eşi Memduh Bey , görevli olarak Selanik'te bulunuyorlardı. Hikmet Bey, yabancı işler müdürü, eniştesi Memduh Bey, Ticaret Mahkemesi reisi idi. Gelin-görümce ve enişte-kayınbirader aynı şehirde görev yapmaktan mutluydular. Hemen her gün görüşmekteydiler.

Celile Hanım, saat 4'te doğum yapmış. Doğum çok rahat olmuş. Bebeğe- dedesi- Mehmed Nâzım adını vermişler. Bilindiği üzere bu ad, dedesi şair Nâzım Paşa'dan geliyor. Aile geleneklerine göre, torunlara dedelerinin veya nenelerinin adı verilir.

Nâzım doğarken, babası Hikmet Bey sokak kapısından içeri giriyormuş. Bu doğumu, Celaleddin 'in uğuru saymışlar. Ailece Nâzım'ın hayırlı ve uzun ömürlü olmasını Allah'tan niyaz etmişler.

SÜRECEK

 

                                                            Cumhuriyet 13.10.2005

« Önceki :: Sonraki »