Taşköprü Lisesi Eski Edebiyat Öğretmenlerinden: Hami KARSLI

19/6/2007 · Kategori: Ani

Taşköprü Lisesi Eski Edebiyat Öğretmenlerinden: Hami KARSLI

       Hami KARSLI ; 8 Şubat 1941’de Tokat/Niksar’da doğdu.İlk ve ortaokulu Niksar’da okudu.Tokat İlköğretmen Okulu’nu 1959’da bitirdi.Milas/Alatepe Köyü;İst.Beykoz Kaynarca Köyü;İst.Kartal Bülbülderesi ve İst.Eyüp Alibeyköy İlkokulları’nda çalıştı. 1963 ’ te  Balıkesir  Necati   Eğitim  Enstitüsü  Edebiyat

Bölümü’nü bitirdikten sonra sırasıyla Erzurum/İspir ; Sivas/Şarkışla Ortabucak Ortaokulları’nda öğretmenlik ve yöneticilik  yaptı. Bu arada TÖS Şarkışla Şubesi’ni kurarak başkanlığını yaptı.1968’de evlendiği gün Kastamonu/Taşköprü Lisesi’ne sürüldü.Orada da TÖS Taşköprü Şubesi’ni kurarak öğretmenleri örgütlediği için Küre Ortaokulu’na sürüldü.1971’de Sakarya Ali Dilmen Lisesi’nde çalıştı.1973’de yd.sb.lığını Çorlu’ da yaptıktan sonra Sakarya/Adapazarı Lisesi’ne atandı. 1976 yılında İst.Fındıklı  Lisesi’ ne; 1978’de de İst.Ortaköy Eğitim Enstitüsü’ne nakledildi.Eğitim Enstitüsü kapatılınca İst.Üsküdar Cumhuriyet Lisesi Müdürlüğü’ne atandı.Daha sonra MC Hükümetleri iktidarlarında sırasıyla Kadıköy  Akşam Ticaret Lisesi;Danıştay kararıyla tekrar Cumhuriyet Lisesi Müdürlüğü’ ne aynı gün Göztepe İnönü Ortaokulu’na;bir ay sonra Kütahya Kurtuluş Ortaokulu’na;Tavşanlı Tunçbilek Lisesi’ne;Ankara Gazi Lisesi’ne atandı.Siyasî nedenlerle 1985’te tutuklandı.Bir ay DAL’da işkence gördü.Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’nde yattı. DGM’de yargılandı,aklandı.Devlet aleyhine Ankara 2.Ağır Ceza Mahkemesi’nde açtığı davayı kazanarak,devletten tazminat aldı. Ancak Gazi Lisesi’nden alınarak Delice/Büyükyağlı Lisesi’ne sürüldü.1987’de emekli oldu. “Tarsus Yenice Haber” ve “Tokat Niksar Haber” adlı yerel gazeteleri çıkarttı.Şimdi Tokat/Niksar Çamiçi Yaylası’ndaki küçük evinde yaşıyor.

 

 

HAMİ KARSLI'NIN WEB SİTESİNE HOŞGELDİNİZ...

www.hamikarsli.arsivi.com

 

Copyright © 2005 Hami Karslı

Site Tasarımı : Özgür Karslı - Copyright © 2005

       
 

                DUYURULAR


BASIN AÇIKLAMASI

ADD Genel Başkan Danışmanı
İlker Taşyürek'in Sürgünü


3. CUMOK TOPLANTISI

Tokatlı Cumhuriyet Okurları 4 Aralık 2005  Pazar  günü  sabah kahvaltısında bir araya geliyorlar.


Çaylar Tokat ADD Başkanı Cemal Güneş’ten, börekler Şahin Bozkurt arkadaşımızdan...


Almus,Artova,Erbaa,Niksar,Pazar,Reşadiye,Sulusaray, Turhal,Yeşilyurt,Zile  ve Tokat merkezdeki tüm Cumhuriyetçileri bekliyoruz. Sohbet toplantımızda, ülkemizin gittikçe artan bir hızla sürüklendiği karanlığa karşı neler yapabileceğimizi konuşacağız.


