.. Sevgili Dostlar / Mektup / Nadir Serdar Işıklı

17/7/2007 · Kategori: Anma

.Sevgili Dostlar;

 

Geçmişten başlayıp ta günümüze kadar şöyle belleklerimizi yokladığımızda bu güne kadar ne çok olay yaşadık diye düşünüyorum. Bazılarının içindeydik, bazılarını ise okuyup öğrendik. Ne günlerden geçipte gelindi bugünlere, daha da neler yaşanacak kim bilir. Acısıyla tatlısıyla. Tabii ki dileğim bu ülkenin insanları hep güzel olaylar yaşasın. Acı nedir bilmesin, görmesin. İşte bunun için geçmişteki acılar unutulmamalı, hatırlanmalı ve hatırlatılmalı.

 

Bugün 17 Temmuz 2007. Tam 39 yıl geçmiş ‘’ Amerikan 6. filosunu protesto ‘’eylemlerinin üzerinden. Sol hareketin tarihine ‘’DOLMABAHÇE DİRENİŞİ’’ olarak geçen ve bu protesto sırasında VEDAT DEMİRCİOĞLU’nun polis tarafından pencereden atılıp öldürüldüğü 17 TEMMUZ 1968’in üzerinden tam 39 yıl geçmiş. VEDAT DEMİRCİOĞLU 68’kuşağının ABD Emperyalizmine karşı yürüttüğü BAĞIMSIZ TÜRKİYE mücadeledesinde ki ilk şehidi dir. Kendisini rahmetle anıyorum.

 

16 Temmuz gününü, İTÜ talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz’in ‘’Olaylı yıllar ve gençlik’’ isimli kitabından yapılan bir alıntıyı birlikte okuyalım.’’Bizim gezemediğimiz kendi vatanımızda Amerikan erlerinin gezmesini düşünmek bile insanı deli ediyordu. 6. Filo düpedüz işgal ordusu konumunda geliyordu günümüzde. Biz sokağa çıkmaya korkuyorduk. Fakat yurdun hemen karşısında bir otelin önünde bir impala taksi duruyor ve içinden bir Amerikalı er ve bir Türk Hanımı iniyor ve otele gidiyorlardı. Bu sahne yüzlerce defa öğrencilerin ve polislerin gözlerinin önünde tekrarlanıyordu. Polis otelin kapısında nöbet tutuyor ve yoldan geçen arkadaşları topluyordu…’’

 

17 Temmuz gece yarısı, saat 04.30 gibi İTÜ Rektörü Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu’nun – 20 Ekim 1978 yılında faşistler tarafından öldürülecektir – izniyle İTÜ Talebe Birliği ve İTÜ Yurdu binaları toplum polisleri tarafından basılır. Uyurken baskına uğrayan öğrenciler polis tarafından adeta linç edilirler. Öğrenciler polise direnirler ancak bunda başarı olamazlar. Coplanan, vahşice dövülen öğrencilerden biri, ikinci kat penceresinden aşağı atılır. Pencereden atılan genç 1943 Konya doğumlu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi ve Türkiye İşçi Partisi üyesi Vedat Demirci oğlu’dur. Demircioğlu, ağır yaralı olarak Beyoğlu İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılır. Baskın sonucu 53 öğrenci ve 4 polis yaralanırken, 32 öğrenci de tutuklanacaktır.

Dolmabahçe Direnişi

17 Temmuz 1968... Sabahın ilk saatleriyle birlikte İTÜ baskınını haber alan devrimci öğrenciler İTÜ Yurdu’nun önünde toplanırlar. 27 Mayıs 1960’tan sonra polisin üniversiteye bu ilk saldırısı öfkeyle karşılanır. Taksim’e doğru yürüyüşe geçen öfkeli öğrenciler alışılmış göstericilerden farklıdırlar: Yarı çıplak, pijamalı ve coplanmış bu öğrencilere İstanbul’daki diğer devrimci öğrencilerin katılırlar.

Öğleden sonra Dolmabahçe sahiline doğru yürüyüş başlayacak ve sahildeki Amerikan askerlerinin irtibat bürosu ateşe verilecektir. Amerikalıları taşıyan araçlar taşlanırken, Amerikan erleri dövülerek denize atılır. Taş yağmuru altında teknelerine binen Amerikalı erler gemilerine doğru yola çıkartılırken Dolmabahçe rıhtımı ‘’ 6. Filo Defol’’ sesleriyle inlemektedir.

