17/7/2007 · Kategori: Anma
.Sevgili Dostlar;
Geçmişten başlayıp ta günümüze kadar şöyle belleklerimizi yokladığımızda bu güne kadar ne çok olay yaşadık diye düşünüyorum. Bazılarının içindeydik, bazılarını ise okuyup öğrendik. Ne günlerden geçipte gelindi bugünlere, daha da neler yaşanacak kim bilir. Acısıyla tatlısıyla. Tabii ki dileğim bu ülkenin insanları hep güzel olaylar yaşasın. Acı nedir bilmesin, görmesin. İşte bunun için geçmişteki acılar unutulmamalı, hatırlanmalı ve hatırlatılmalı.
Bugün 17 Temmuz 2007. Tam 39 yıl geçmiş ‘’ Amerikan 6. filosunu protesto ‘’eylemlerinin üzerinden. Sol hareketin tarihine ‘’DOLMABAHÇE DİRENİŞİ’’ olarak geçen ve bu protesto sırasında VEDAT DEMİRCİOĞLU’nun polis tarafından pencereden atılıp öldürüldüğü 17 TEMMUZ 1968’in üzerinden tam 39 yıl geçmiş. VEDAT DEMİRCİOĞLU 68’kuşağının ABD Emperyalizmine karşı yürüttüğü BAĞIMSIZ TÜRKİYE mücadeledesinde ki ilk şehidi dir. Kendisini rahmetle anıyorum.
16 Temmuz gününü, İTÜ talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz’in ‘’Olaylı yıllar ve gençlik’’ isimli kitabından yapılan bir alıntıyı birlikte okuyalım.’’Bizim gezemediğimiz kendi vatanımızda Amerikan erlerinin gezmesini düşünmek bile insanı deli ediyordu. 6. Filo düpedüz işgal ordusu konumunda geliyordu günümüzde. Biz sokağa çıkmaya korkuyorduk. Fakat yurdun hemen karşısında bir otelin önünde bir impala taksi duruyor ve içinden bir Amerikalı er ve bir Türk Hanımı iniyor ve otele gidiyorlardı. Bu sahne yüzlerce defa öğrencilerin ve polislerin gözlerinin önünde tekrarlanıyordu. Polis otelin kapısında nöbet tutuyor ve yoldan geçen arkadaşları topluyordu…’’
17 Temmuz gece yarısı, saat 04.30 gibi İTÜ Rektörü Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu’nun – 20 Ekim 1978 yılında faşistler tarafından öldürülecektir – izniyle İTÜ Talebe Birliği ve İTÜ Yurdu binaları toplum polisleri tarafından basılır. Uyurken baskına uğrayan öğrenciler polis tarafından adeta linç edilirler. Öğrenciler polise direnirler ancak bunda başarı olamazlar. Coplanan, vahşice dövülen öğrencilerden biri, ikinci kat penceresinden aşağı atılır. Pencereden atılan genç 1943 Konya doğumlu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi ve Türkiye İşçi Partisi üyesi Vedat Demirci oğlu’dur. Demircioğlu, ağır yaralı olarak Beyoğlu İlkyardım Hastanesi’ne kaldırılır. Baskın sonucu 53 öğrenci ve 4 polis yaralanırken, 32 öğrenci de tutuklanacaktır.
Dolmabahçe Direnişi
17 Temmuz 1968... Sabahın ilk saatleriyle birlikte İTÜ baskınını haber alan devrimci öğrenciler İTÜ Yurdu’nun önünde toplanırlar. 27 Mayıs 1960’tan sonra polisin üniversiteye bu ilk saldırısı öfkeyle karşılanır. Taksim’e doğru yürüyüşe geçen öfkeli öğrenciler alışılmış göstericilerden farklıdırlar: Yarı çıplak, pijamalı ve coplanmış bu öğrencilere İstanbul’daki diğer devrimci öğrencilerin katılırlar.
Öğleden sonra Dolmabahçe sahiline doğru yürüyüş başlayacak ve sahildeki Amerikan askerlerinin irtibat bürosu ateşe verilecektir. Amerikalıları taşıyan araçlar taşlanırken, Amerikan erleri dövülerek denize atılır. Taş yağmuru altında teknelerine binen Amerikalı erler gemilerine doğru yola çıkartılırken Dolmabahçe rıhtımı ‘’ 6. Filo Defol’’ sesleriyle inlemektedir.