Yer:
Tokat ADD Lokali (Özel İdare İş Hanı’nda)

Saat : 10.00


1. CUMOK TOPLANTISI

Tokat ve ilçeleri CUMOK 

toplantısı,aşağıdaki gündemle,
29 Ekim 2005 günü saat 11.00’de  Tokat Atatürkçü Düşünce Derneği lokalinde
yapılacaktır.


Laik Cumhuriyet’in tüm değerlerinin alt-üst  olduğu günümüzde, ülkemizin içinde bulunduğu olumsuzlukların tartışılacağı bu toplantıya yöremizdeki  Cumhuriyet okurlarının tümünün katılmasını bekliyoruz.


GÜNDEM:
  
1. Kısa açış konuşması
(Cemal Güneş,Tokat ADD Başkanı)

2. İkibinbeş yılındaki “TÜRKİYE  TABLOSU”  görünümünün tartışılması. (Emekli Yazın Öğretmeni Hâmi Karslı’nın sunuş konuşmasıyla) <******>

3.Gazetemiz Cumhuriyet’in yöremizde daha çok okura ulaştırılması konusunda nelerin yapılabileceğinin tartışılması.

4.Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi Dersi Öğretmeni  Emekli Kurmay Albay Dr.İsmet Görgülü’nün “Cumhuriyet” konulu konferansının izlenmesi.

Konu ile ilgili bilgi ve iletişim için başvuru:
Cemal Güneş, Tel.214 44 90 GSM. 0542.585 10 10
Hâmi Karslı, Tel. 542 13 32 GSM. 0535.441 22 20
Şahin Bozkurt, Tel.
213 31 31 GSM <******> .0505 312 87 58
Hürrem Uysal , GSM.0542.511 55 26
e-posta iletişim: hamikarsli@gmail.com

 

Toplantı Notları
------------------

Toplantı Notları
------------------

Tokat Cumhuriyet Okurları

İletişim Bilgileri:
Hâmi KARSLI
Emekli Yazın Öğretmeni
hamikarsli@gmail.com
GSM : 0535.4412220
Ev    : 0356.5421332-33
PTT yazışma: P.K.: 36 
60600-Niksar/TOKAT

Şahin BOZKURT
GSM: 0505 312 87 58


Hürrem UYSAL

GSM: 0542 511 55 26



Tokat Cumok Yazıları

SEVGİLİ DOST.. / Serdar Nadir IŞIKLI

12/10/2006 · Kategori: Ani

Sevgili Dost.. / Serdar Nadir IŞIKLI

Kategori: Ani

(Mesafe olarak çok uzakta, kalben ise çok yakın olan güzel bir dosttan bir mektup aldım bugün... Dosyalarımda saklı kalmasını istemedim.. Israrlarıma dayanamadı ve yayınlanma iznini kopardım sonunda. Onu sizlerle paylaşmak istedim. Umarım çok beğeneceksiniz. A.Ş)

alsah_20060911_k.jpg

Sevgili Dost;

 

            Ben her sabah kalkar ilk iş olarak iki gazete alırım. Cumhuriyet ve Birgün. Kendimi bildiğim günden beri bu iki gazetenin ilki hiç değişmemiştir bizim evimizde. Ama öteki bazen Akşam olmuştur, bazen Yeni Ortam, bazen de Demokrat.

 

            Yaşım 52. Yani hani şu insanların 78’ li dediklerinden.

 

            Adım Nadir Serdar Işıklı.

 

            Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi mezunuyum.

 

            Öğrencilik yıllarımızda sorunlarımızı dile getirmek için şimdi her ikisi de rahmetli  olan Mustafa Ekmekçi ve Uğur  Mumcu Ağabeylerin yanına gidip gelirdik. O zaman Cumhuriyet Gazetesi'nin Kızılay'dan Sıhhiye’ ye giderken Zafer Pasajına varmadan bir binanın alt katında bürosu vardı. Uğur Ağabey 12 Mart zindanlarında beraber yattığı Ziraat Fakültesinden arkadaşları, Timur Erman, Nazım Aslan ve Turan Külahoğlu ile cezaevinde geçen günlerini anlatırdı bizlere.

 

            Sonra arkadaşlarımız kurşunlanmaya başlandı. O günlerde kahpe kurşunların hedefi olmanın sebeplerinden birisi de Cumhuriyet Gazetesi okumaktı. Çünkü Cumhuriyet devrimcilerin okuduğu bir gazete idi.