 

Türkiye Devrimci Gençliği ülkesinin düşmanını çok uzun yıllar öncesinden görmüş, ABD emperyalizmiyle mücadeleye başlamıştı. Fakat bu antiemperyalist, anti şövenist, antifaşist yurtsever gençliğin üzerlerine, CIA menşeli komando kamplarında eğitilmiş tosuncukları ve gerici yobaz toplulukları saldırırken,’’bana sağcılar suçlu dedirtemezsiniz’’diyen Amerika’dan icazetli en yetkili ağızlar, belli ki bu günleri hiç mi hiç hesap edememişlerdi. Hiç hesap edememişlerdi ki gün gelipte yüzlerce vatan evladını Kore’de uğruna ölüme yolladıkları Yankee tohumlarının, askerlerimizin kafalarına çuval geçireceklerini. Akıllarına bile gelmemişdi, cebine T.C pasaportunu koydukları Molla Mustafa Barzani’nin Oğlunun, kadim dost Amerikanın desteğini alıp ta Kuzey Irak’tan koskoca bir Cumhuriyet’e kafa tutabileceğini.   

 

Komşumuz Irak’ta ki işgalci Amerikan Askerlerinin yaptıklarını okudukça gazetelerden, gördükçe televizyonlardan; Iraklı direnişçilerin başarılı olmalarını

tüm kalbimle diliyor ve daha fazla Vietnam diyorum.

 

Sağlıkla kalın, Sevgilerimle.

 

                                                                                 Nadir Serdar Işıklı 

Nadir Serdar IŞIKLI'NIN Diğer Yazıları:

_______________________________

20070717 - MEKTUP / Nadir Serdar IŞIKLI

20061030 - NİCE 29 EKİMLERE... / Nadir Serdar IŞIKLI

20061018 - BİR TAŞKÖPRÜ NOSTALJİSİ / Nadir Serdar IŞIKLI

20070109 - TAŞKÖPRÜ SARIMSAĞINI KORUMAK BİR GÖREV / Nadir Serdar IŞIKLI

20061012 - SEVGİLİ DOST... / Nadir Serdar IŞIKLI

Mehmet Akif´in sesi Nasrullah`ın duvarlarında yankılandı

6/10/2006 · Kategori: Anma

Mehmet Akif´in sesi Nasrullah`ın duvarlarında yankılandı

Kastamonu adı ile bütünleşen, Kastamonu´ nun en başta gelen simgelerinden birisi olan Nasrullah Camii; ecdadın gücünü, ihtişamını, zerafetini ve maneviyatını en güzel şekilde yansıtmasının yanında; Türk´ ün yeniden diriliş destanın yazıldığı Kurtuluş Mücadelesi esnasında da Mehmet Akif Ersoy´ un duvarlarında yankılanan aksi sedasıyla, Kastamonu insanın kahramanlığına ortak olma onurunu da yaşamış ender eserler arasında yer almıştır


1506 yılında zamanın kadısı Nasrullah Kadı tarafından inşa edilen caminin üzerini örten dokuz adet kubbe, altı tane herkenarı 160 cm olan kare şekilli dört köşe paye üzerinde duran kemerlere bindirilmiştir. Caminin iç duvarlarını rengarenk süsleyen esma - ül Hüsna, hülefa - i raşidin ve aşere- i mübeşşere yazıları ihtişamın yanına zerafeti, heybetin yanına inceliği nakşetmiştir. Yazıların büyük çoğunluğu Kastamonu` nun değerli hattatlarından Ahmet Şevki Efendi` nin kalemine yansıyan sanatın eseridir. Cami, kubbe gövdesinde bulunanlar da dahil 40 adet pencere ile ışık almaktadır. Kuzey - batı köşesinde bulunan tek şerefeli minarenin tamamı kesme taştan yapılmıştır.

Caminin banisi olan Nasrullah Kadı, Karamanlı müderris Yakup Efendi` nin oğludur. Kadı ve müderristir. İstanbul` un değişik medreselerinde müderrislik, Diyarbakır, Manisa ve Belgrad diyarlarında da kadılık yapmıştır. Gelibolu` nun şehir köyü beldesi kendisine arpalık olarak verilmiştir.

Hazır cevaplılık ve nüktedanlıkta Nasreddin Hoca` ya, dünyevi işlerde İbn- i sina` ya benzetilen Nasrullah Kadı` nın Kastamonu` ya kazandırdığı sadece cami değildir elbette. Hemen caminin yanında bir tablo güzelliğiyle endamını sergileyen şadırvan da cami ile aynı tarihte inşa edilmiştir. Suyundan bir içenin ömrü boyunca Kastamonu` ya, ya yedi defa uğrayacağı, ya yedi yıl bu şehirde kalacağı inancı ne kadar gerçektir bilinmez ama, şadırvanın çağlayan suyuna uzanan ellerin şükürle dudaklara götürdüğü her yudum su da Nasrullah Kadı` nın ruhu şad olmaktadır.