Türkiye Devrimci Gençliği ülkesinin düşmanını çok uzun yıllar öncesinden görmüş, ABD emperyalizmiyle mücadeleye başlamıştı. Fakat bu antiemperyalist, anti şövenist, antifaşist yurtsever gençliğin üzerlerine, CIA menşeli komando kamplarında eğitilmiş tosuncukları ve gerici yobaz toplulukları saldırırken,’’bana sağcılar suçlu dedirtemezsiniz’’diyen Amerika’dan icazetli en yetkili ağızlar, belli ki bu günleri hiç mi hiç hesap edememişlerdi. Hiç hesap edememişlerdi ki gün gelipte yüzlerce vatan evladını Kore’de uğruna ölüme yolladıkları Yankee tohumlarının, askerlerimizin kafalarına çuval geçireceklerini. Akıllarına bile gelmemişdi, cebine T.C pasaportunu koydukları Molla Mustafa Barzani’nin Oğlunun, kadim dost Amerikanın desteğini alıp ta Kuzey Irak’tan koskoca bir Cumhuriyet’e kafa tutabileceğini.
Komşumuz Irak’ta ki işgalci Amerikan Askerlerinin yaptıklarını okudukça gazetelerden, gördükçe televizyonlardan; Iraklı direnişçilerin başarılı olmalarını
tüm kalbimle diliyor ve daha fazla Vietnam diyorum.
Sağlıkla kalın, Sevgilerimle.
Nadir Serdar Işıklı
Nadir Serdar IŞIKLI'NIN Diğer Yazıları:
_______________________________
20070717 - MEKTUP / Nadir Serdar IŞIKLI
20061030 - NİCE 29 EKİMLERE... / Nadir Serdar IŞIKLI
20061018 - BİR TAŞKÖPRÜ NOSTALJİSİ / Nadir Serdar IŞIKLI
20070109 - TAŞKÖPRÜ SARIMSAĞINI KORUMAK BİR GÖREV / Nadir Serdar IŞIKLI
20061012 - SEVGİLİ DOST... / Nadir Serdar IŞIKLI
7/9/2006 · Kategori: Anma
M. SadıkASLANKARA
KitaplarAdası
Orada bir öykücü bu uzak yakında: Buyrukçu
Beşiktaş'ta Abbasağa Parkı'ndayım, yokuş başında, birden telefon, Necati Güngör'den: "Buyrukçu'yu yitirdik."
Aşağı yuvarlanırcasına geriye sarıldı anılar bobini. Aylar öncesinde yukarıdaki başlık altında Muzaffer Buyrukçu'nun tüm öyküleri üzerinde kuşbakışı gezinen bir çalışma yapmayı kesinlemiştim çünkü. Rahatsızlığını ilk okuduğumda...
Bazen nasıl da kızıyorum kendime, madem karar aldın, bir an önce uygulasana! İşte öldü Buyrukçu, yok artık! Oysa onun görmesini ne çok isterdim bu yazıyı...
Nitekim Buyrukçu'nun "kendi seçtikleriyle oluşan" Ay Kokuyor (Dünya, 2004) başlıklı "Seçme Öyküler"de yer alan "Muzaffer Buyrukçu Hakkında Yazılanlar" kaynakçasına bir göz atıldığında, bu seçkin öykücünün verimleri üzerine yapılmış çalışmaların üstelik bunu da kendisi hazırlamışsa- ne kadar cılız kaldığı görülebiliyor. Yazarın da sağlığında bu yetersizliği gördüğü kesinlenebilir. Eğer böyleyse, çok daha acıtıcı bir durumla karşı karşıyayız demektir.
Buyrukçu'nun andığım seçme öykülerdeki kendi öykücülüğü üzerine sorunsal bağlamında açılım getiren "Öykücülüğümle İlgili Düşünceler" başlıklı kısa yazısı da düşünülecek olursa, aslında yaşanılan boyutun ne ölçüde trajedik olduğu çok daha yalın görülecektir sanırım.Bugüne dek Buyrukçu'nun bir tek öykü kitabı üzerinde durabildim: Yalnızlığın Arkasındaki Gülümseme (Adam, 2001). Adam Sanat'ta yer alan bu yazı onun tüm öykülerini kuşatmaktan uzaktı elbette.