 

            “Cumhuriyet Gazetesi İstiklal Savaşından başlayıp bu güne kadar gericiliğe karşı durmuş güçlerin sesi olma görevini başarıyla yerine getirmiş bir yayın organıdır.” diye düşünürken, geçenlerde Taşköprü Sarımsak Festivali ile ilgili olarak yapılan röportajları hayretler içinde kalarak okudum.

 

            Sizden özellikle rica ediyorum. Kasabalarda festivallerin gündemde oldukları şu günlerde, birileriyle röportaj yapacaksanız o insanların hukuka saygılı, demokrat kişiler olmasına dikkat ediniz. Evet, yaşamları boyunca bir tek kuruşlarını bile Cumhuriyet gazetesine vermemiş kişilerin, hatta hayatların da bir kez bile Cumhuriyet gazetesi okumamış kişilerin gazetenizin özel eklerinde boy göstermeleri (sanki o yöreyi onlar temsil ediyorlarmış gibi), benim gibi hayatı boyunca Cumhuriyet okuru olan birini fazlasıyla üzer.

 

            Önerim, eğer bir kasabada bir etkinlik yapılıyorsa ve orada gazeteniz bir ek çıkartacaksa öncelikle oraya gönderilen arkadaş o yörenin gazete bayiine gidip sormalıdır. ''Arkadaş bu kasabada günde kaç kişi cumhuriyet okuyor?'' diye. Çünkü Cumhuriyet okumak hala yurdumuzda bir yürek işidir. Çünkü Cumhuriyet okuyan kişi hala bazılarını rahatsız eder. Çünkü Cumhuriyet okumak gericiliğe, tekkelere, tarikatlara karşı olmak demektir. Çünkü Cumhuriyet okumak bölücülüğe, bağnazlığa karşı olmak demektir. Cumhuriyet okumak Yurdunu sevmektir. Atatürkçülüktür. Devrimciliktir. Cumhuriyet okumak insan hakkına saygıdır. Hukuka saygıdır. Kutsal sayılan şeyleri oy uğruna kullanmamaktır. Laik olmaktır. Böyle bildik biz.

 

 

            Taşköprü Sarımsak Festivali konusunda röportaj hazırlanacaksa “Sarımsak üreten, pazarlayan kişilerden de Cumhuriyet gazetesi okuru bulunabilirdi.” diye düşünüyorum. Gözüm hep onları aradı. Ama yoktular.

           

           Taşköprü’yü yıllar öncesi görecektiniz. Eğer Taşköprü o haliyle korunmuş olsaydı bugün çok başka olurdu. Türkiye de ev mimarisinin belki de en güzel örneklerini Taşköprü eski konaklarında görebilirdi insanlar. Ama devletin yanlış politikası, belediyelerin yanlış yönetimi viran ettiler güzel Taşköprü’yü. İnsanlar atalarından dedelerinden kalan o güzel ahşap evleri, konakları yıkıp neye benzediği belli olmayan acayip binalar yaptılar üç kuruş rant uğruna.. O güzel elma  bahçeleri dikdörtgen prizması şeklinde hilkat garibelerine bıraktı yerlerini. Hep düşünürüm acaba Türkiye’de üniversitelerin mimarlık fakülteleri, inşaat fakülteleri hocaları Taşköprü’nün o ahşap mimari zenginliğini hiç mi öğretmemişlerdi öğrencilerine. Şimdi hata anlaşıldı, lakin her yer tarumar olduktan sonra. Oy uğruna viran oldu şirin Taşköprü. Kim acaba bunların sorumlusu, kaçak katlara göz yuman belediye yetkilileri mi, belediye yasalarını çıkartan hükümetler mi, o güzelim ahşap evlerini müteahhitlere verenler mi, dışarıya mal satamayan çimento ve tuğla fabrikatörleri mi?

 

           Özelleştirme uğruna Taşköprü iki fabrikasını kaybetti. Senelerin Sümerbank fabrikası ve Taşköprü Seka Kağıt Fabrikası. Çok kısa bir zaman sonra bir üçüncü fabrika olan Kastamonu Şeker fabrikası da pancar ekim alanlarının daraltılması sonucu çalışma hayatına son verecektir sanırım. Şimdi bu değerleri kaybeden Karadeniz’in bu şirin tarihi  ilçesi kaderini Kastamonu’da kurulacak olan Üniversite’ye bağlamış durumda. Bacasız fabrika diyorlar. Ne kadar acı değil mi dostum.      