NASRULLAH

26/09/2006

Orada bir öykücü bu uzak yakında: Buyrukçu / M. SadıkASLANKARA

7/9/2006 · Kategori: Anma

M. SadıkASLANKARA

KitaplarAdası

Orada bir öykücü bu uzak yakında: Buyrukçu

Beşiktaş'ta Abbasağa Parkı'ndayım, yokuş başında, birden telefon, Necati Güngör'den: "Buyrukçu'yu yitirdik."

Aşağı yuvarlanırcasına geriye sarıldı anılar bobini. Aylar öncesinde yukarıdaki başlık altında Muzaffer Buyrukçu'nun tüm öyküleri üzerinde kuşbakışı gezinen bir çalışma yapmayı kesinlemiştim çünkü. Rahatsızlığını ilk okuduğumda...

Bazen nasıl da kızıyorum kendime, madem karar aldın, bir an önce uygulasana! İşte öldü Buyrukçu, yok artık! Oysa onun görmesini ne çok isterdim bu yazıyı...

Nitekim Buyrukçu'nun "kendi seçtikleriyle oluşan" Ay Kokuyor (Dünya, 2004) başlıklı "Seçme Öyküler"de yer alan "Muzaffer Buyrukçu Hakkında Yazılanlar" kaynakçasına bir göz atıldığında, bu seçkin öykücünün verimleri üzerine yapılmış çalışmaların ­üstelik bunu da kendisi hazırlamışsa- ne kadar cılız kaldığı görülebiliyor. Yazarın da sağlığında bu yetersizliği gördüğü kesinlenebilir. Eğer böyleyse, çok daha acıtıcı bir durumla karşı karşıyayız demektir.

Buyrukçu'nun andığım seçme öykülerdeki kendi öykücülüğü üzerine sorunsal bağlamında açılım getiren "Öykücülüğümle İlgili Düşünceler" başlıklı kısa yazısı da düşünülecek olursa, aslında yaşanılan boyutun ne ölçüde trajedik olduğu çok daha yalın görülecektir sanırım.Bugüne dek Buyrukçu'nun bir tek öykü kitabı üzerinde durabildim: Yalnızlığın Arkasındaki Gülümseme (Adam, 2001). Adam Sanat'ta yer alan bu yazı onun tüm öykülerini kuşatmaktan uzaktı elbette.

Oysa Buyrukçu, öykülerini değil yalnız, romanlarını da, günlüklerini de aynı iştahla okuduğum bir yazar oldu benim için. Ama sonuçta yetiştirememiş oldum yazıyı. Bu yazının da Muzaffer Buyrukçu öykücülüğü üzerine yapabileceğim değerlendirmenin bir girişi gibi alınmasını isterim doğrusu.

ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZDE DİP SUYU

Ay Kokuyor'da Feridun Andaç'la Ömer Lekesiz'in kısa, ama değerli iki yazısı yer alıyor Buyrukçu öykücülüğü üzerine geliştirimler vaat eden.

Ama ilkin Buyrukçu'nun kendi yaklaşımına bakalım mı, öykülerine sorunsal olarak nasıl bir açılım getirmiş?

"Yapıtlarımın içeriklerinde bulunanlardan biri... tedirginliktir. / Gülmesi unutturulan, hep ağlatılan, hep ezilen, hep üzüntüden üzüntüye fırlatılan insanın durumudur."

Buyrukçu'nun, kendi öykülerindeki cinselliğe getirdiği açılım ise şaşırtıcı olduğu denli sarsıcı da:

"Yapıtlarımın içeriklerinde bulunanlardan biridir cinsellik." "...Bu ilişki, bütün ilişkilerin başlangıcı, anası babası, atası, kaynağıdır. Birey, öteki ilişkilerinden çok ayrı bir karakteri olan bu ilişkinin, yaşamların sürdürülmesinde, anlamlandırılmasında oynadığı rolün bilincine varır varmaz, ondan sonsuza kadar yararlanma yolları arar, bulur. ...Artık hep onunla birliktedir. (...) Böylesi evrensel bir temaya yazarların yaklaşması, ele alması, işlemesi, edebiyatla yoğurması kaçınılmazdır, çünkü cinsellik aynı zamanda insanın ve ülkesinin toplumsal, kültürel, siyasal yapısını, uygarlık düzeyini, gündelik yaşamdaki ağırlığını yansıtan çok büyük bir sorundur."

Andaç, onun öykücülüğünden söz ederken, "Buyrukçu bir yanıyla değişimin öyküsünü yazarken, diğer yanıyla da yeni bir söyleyişin arayışındadır sürekli" vurgusunu getiriyor. Doğru söze ne denir?