Oysa Buyrukçu, öykülerini değil yalnız, romanlarını da, günlüklerini de aynı iştahla okuduğum bir yazar oldu benim için. Ama sonuçta yetiştirememiş oldum yazıyı. Bu yazının da Muzaffer Buyrukçu öykücülüğü üzerine yapabileceğim değerlendirmenin bir girişi gibi alınmasını isterim doğrusu.
ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZDE DİP SUYU
Ay Kokuyor'da Feridun Andaç'la Ömer Lekesiz'in kısa, ama değerli iki yazısı yer alıyor Buyrukçu öykücülüğü üzerine geliştirimler vaat eden.
Ama ilkin Buyrukçu'nun kendi yaklaşımına bakalım mı, öykülerine sorunsal olarak nasıl bir açılım getirmiş?
"Yapıtlarımın içeriklerinde bulunanlardan biri... tedirginliktir. / Gülmesi unutturulan, hep ağlatılan, hep ezilen, hep üzüntüden üzüntüye fırlatılan insanın durumudur."
Buyrukçu'nun, kendi öykülerindeki cinselliğe getirdiği açılım ise şaşırtıcı olduğu denli sarsıcı da:
"Yapıtlarımın içeriklerinde bulunanlardan biridir cinsellik." "...Bu ilişki, bütün ilişkilerin başlangıcı, anası babası, atası, kaynağıdır. Birey, öteki ilişkilerinden çok ayrı bir karakteri olan bu ilişkinin, yaşamların sürdürülmesinde, anlamlandırılmasında oynadığı rolün bilincine varır varmaz, ondan sonsuza kadar yararlanma yolları arar, bulur. ...Artık hep onunla birliktedir. (...) Böylesi evrensel bir temaya yazarların yaklaşması, ele alması, işlemesi, edebiyatla yoğurması kaçınılmazdır, çünkü cinsellik aynı zamanda insanın ve ülkesinin toplumsal, kültürel, siyasal yapısını, uygarlık düzeyini, gündelik yaşamdaki ağırlığını yansıtan çok büyük bir sorundur."
Andaç, onun öykücülüğünden söz ederken, "Buyrukçu bir yanıyla değişimin öyküsünü yazarken, diğer yanıyla da yeni bir söyleyişin arayışındadır sürekli" vurgusunu getiriyor. Doğru söze ne denir?
Ömer Lekesiz, "Zor Hayatın Öyküleri" başlığı altında Muzaffer Buyrukçu öykücülüğüne değgin önemli saptamalarda bulunuyor. İşte altını çizdiğim satırlar:
"Buyrukçu'nun öyküleri, birebir yaşanmışlığa tekabül eden, zor hayatın öyküleridir. ...Ancak tahkiye ile kendi yaşantısı arasındaki (kısa ya da uzun) mesafeyi, öykünün gerçeklik ve etki düzeyine göre ayarladığı için o anılar, tanıklıklar özelden genele doğru bir açılım kazanırlar." "Buyrukçu'nun öyküleri, yakın geçmiş, dün ve şimdiki zaman üzerine kurulmuştur. Bu yanıyla Buyrukçu öyküsünün zamanı, yazarın doğrudan içinde yer aldığı zaman ya da zamanları onun zamanına değenlerin zamanıdır."
"Buyrukçu'nun öyküleri somut olay ve durumların öyküsüdür." "...Buyrukçu, ... hep hayati öyküler yazmış, hayat biçimlerinin (mutluluk-mutsuzluk, sevgi-sevgisizlik, yengi-yenilgi vb.) çifte yüzünü, onda meydana gelebilecek anlık değişimlerin etkileşim düzeyleriyle iç içe vermiştir."