           

 

 

            On iki eylül öncesi idi. Türkiye’de “festivalin” “f” si bilinmezken Taşköprü sokaklarında bir  grup devrimci genç ellerinde fırçalarla afişleme yapıyorlardı. Afişlerde ne yazıyordu biliyor musunuz? ''SARIMSAĞA TABAN FİAT VERİLSİN.'', ''PANCAR VE KENDİR TABAN FİATLARI YENİDEN AYARLANSIN.''

 

            O gün afişleme yapan gençlerin hemen hepsi şimdi Taşköprü’de yaşıyorlar. O gençler o Atatürkçü, devrimci gençler, 12 Mart zindanlarında çok çile çektiler Taşköprü’yü, Taşköprü köylüsünü ve sarımsağı sevmelerinden  dolayı. 

 

            Aziz dostum,  gazetenizin ekinde bu insanların hiç birini göremedim. Üzüldüm.

 

            Elimde yeniden okuduğum bir kitap var: Nutuk.

 

            Yalnız bir adamın, bir kahramanın kendi ağzından yazılmış bir ulusun yeniden doğuş   destanı. İnanıyorum ki mekânı cennettir. Ondan öğrendiğim tek şey var: En yalnız kalınan zamanlarda bile hayat pahasına da olsa ilkelerden taviz vermemek.

 

            Öyle olmalı devrimciler. Bugün onun emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni yaşatmak için kendi sağından medet ummak  onun aziz hatırasına ve tüm devrim şehitlerine saygısızlıktır diye düşünüyorum.

 

            Cumhuriyet tirajını yükseltmek için başka şeyler yapmalıdır.

 

            Bu gün gittim ve iki gazete aldım yine:

 

            Cumhuriyet ve Birgün.

           

            Cumhuriyetin ilk sayfasında tanıdık bir yüz:

 

            Çilekeş bir ablanın ELİF BACI’NIN (*) elinde yakışıklı bir erkek fotoğrafı.

 

            Ziraat fakültesinden arkadaşımız, aynı evi paylaştığımız, can yoldaşımız Antakyalı Sabit Torun’un resmi. Faşistler tarafından katledilen Sabit Torun'un resmi.

 

            Vurulduğu gün parkasının cebinden kanlara bulanmış bir Cumhuriyet gazetesi çıkan Sabit Torun’un ve ''BEN KARDEŞİMİ İSTİYORUM'' diyen ELİF'İN resmi.

 

            Sabit Torun Taşköprü’de Sarımsağın afişini asan gençlerin arkadaşıydı ve onların bir kısmıyla aynı evi paylaşıyordu. Vurulmadan bir akşam önce saz çalmış ve Türkü söylemişlerdi beraberce. Çok güzel çalar ve söylerdi Çanakkale Türküsünü Sabit.  

           

            Hayat ne kadar acı değil mi dostum. Kimileri bu vatan için canlarını verdiler kahpe kurşunlara, kimileri 12 Eylül işkence hanelerinde, Kastamonu et balık kurumunun soğuk depoların da gözleri kanlı paçavralarla kapatılarak acılar çektirildiler. ’’Size ne ulan sarımsak, pancar, kendir fiyatları’’ denerekten.

 

          Burada Rahmetli Rıfat Ilgaz Hocamı bir kez daha rahmetle ve saygıyla anıyorum. Kastamonu soğuk hava depolarında o da sorgulanmıştı ilerleyen yaşına rağmen.

 

           Ben duygularımı yazmaya çalıştım. Takdir sizindir Cumhuriyet  yazarları. Ben son nefesime kadar CUMHURİYET okurluğuna devam edeceğim. Size saygılar sunuyor ve başarılar diliyorum.                                                       

 

Serdar Nadir IŞIKLI

 

_______________________________________________________

 

(*)  12 Eylül darbesi 78'liler Girişimi'nin öncülüğünde düzenlenen gösterilerle lanetlendi

12 Eylül darbesinin yıldönümünde 78'liler Girişimi'nin, sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle düzenlediği eylemlerde darbecilerin yargılanması istendi. İstanbul'da 78'liler Girişimi öncülüğünde planlanan yürüyüş polis tarafından engellendi. Ankara'daki yürüyüş sırasında gruptakiler, 12 Eylül sırasında ölenlerin fotoğraflarını taşıdı.

alsah_20060911.jpg'Darbeciler yargılansın'

**İstanbul'da 78'liler Girişimi öncülüğünde Galatasaray'dan yapılması planlanan ''12 Eylül Yürüyüşü'' polis tarafından engellendi. Galatasaray Meydanı'nda yapılan kitlesel toplantıda askeri darbenin etkilerinin hâlâ sürdüğü vurgulandı.