Ömer Lekesiz, "Zor Hayatın Öyküleri" başlığı altında Muzaffer Buyrukçu öykücülüğüne değgin önemli saptamalarda bulunuyor. İşte altını çizdiğim satırlar:

"Buyrukçu'nun öyküleri, birebir yaşanmışlığa tekabül eden, zor hayatın öyküleridir. ...Ancak tahkiye ile kendi yaşantısı arasındaki (kısa ya da uzun) mesafeyi, öykünün gerçeklik ve etki düzeyine göre ayarladığı için o anılar, tanıklıklar özelden genele doğru bir açılım kazanırlar." "Buyrukçu'nun öyküleri, yakın geçmiş, dün ve şimdiki zaman üzerine kurulmuştur. Bu yanıyla Buyrukçu öyküsünün zamanı, yazarın doğrudan içinde yer aldığı zaman ya da zamanları onun zamanına değenlerin zamanıdır."

"Buyrukçu'nun öyküleri somut olay ve durumların öyküsüdür." "...Buyrukçu, ... hep hayati öyküler yazmış, hayat biçimlerinin (mutluluk-mutsuzluk, sevgi-sevgisizlik, yengi-yenilgi vb.) çifte yüzünü, onda meydana gelebilecek anlık değişimlerin etkileşim düzeyleriyle iç içe vermiştir."

"Buyrukçu'nun öyküleri olay (tahkiye) merkezli öykülerdir ve 'inşa'ya (kurguya) değil 'sunum'a (nakle) öncelik verilmiştir." "...Öyküye can katan 'ayrıntı'dır." "...Özü yoğunlaştıran ayrıntı, biçimi de etkileyen, zenginleştiren asli bir unsura dönüşür." "Bu nedenle Buyrukçu'nun öyküleri ilk bakışta çok ayrıntılıdır ancak çok katmanlı değildir." "Buyrukçu'nun öyküleri bu yanıyla 'kolay kavranılır' öyküler olarak değerlendirilebilir fakat onun öykülerindeki 'kolay kavranılırlık' acemi okurun (ve elbette eleştirmenlerin) ayakları altına atılmış birer muz kabuğu hükmündedir." (16, 17, 18)

Buyrukçu'nun da içlerinde yer aldığı 1950 kuşağı, kuşağın öteki öykücüleri, bunların değişkeli ardılları sayabileceğimiz 1960 öykücüleri, 50 kuşağının, öykü geleneğini devraldığı ustalar hiç kuşkusuz öykücülüğümüzün taban suyunu oluşturuyor bugün... Bu taban suyu, bir yeraltı ırmağı halinde hâlâ dolaşıyor aramızda, ama biz ayırdında mıyız bu dip suyunun?

BUYRUKÇU'YLAÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZE GELEN

Muzaffer Buyrukçu'nun, tüm öykücülüğümüz içinde kendine özgülük bağlamında getirdikleri nelerdi peki?

Yazınımızın değerbilir öykücüsü, yüce gönüllü Selim İleri'nin Buyrukçu'nun Yüzün Yarısı Gece (Bilgi, 1994) adlı yapıtı için getirdiği şu çarpıcı saptamayı aktarayım bu konuya ilişkin bir örnek olarak: "Elimde olsa, 'Yüzün Yarısı Gece'yi okullarda ders konusu yapar, anlatı sanatlarında zamanın yansıtılmasına ilişkin bir paragraf açardım." (Cumhuriyet, 28.3.1995)Buyrukçu öykücülüğü üzerine yukarıda birer parmak bal bağlamında aktardığım görüşlere katılmamak elde mi? Peki ben ne söyleyebilirim bunlara ek olarak?

Ekleme değil, ama birer vurgu olarak şunların da altını çizmek yanlısıyım ben...

Muzaffer Buyrukçu, öykücülüğümüz içinde, kendisiyle bağ kurulabilecek bütün öteki yazarlardan ayrıydı bana göre. Sözgelimi öykülemede sinematografik yapı kurmaya özel bir önem verdiği görülebiliyor onun. Hemen hiçbir müdahaleye gerek kalmaksızın filme çekilebilecek bir hava yansıtıyor çünkü öykülerinde yazar. Böylece öyküleri onun, sinemasallaştırılmış yazın ya da belki daha doğru bir söyleyişle yazınsallaştırılmış sinema tadı bırakıyor alımlamada. Bu anlatımın uzantısını, öyküsel imgelemede sürdürüyor Buyrukçu. Örneğin kahramanlar bizim karşımıza gerek kendileri, gerekse genel bağlamda imgelem biçiminde alabileceğimiz düşlemleri, hayalleri, korkuları, karabasanları vb. olarak birbirine eklemlenmiş gerçeküstücü bir bükümlenmeyle geliyor. "Unutmakla anımsamak" arasında geçirgenlikler deltasında ilerleyen bir öykücülük bu... Gerçekten de bu tutum, öykülerdeki sinemasal büyünün biraz daha derinleşmesine yol açıyor. Yaratılan kıkırdak bölgeler, anlatıda bu ikili düzlemin birbirine kaymasına, akmasına olanak sağlarken, düzlemi enikonu karmaşıklaştırıyor da.