"Buyrukçu'nun öyküleri olay (tahkiye) merkezli öykülerdir ve 'inşa'ya (kurguya) değil 'sunum'a (nakle) öncelik verilmiştir." "...Öyküye can katan 'ayrıntı'dır." "...Özü yoğunlaştıran ayrıntı, biçimi de etkileyen, zenginleştiren asli bir unsura dönüşür." "Bu nedenle Buyrukçu'nun öyküleri ilk bakışta çok ayrıntılıdır ancak çok katmanlı değildir." "Buyrukçu'nun öyküleri bu yanıyla 'kolay kavranılır' öyküler olarak değerlendirilebilir fakat onun öykülerindeki 'kolay kavranılırlık' acemi okurun (ve elbette eleştirmenlerin) ayakları altına atılmış birer muz kabuğu hükmündedir." (16, 17, 18)
Buyrukçu'nun da içlerinde yer aldığı 1950 kuşağı, kuşağın öteki öykücüleri, bunların değişkeli ardılları sayabileceğimiz 1960 öykücüleri, 50 kuşağının, öykü geleneğini devraldığı ustalar hiç kuşkusuz öykücülüğümüzün taban suyunu oluşturuyor bugün... Bu taban suyu, bir yeraltı ırmağı halinde hâlâ dolaşıyor aramızda, ama biz ayırdında mıyız bu dip suyunun?
BUYRUKÇU'YLAÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZE GELEN
Muzaffer Buyrukçu'nun, tüm öykücülüğümüz içinde kendine özgülük bağlamında getirdikleri nelerdi peki?
Yazınımızın değerbilir öykücüsü, yüce gönüllü Selim İleri'nin Buyrukçu'nun Yüzün Yarısı Gece (Bilgi, 1994) adlı yapıtı için getirdiği şu çarpıcı saptamayı aktarayım bu konuya ilişkin bir örnek olarak: "Elimde olsa, 'Yüzün Yarısı Gece'yi okullarda ders konusu yapar, anlatı sanatlarında zamanın yansıtılmasına ilişkin bir paragraf açardım." (Cumhuriyet, 28.3.1995)Buyrukçu öykücülüğü üzerine yukarıda birer parmak bal bağlamında aktardığım görüşlere katılmamak elde mi? Peki ben ne söyleyebilirim bunlara ek olarak?
Ekleme değil, ama birer vurgu olarak şunların da altını çizmek yanlısıyım ben...
Muzaffer Buyrukçu, öykücülüğümüz içinde, kendisiyle bağ kurulabilecek bütün öteki yazarlardan ayrıydı bana göre. Sözgelimi öykülemede sinematografik yapı kurmaya özel bir önem verdiği görülebiliyor onun. Hemen hiçbir müdahaleye gerek kalmaksızın filme çekilebilecek bir hava yansıtıyor çünkü öykülerinde yazar. Böylece öyküleri onun, sinemasallaştırılmış yazın ya da belki daha doğru bir söyleyişle yazınsallaştırılmış sinema tadı bırakıyor alımlamada. Bu anlatımın uzantısını, öyküsel imgelemede sürdürüyor Buyrukçu. Örneğin kahramanlar bizim karşımıza gerek kendileri, gerekse genel bağlamda imgelem biçiminde alabileceğimiz düşlemleri, hayalleri, korkuları, karabasanları vb. olarak birbirine eklemlenmiş gerçeküstücü bir bükümlenmeyle geliyor. "Unutmakla anımsamak" arasında geçirgenlikler deltasında ilerleyen bir öykücülük bu... Gerçekten de bu tutum, öykülerdeki sinemasal büyünün biraz daha derinleşmesine yol açıyor. Yaratılan kıkırdak bölgeler, anlatıda bu ikili düzlemin birbirine kaymasına, akmasına olanak sağlarken, düzlemi enikonu karmaşıklaştırıyor da.
Böylece bilinç dışı alanı öykülerinde büyük ustalıkla işleyip kullanabiliyor Buyrukçu. Akışlarla anların birbiri içinde yuvalanıp birbirinde boy attığı öyküler yazıyor sonuçta. Bu yanıyla kendini alabildiğine özgünleştirmiş bir yazar bence o.
Bir de bu öykücülükte yine özgün biçimde kendine yer bulan öykü ayrıntıları üzerinde durmak isterim onun.
Buyrukçu'nun öykülerinde ayrıntı, ilk bakışta sanki herhangi öyküsel işlev taşımıyormuş havasında bir "yığma ayrıntı" izlenimi bırakabiliyor. Oysa Lekesiz'in çok yerinde saptayımıyla birer "muz kabuğu" bunlar. Çünkü Buyukçu, bu ayrıntıları, tam da ne gerek var bunlara gibisinden bir düşünce uç verirken devreye sokup işlevlendiriyor.