Haber Merkezi - 78'liler Girişimi'nin, sivil toplum kuruluşlarının desteğiyle Ankara, İzmir ve İstanbul'da düzenlediği eylemlerde ''12 Eylül darbecilerinin yargılanması'' istendi.

İstanbul'da 78'liler Girişimi öncülüğünde Galatasaray'dan Dolmabahçe'ye kadar yapılması planlanan ''12 Eylül Yürüyüşü'' polis tarafından engellendi. Galatasaray Meydanı'nda yapılan kitlesel toplantıda askeri darbenin etkilerinin hâlâ sürdüğü vurgulanarak ''12 Eylül darbecileri yargılansın'' denildi. 78'liler Girişimi'nin düzenlediği yürüyüşe katılmak üzere DİSK, Sosyalist Demokrasi Partisi, ÖDP, DTP, EMEP, TMMOB ile çeşitli sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, üyeleri ve çok sayıda 12 Eylül mağduru 78'li, ''12 Eylül askeri harekâtı sırasında hayatını kaybedenlerin'' fotoğraflarını taşıyarak Galatasaray'da toplandı. ''Gün gelecek devran dönecek, darbeciler halka hesap verecek'' , ''Darbeci paşalar, ABD'li uşaklar'' sloganları atarak yürüyüşe geçmek isteyen topluluğun önü İstiklal Caddesi girişinde kesildi. Emniyet güçlerinin ''yasalara aykırı olduğu'' gerekçesiyle engellediği yürüyüş, Galatasaray'da mitinge dönüştü.

78'liler Girişimi Sözcüsü Celalettin Can , 12 Eylül darbesinin üzerinden 26 yıl geçmesine karşın Türkiye'nin geçmişiyle bir hesaplaşmaya giremediğini belirterek ''Geçmişi değerlendirme derinliğimiz olmadığından, geleceği görme ufkuna sahip olamıyoruz. Öyleyse darbecilerle toplumsal suç ortaklığını reddedelim'' dedi. Demokrasiyi kurma ve kollama adına darbe yapanların, dünyanın en köklü ve kalıcı darbe rejimini kurduğunu ve bugün ülkenin geleceğini yeniden kurmak için darbecilerin yargılanması gerektiğini belirten Can, şunları söyledi:

''Darbeciler, yurttaşlarımıza, ülkemize ve insanlığa karşı sayısız suç işlediler. Anayasaya, kendilerini hukuk ve adaletten 'koruyan' geçici 15. maddeyi eklediler. 'Sürekli cezasızlık durumu' yaratarak adaletten kaçtılar.''

DİSK Genel Sekreteri Musa Çam' ın katılarak destek verdiği toplantı, eski KESK genel başkanlarından Sami Evren ve ÖDP, KESK, TKP, EMEP, TMMOB ve İHD temsilcilerinin konuşmalarıyla sonra erdi.

İzmir'de gösteriler

İzmir'de Bornova Stadyumu önünde toplanan kalabalık, askeri darbe döneminde yaşamını yitirenlerin fotoğraflarını taşıyarak Cumhuriyet Alanı'na dek yürüdü. Burada konuşan Ege 78'liler Derneği Başkanı Servet Ali Çınar , askeri darbeyi gerçekleştirenlere hesap sormak için alanlara çıktıklarını söyledi. Darbecilerin Türkiye'ye ve insanlığa karşı suç işlediğini söyleyen Çınar, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, yeni darbecilerin çıkmaması için cuntacıların ve işkencecilerin yargılanması gerektiğini vurguladı. Çınar, şunları dedi:

''Darbe yapar yapmaz parlamentoyu kapattınız. Toplumsal muhalefeti şiddetle bastırdınız. Birkaç sendika dışında tüm sendikaları kapattınız. İşçi ve memur ücretlerini dondurdunuz. Ülke ekonomisinin kamu denetimini yok sayarak vahşi kapitalizmin pazarına sürdünüz. Türkiye'nin aydınlık geleceğinin önünü kestiniz. 26 yıl sonrasının gerçeği şu; demokrasiyi kurma ve kollama adına yaptığınız darbeden demokrasi çıkmadı. Suçlusunuz!''