Böylece bilinç dışı alanı öykülerinde büyük ustalıkla işleyip kullanabiliyor Buyrukçu. Akışlarla anların birbiri içinde yuvalanıp birbirinde boy attığı öyküler yazıyor sonuçta. Bu yanıyla kendini alabildiğine özgünleştirmiş bir yazar bence o.

Bir de bu öykücülükte yine özgün biçimde kendine yer bulan öykü ayrıntıları üzerinde durmak isterim onun.

Buyrukçu'nun öykülerinde ayrıntı, ilk bakışta sanki herhangi öyküsel işlev taşımıyormuş havasında bir "yığma ayrıntı" izlenimi bırakabiliyor. Oysa Lekesiz'in çok yerinde saptayımıyla birer "muz kabuğu" bunlar. Çünkü Buyukçu, bu ayrıntıları, tam da ne gerek var bunlara gibisinden bir düşünce uç verirken devreye sokup işlevlendiriyor.

Bu açıdan Buyrukçu'nun öykü ayrıntılarını yerleştirip işlevlendirmede, öteki öykücülerde görülmeyen farklı bir yol izlediği öne sürülebilir pekâlâ. Böyle olunca, Buyrukçu'nun öykülerindeki o şaşırtıcı ayrıntı dökümü, öykü için neredeyse zorunluluğa dönüşüyor.

Öykümüzün Gökkubbesindeki Yıldız Bulutları...

Muzaffer Buyrukçu'nun ilk öyküsü altmış yıl önce 1946'da, ilk öykü kitabı ise tam elli yıl önce 1956'da yayımlanmış. O günden bugüne farklı yayınevleri tarafından sunulmuş okura. Bu nedenle belki hepsini bir arada bulabilmek olanaksız. Ama son yıllarda Sel Yayıncılık (0212.5169685), değerbilir tutumla dört öykü kitabını birden yayımladı Buyrukçu'nun: Bir Aşk Daha (1996), Telefon Konuşmaları (1997), Bulanık Resimler (İkinci Basım, 1997) Dumanı Tüten Çay Gibi (1999)... Dile kolay, öykü veriminde tam yirmi kitaba ulaşmış bir yazar oldu o...

Peki biz ne kadar tanıyoruz Muzaffer Buyrukçu'yu?

Onlarca da değil, belki yüzlerce genç yazarın, öykücünün adını sıralayabilirim alt alta. Genç yazar olarak bugün kendini anlatan, birey gerçekliğinin peşine takılmış görünen ya da bireysel merkezli anlatı kavrayışının ardılı bağlamında alınabilecek sıra sıra yazar.

Ama dikkatimi çekiyor, günümüz genç yazarlarının en az eğildikleri, daha doğrusu hiç ilgilenmedikleri, hatta belki de tek ürününü okumadıkları, ötesinde tanımadıkları yazarlarımız ise yaşça kendilerine en uzak duran, yazınımızın "klasik değer"i sayabileceğimiz yazarlar grubu, görebildiğimce.

Genç öykücülerin pek çoğunu tanıyorum, en azından üçer beşer öykü okuyorum her birinden... Hepsi egemen yönlendirmeler doğrultusunda batının da doğunun da klasiklerinden haberliler, okudukları da anlaşılabiliyor bunları, ama iş, bugünkü yazınımızın yüz akı sayabileceğimiz yazarlarına geldiğinde, uzak yakın hiçbir bağ kurmadıkları görülüyor ne yazık ki! Muzaffer Buyrukçu'nun öykücülüğünü kendinize yakın bulmayabilirsiniz. Ama siz tanıdığınız, bildiğiniz, hiç değilse bir iki kitabını okuduğunuz öykücüler arasına katıp da mı aldınız bu kararı, yoksa Buyrukçu, öylesine kulağınıza çalınıvermiş bir ad olarak mı yer etti sizde yalnızca?

Okunmamış, alımlanmamış, sonuçta kişinin öznel okuma evreni içinde yerli yerine oturtulup içselleştirilmemiş bir öykücü için "Bilmesek de okumasak da o yazar bizim yazarımızdır" uslamlamasıyla davranılabilir mi?

Hani yıldız bulutundan söz eder ya gökbilimciler, samanyolundan laf açıldığında, biz öykücülüğümüzün yıldız bulutlarından ne kadar haberliyiz dersiniz? Hele o yıldız bulutları bizi bırakıp teker teker çekilirken gökkubbemizden?

Evet, bir edebiyatı "hak etmek" gerekiyor, bir aşkı hak edercesine... Biz yazınımızı ne ölçüde hak ediyoruz dersiniz? Bu soruyu genç öykücüler açısından, Türk öykücülüğü bağlamında yinelemek de olası elbette.