Bu açıdan Buyrukçu'nun öykü ayrıntılarını yerleştirip işlevlendirmede, öteki öykücülerde görülmeyen farklı bir yol izlediği öne sürülebilir pekâlâ. Böyle olunca, Buyrukçu'nun öykülerindeki o şaşırtıcı ayrıntı dökümü, öykü için neredeyse zorunluluğa dönüşüyor.
Öykümüzün Gökkubbesindeki Yıldız Bulutları...
Muzaffer Buyrukçu'nun ilk öyküsü altmış yıl önce 1946'da, ilk öykü kitabı ise tam elli yıl önce 1956'da yayımlanmış. O günden bugüne farklı yayınevleri tarafından sunulmuş okura. Bu nedenle belki hepsini bir arada bulabilmek olanaksız. Ama son yıllarda Sel Yayıncılık (0212.5169685), değerbilir tutumla dört öykü kitabını birden yayımladı Buyrukçu'nun: Bir Aşk Daha (1996), Telefon Konuşmaları (1997), Bulanık Resimler (İkinci Basım, 1997) Dumanı Tüten Çay Gibi (1999)... Dile kolay, öykü veriminde tam yirmi kitaba ulaşmış bir yazar oldu o...
Peki biz ne kadar tanıyoruz Muzaffer Buyrukçu'yu?
Onlarca da değil, belki yüzlerce genç yazarın, öykücünün adını sıralayabilirim alt alta. Genç yazar olarak bugün kendini anlatan, birey gerçekliğinin peşine takılmış görünen ya da bireysel merkezli anlatı kavrayışının ardılı bağlamında alınabilecek sıra sıra yazar.
Ama dikkatimi çekiyor, günümüz genç yazarlarının en az eğildikleri, daha doğrusu hiç ilgilenmedikleri, hatta belki de tek ürününü okumadıkları, ötesinde tanımadıkları yazarlarımız ise yaşça kendilerine en uzak duran, yazınımızın "klasik değer"i sayabileceğimiz yazarlar grubu, görebildiğimce.
Genç öykücülerin pek çoğunu tanıyorum, en azından üçer beşer öykü okuyorum her birinden... Hepsi egemen yönlendirmeler doğrultusunda batının da doğunun da klasiklerinden haberliler, okudukları da anlaşılabiliyor bunları, ama iş, bugünkü yazınımızın yüz akı sayabileceğimiz yazarlarına geldiğinde, uzak yakın hiçbir bağ kurmadıkları görülüyor ne yazık ki! Muzaffer Buyrukçu'nun öykücülüğünü kendinize yakın bulmayabilirsiniz. Ama siz tanıdığınız, bildiğiniz, hiç değilse bir iki kitabını okuduğunuz öykücüler arasına katıp da mı aldınız bu kararı, yoksa Buyrukçu, öylesine kulağınıza çalınıvermiş bir ad olarak mı yer etti sizde yalnızca?
Okunmamış, alımlanmamış, sonuçta kişinin öznel okuma evreni içinde yerli yerine oturtulup içselleştirilmemiş bir öykücü için "Bilmesek de okumasak da o yazar bizim yazarımızdır" uslamlamasıyla davranılabilir mi?
Hani yıldız bulutundan söz eder ya gökbilimciler, samanyolundan laf açıldığında, biz öykücülüğümüzün yıldız bulutlarından ne kadar haberliyiz dersiniz? Hele o yıldız bulutları bizi bırakıp teker teker çekilirken gökkubbemizden?
Evet, bir edebiyatı "hak etmek" gerekiyor, bir aşkı hak edercesine... Biz yazınımızı ne ölçüde hak ediyoruz dersiniz? Bu soruyu genç öykücüler açısından, Türk öykücülüğü bağlamında yinelemek de olası elbette.
Şu soruyu sormama izin verin o halde lütfen: Söyle ey genç yazar nereye böyle, evet nereye? Hak edilmeden vaat edilmiş ülkeye gidilebilir mi hiç?
Bu yıldız bulutlarına dokunmadan kim öykücü olabilir ki? Ama Muzaffer Buyrukçu'yla yıldız bulutunun bir üyesini yitirmedik yalnız, kendimizi yitirdiğimizin de bilincine vardık bir ölçüde yanılmıyorsam.
CK, 7 Eylül 2006