Ankara'da yoğun güvenlik

Ankara'da, Sıhhiye Meydanı'nda 78'liler Derneği'nin düzenlediği ''12 Eylül Darbecileri Yargılansın'' mitingine katılmak üzere sabah saatlerinde tren garında toplandıktan sonra yürüyüşe geçen DİSK, Sosyalist Demokrasi Partisi, ÖDP, DTP, EMEP, Halkın Kurtuluşu Partisi, TMMOB ile çeşitli sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri, Talat Paşa Bulvarı üzerinden yürüyerek Atatürk Bulvarı'na çıktı.

Çevik kuvvet polisinin yoğun güvenlik önlemi aldığı yürüyüş sırasında gruptakiler, ellerinde 12 Eylül askeri harekâtı sırasında hayatını kaybeden kişilerin fotoğraflarını taşıdı.

Eylemciler, yol boyunca ''Devrim şehitleri ölümsüzdür'', ''Darbeciler halka hesap verecek'' , ''Yaşasın devrim ve sosyalizm'' sloganları attı.

Eylemciler, TRT Ankara Radyosu önüne geldiklerinde, 12 Eylül Askeri Harekâtı sırasında darbe bildirisinin burada okunduğunu belirterek buna karşı darbeyi gerçekleştirenlerin yargılanmasının talep edildiği ''Demokrasi Bildirisi'' ni okudular.

Daha sonra yürüyüşlerine devam eden gruptakiler, Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi önünden geçerken okulda sınav olduğu gerekçesiyle sloganlarına ara verdi. Mitinge katılanlar, Sıhhiye Köprüsü altında oluşturulan polis noktasında üst aramaları yapıldıktan sonra alana alındı.

Mitingi düzenleyen Darbe Karşıtı Platform adına okunan açıklamada, 26 yıl önce gerçekleştirilen darbenin Türkiye'yi karanlığa mahkûm ettiği vurgulandı. Açıklamada ayrıca askeri harekât sırasında binlerce gencin öldüğü öne sürülürken, darbeyi gerçekleştirenlerin adalet karşısına çıkarılması gerektiği belirtildi.

Açıklamanın ardından düzenlenen konserin sona ermesiyle mitinge katılanlar Sıhhiye Meydanı'ndan ayrıldılar.

 

Cumhuriyet 11.09.2006

 

                                                         Kastamonu Net (Blogcu) 

BİR SANATÇININ ANI DEFTERİNDEN

3/5/2006 · Kategori: Ani

BİR SANATÇININ ANI DEFTERİNDEN

Ayşe Emel Mesci cezaevinde 3.5 yıl yatmış bir tiyatro sanatçısı. "Duvar"da onun da yaşadıkları var. Filmde doğumunu izlediğimiz çocuk gerçekte cezaevinde dünyaya gelmiş bir bebek. Mesci, anı defterini ve mektuplarını dergimize açtı.

DUYGU YAZICI

Canlar,

Saat 22.00. Biraz önce geldim koğuşa. Behice Ana nefis bir ıspanaklı yumurta pişirmişti, afiyetle yedik karşılıklı. Sonra birlikte gazeteleri etüt ettik. Ben okuyunca daha az rahatsız olduğunu ve canının sıkılmadığını söylüyor.

(...)

"22.45 ajansı başladı ama koridorlarda hâlâ çocuklar koşuşuyor. Hepsi bana abla diyorlar. Bu akşam koğuşa gelirken, koridorda yolumu kestiler, birer birer gelip ellerime dizlerime sarıldılar. Benim maskotum, bu ay yaşını tamamlayan Mahir. En bakımsız şartlarda büyüyor ama öyle toraman ki, ben ona "Pehlivan" diyorum. Yapılı, gürbüz, sarışın bir bebek. Gözleri de tatlı çakır. Bana çok düşkün. Nerede görse kucağıma atılıyor. Bugünlerde çok da hasta zavallıcık. Çok şiddetli öksürüğe tutuldu. Boğmaca, çiçek aşısı yapıldı. O da fena halde kabardı, şişti. Yine de tatlı huyunu, neşesini bozmadı."