Şu soruyu sormama izin verin o halde lütfen: Söyle ey genç yazar nereye böyle, evet nereye? Hak edilmeden vaat edilmiş ülkeye gidilebilir mi hiç?

Bu yıldız bulutlarına dokunmadan kim öykücü olabilir ki? Ama Muzaffer Buyrukçu'yla yıldız bulutunun bir üyesini yitirmedik yalnız, kendimizi yitirdiğimizin de bilincine vardık bir ölçüde yanılmıyorsam.

 

CK, 7 Eylül 2006

Bunun adına 'şapka' derler...

7/9/2006 · Kategori: Anma

Şapka İnkılabı 81 yaşında

**KASTAMONU (Cumhuriyet) - Atatürk'ün Kastamonu'ya gelişi, Şapka ve Kıyafet İnkılabı'nın 81'inci yıldönümü kutlamaları başladı. Kışla Parkı'nda Atatürk Anıtı'na çelenk sunulması ve halkoyunları gösterilerinin ardından kortej yürüyüşü yapıldı. Kastamonu Müzesi'nde son bulan yürüyüşün ardından Atatürk'ün Şapka ve Kıyafet İnkılabı'nı gerçekleştirdiği tarihi binanın bahçesinde tören düzenlendi. Konuşmaların ardından Atatürk'ün Kastamonu Nutku okundu.

 

Cumhuriyet 02.09.2006

Atatürk'ün fes, kavuk, külah, takke, sarık ve cüppeyi tarihe gömen sözü:


Kastamonu'dan Ankara'ya dönüşte Kalecik'te bir dinlenme molasında Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet gazetesinin 31 Ağustos 1925 tarihli nüshasını okuyor (üstte). 1 Eylül 1925 tarihinde ise yine Mustafa Kemal Atatürk bu kez Cumhuriyet gazetesi başyazarı Yunus Nadi ile kılık ve kıyafet devrimi üzerine sohbet ediyor.

Bunun adına 'şapka' derler...

**Kastamonu gezisinde halkın karşısına şapka giyerek çıkan Atatürk, ''Kıyafet değiştirmenin din ve iman değiştirmek anlamına gelmeyeceğini'' göstererek yüzlerce yıllık bir tabuyu da yıkmıştı.

ATİLLA ORAL

Atatürk 23 Ağustos-1 Ekim 1925 tarihleri arasında Kastamonu ve civarını ziyaret etmiş ve bu ziyaretinde halkın karşısına ilk kez şapka ile çıkmıştı. Tarihi Şapka Nutku'nda;

''Efendiler,

Türkiye Cumhuriyeti'ni kuran Türk halkı uygardır. Tarihte uygardır, gerçekte uygardır. Fakat ben sizin öz kardeşiniz, arkadaşınız, babanız gibi uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı, fikriyle düşüncesiyle uygar olduğunu kanıtlamak ve açıklamak mecburiyetindedir. Uygarım diyen Türkiye Cumhuriyeti halkı aile hayatıyla, yaşayış tarzıyla uygar olduğunu göstermek zorundadır.

Kısaca uygarım diyen Türkiye'nin gerçekten uygar olan halkı baştan aşağıya, dış görünüşüyle de uygar ve olgun insanlar olduğunu doğrudan göstermeye mecburdurlar.'' *(1) demişti. Şapka o tarihe kadar; ulema sınıfı tarafından Batı dünyasının bir sembolü ve doğrudan doğruya bir ''kâfirlik belirtisi'' olarak gösterilmekteydi... Türk gençlerinin kendi zevk ve tercihleri ile şapka giymesine suç işlemiş gibi bakılıyor ve birtakım çevreler tarafından şapka giyenler ''gâvurlaşmakla'' itham ediliyorlardı... Fes, kavuk, külah, takke, sarık ve cüppe gibi kıyafetler o yıllarda Türk halkının ''değişmez'' ve ''değiştirilemez'' bir özelliği olarak görülüyordu... Türk halkının Batı dünyasından yıllarca ayrı kalmasını sağlayan bu anlayış ayrıca; ülkede Müslüman ve Müslüman olmayan ayrımının yapılmasına da neden oluyordu...

Kıyafet devrimini başlattı

Atatürk yüzlerce yıldır var olan yanlış bir anlayışı yıkmak ve ''Kıyafet değiştirmenin din ve iman değiştirmek anlamına gelmeyeceğini'' bizzat kendisi göstermek istedi... Ve bu amaçla şapka giyerek halkın önüne çıktı... O zamana kadar ''Semssiperli Serpuş'' ve ''Medeni Serpuş'' vb. gibi adlandırılan çeşitli tuhaf isimleri bir yana bırakan Atatürk, ''Bunun adına 'Şapka ' derler'' diyerek Türk halkının çağdaş ve modern bir dış görünüme kavuşabilmesini sağlayacak olan kıyafet devrimini başlattı.

Türk halkının yüzlerce yıldır kullandığı fesi bir kenara atarak, şapkayı benimsemesinin çok zor olacağına dair düşünceler İstanbul gazetelerinde yer almıştı. Cumhuriyet gazetesi 4 Eylül 1925 tarihli başyazısında, Atatürk'ün soruna nasıl çözüm getirdiği ''Gazi'nin Sosyal Düşünceleri'' başlıklı makalede şöyle anlatılmıştır:

''Gazi'nin sosyal düşünceleri, siyasi düşünceleri, askeri planları kadar kuvvetlidir. Böyle olmasaydı, biz İstanbul gazetecileri burada bilmem ne türlü serpuş diye şapkaya türlü türlü isimler takmaya çalışırken o orada 'Bunun adına şapka derler' diye meseleyi halledebilir miydi.'' *(2)

Atatürk'ün Kastamonu gezisinden üç ay sonra 25 Kasım 1925'te şapka giyilmesi ile ilgili yasa TBMM'de kabul edilmişti.

Yunus Nadi'nin fötr şapkası

Kastamonu gezisinde Atatürk'ün yanında Nuri Conker, Fuat Bulca, Tevfik Bıyıklıoğlu da bulunuyordu. Onlar da birer şapka giymişler ve kendisine eşlik etmişlerdi. Atatürk; Ankara Gazi Orman Çiftliği'ndeki kuruluş çalışmalarını denetlediği sırada giymiş olduğu Panama şapka ile Kastamonu'ya gelmiş ve bu şapka ile halkın önüne çıkmıştı... Kastamonu'dan Ankara'ya dönerken kendisini Cumhuriyet gazetesi Başyazarı Yunus Nadi karşılamıştı... Kalecik'te bir dinlenme molası veren Atatürk, Yunus Nadi'nin başındaki geniş kenarlı fötr şapkayı görünce; ''Ne güzel şapka! Nereden buldun'' diye sormuştu. O yılların Ankarası'nda böyle şapka yoktu. Yunus Nadi Bey de Gazi'nin panamasını beğenmiş ve:

''- Hemen hiç giymiş değilim paşam, sizin o nefis panamanızla değiştirmek lütfunda bulunursanız!...'' *(3) demişti. Ankara'ya dönüşünde yapılan karşılamada Atatürk'ün elinde bu fötr şapka bulunuyordu...

Neden Kastamonu?..

Atatürk'ün Şapka Devrimi için Kastamonu'yu neden seçtiğini Cevat Dursunoğlu , Saffet Arıkan 'dan dinlemiş ve şunları yazmıştı:

Saffet Arıkan şöyle anlatmıştı:

''1925'te ben Parti Umumi Kâtibi idim. Doğu'daki isyanlar bastırıldıktan sonra vilayetlerin ileri gelenlerinden sekizer, onar kişilik heyetler Ankara'ya geliyor, bağlılıklarını arz ediyorlardı. Bunlar kendilerine özel bir forma, 'Tazimat heyeti' adını koymuşlardı.

Bu heyetleri Gazi'ye ben takdim ediyordum. Fakat birkaç heyet gelip gittikten sonra Gazi usandı. Yeni heyetler gelince 'Benim adıma sen kabul et' der, önemli gördüğü heyetleri de İsmet Paşa 'ya götürmemi emrederdi.

Hiç unutmam, ağustosun ilk günlerinde Kastamonu'dan bir heyet gelmişti. Âdet yerini bulsun diye haber verdim. Gazi, hemen ilgilendi, 'Bu heyeti ben kabul edeceğim, yarın Çankaya'ya getir' dedi. Bu emre hayret etmekle beraber özel bir anlam da vermedim. Ertesi gün Gazi, heyeti kabul etti. Olağanüstü iltifatlarda bulundu. Bir saat kadar yanında tuttu. Kastamonu hakkında çeşitli sualler sordu. Heyeti uğurlarken 'Davetinize teşekkür ederim, yakında Kastamonu'ya geleceğim. Hemşerilerime selamlarımı söyleyiniz' dedi.

Halbuki

Heyet Gazi'yi Kastamonu'ya davet etmemişti. Bu sözleri işitince hayretim büsbütün arttı. Koluma girerek beni salona götürdü. Çok neşeli idi :

- 'Çocuğum Kastamonu'ya gidiyorum. Şapkayı orada giyeceğim' dedi.

Epeyce zamandan beri zihninin şapka meselesiyle meşgul olduğunu biliyordum. Birkaç arkadaşı, Beyoğlu'nda şapka giydirerek gezdirmiş, yapacağı akisleri inceletmişti.

Bu kısa mütaaladan sonra Arıkan, tekrar Gazi'nin sözlerine dönerek şöyle devam etmişti:

'- Niçin Kastamonu'yu seçtiğimi bilmezsin. Dur, anlatayım. Bütün vilayetler beni tanırlar. Ya üniforma ile yahut fesli, kalpaklı sivil elbise ile görmüşlerdir.

Yalnız Kastamonu'ya gidemedim. İlk önce nasıl görürlerse öyle alışırlar, yadırgamazlar. Üstelik bu vilayet halkının hemen hepsi asker ocağından geçmişlerdir.

İtaatlidirler, munistirler. Adları mutaassıp çıkmışsa da anlayışlıdırlar. Bunun için şapkayı orada giyeceğim.' dedi.

Birkaç gün sonra gitti ve şapkalı olarak döndü. Dönüşte Ankara'ya yaklaşırken en çok Diyanet İşleri Reisi Rıfat Efendi üzerinde yapacağı tesiri düşünüyor, onun kırılmasını istemiyordu.

Ankara'da kendisini karşılayanları, şapkasını çıkararak selamlarken gözü hep Rıfat Efendi'de idi. Rıfat Efendi büyük bir anlayış gösterdi. O da sarıklı fesini çıkararak Gazi'yi başı açık selamladı. Bu anlayış Gazi'yi çok sevindirmişti. Hocayı otomobiline aldı. Kendi başında şapka vardı. Rıfat Efendi'nin başı açıktı. Böylece şehre girildi.

Halk psikolojisini bu kadar iyi anlayan devrimci bir baş kolay kolay bulunamaz'' *(4)

Kaynaklar:

1-Hâkimiyeti Milliye, 30 Ağustos 1925

2-Cumhuriyet gazetesi 4 Eylül 1925

3-Hürriyet, Atatürk albümü, 1974, s.97

4-Dursunoğlu, Cevat. Halkçı, 10 Kasım 1954

Cumhuriyet 20.01.2006

'Anadolu Aydınlanmaları' etkinliklerinin 6.'sı Kastamonu'da yapıldı

'Devrimlerden vazgeçmeyiz'

MİNE ÖZGÜR

KASTAMONU - Cumhuriyet gazetesinin ''Anadolu Aydınlanmaları'' etkinliklerinin 6'ncısı önceki gün Kastamonu'da gerçekleştirildi. Gazetemiz yazarları Alev Coşkun, Oktay Ekinci ve Şükran Soner önceki gün ilk olarak Kastamonu Valisi Mustafa Kara ve Belediye Başkanı Turhan Topçuoğlu 'nu ziyaret ettiler.

Yazarlarımız saat 14.00'te de Kastamonu Ticaret ve Sanayi Odası'nda ''Anadolu Aydınlanmaları'' konulu söyleşiye katıldılar. Yerel yöneticiler, sendikacılar, sivil toplum örgütleri temsilcileri ve çok sayıda gazetemiz okurunun dinlediği söyleşide ilk olarak söz alan Coşkun demokrasilerde basının dördüncü kuvvet olması gerekirken bugün büyük holdinglerin halkla ilişkiler departmanı haline geldiğini belirtti. Coşkun, ''Cumhuriyet ise patronu olmayan, sahibi vakıf olan bağımsız bir gazetedir. Yerel basının olanaksızlıklar içinde yaptığı mücadele saygıya ve övgüye değerdir, ama İstanbul'da basının çarpık işleyişi gözlemleniyor'' dedi. Cumhuriyet gazetesinin iki kırmızı çizgisi bulunduğunu vurgulayan Coşkun, ''Birincisi ülkenin bölünmez bütünlüğünü korumak, ikincisi büyük Atatürk' ün kurduğu laik Türkiye Cumhuriyeti'ni devam ettirmektir. Bölücüler, dönekler, liboşlar bir araya gelmiş, bu iki noktaya karşı mücadele etmektedirler'' diye konuştu.

Ekinci ise Türkiye'nin temel sorununun "ülkenin pazarlanma politikası" olduğunu belirterek "Özelleştirmelerle tüm kamu değerlerinin yabancıların eline geçme meselesidir. Avrupa, bizden çok daha geri olan kültürlerini, yeni kurulmuş uygarlık tarihleriyle bizi sömürge yapmak istiyor. Selçuklular'da Hatun denilen kadın valiler vardı, belediye başkanları vardı.'' Ekinci'nin konuşmasının ardından 50 yıl öncesi ve bugünden fotoğrafların yer aldığı bir slayt gösterisi sundu.

Şükran Soner de konuşmasında Türkiye'de ve dünyada çok hızlı bir geçiş dönemi yaşandığını vurguladı. Şükran Soner şöyle devam etti: ''Türkiye Cumhuriyeti devrimleriyle kazanımlarından asla vazgeçemeyiz. İşsizlik ve eğitim konularında da bir an önce önlem alınmazsa, bizi çok daha zor günler bekliyecektir.''

« Önceki :: Sonraki »