Yukarıda okuduğunuz mektubun tarihi 19 Şubat 1974. Adapazarı Cezaevi'nden yazılmış. Nefis ıspanaklı yumurtayı pişiren Behice Ana, Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran. Bir yaşına basan Mahir ise Duvar filminde doğumunu seyrettiğimiz bebek. Mektubu yazan mahkûm da o günlerin genç tiyatro sanatçısı Ayşe Emel Mesci.

Mesci, bize o döneme ilişkin mektuplarını, Yılmaz Güney için yazdığı anı defterini, açtı, değişik koğuşlarda çekilmiş fotoğraflarını verdi ve o günleri yeniden anlattı:

Film çalışması sırasında ben, politik tutuklu rolündeydim. Aşağı yukarı kendi hayatımı oynuyordum. Çünkü benim hayatımdan önemli kesitler vardı filmde. 3.5 yıl boyunca çok sayıda cezaevi değiştirdim. Maltepe Askeri Cezaevi'nde, Selimiye hapishanesinde, Selimiye hücrelerinde, Sağmalcılar sivil koğuşunda, Sağmalcılar siyasi koğuşunda kaldım. Cezamız kesinleşince bir akşam, İlkay Demir, Kadriye Deniz Özen, Rüçhan Manas, sivil cezaevlerine nakledildik. Ben Adapazarı'na gittim. Önceleri bir yıl kadar tek siyasi bendim. Bir yıl sonra 1973'te Behice Boran geldi.

Duvar filmi sırasında Adapazarı Cezaevi'ni aynen platoya taşımıştım. Atmosferi gerçekleştirirken duvarların boyasından ranzalara, duvardaki resimlerden kadınların giysilerine kadar benzetmeye çalıştık. Yılmaz Güney kadınlar koğuşuna daha fazla yer vermek istiyordu ama benim başka bir film çalışması nedeniyle vaktim yoktu.

Hapishane günleri...

Ben o sırada 21 yaşındaydım. Sanatçıydım. Çok ilgimi çekti her şey. Küçük yaşta tiyatro bale yapmıştım, tek evlattım. Konservatuvardan balerin ve koreograf olarak mezun olmuştum. Tiyatro bölümüne devam ediyordum. Şehir Tiyatroları'nın kadrolu sanatçısıydım. Birdenbire sivil cezaevinde çok farklı kesimlerden gelen insanlarla tek başıma kaldım. İşte asıl okul o zaman başladı benim için. Ayaklarımın üstünde durmak ne demek anladım...

Mahkûmların çoğu cinayetten, daha çok da aşk cinayetlerinden gelmişti. Ya kocalarını, ya sevgililerini öldürmüşlerdi. Çocuklarını öldürenler de vardı. İkinci kategoride de yankesiciler, Hacıhüsrev'den gelenler...

Ben iki yıl boyunca, 1974 affına kadar Adapazarı Cezaevi'nde kaldım. Makbule'nin hikâyesi çok enteresandı. Bunu daha uzun bir hikâye olarak çekmek istiyordu Yılmaz abi, ama yapamadı. Kadın, Adapazarı'nda bir fındık işçisi. Evliydi, iki çocuğu vardı. Kocası onu bir terziyle aldatıyor ve boşanmak istiyor kadından. O da boşanmayı kabul etmiyor. Adam kadınla yaşamaya başlıyor. O kadın da bir işçi. Bir gece büyük bir kavga çıkıyor ve kadın baltayla kocasını kesiyor. İki de çocuğu vardı. Onlarla çok uğraştık. Geldikten bir ay sonra hamile olduğu ortaya çıktı. İbrahim'den... Kocasına hem çok âşıktı, hem nefret ediyordu. O çocuğu hem çok istiyordu hem istemiyordu. Ve cezaevinde doğurdu. Yukarıda küçük bir oda vardı, onlara Fakir Baykurt'un Tırpan'ını okuyordum. Dürrü'nün hikâyesini... Bir aralık akşamı, kar yağıyor dışarda. Bir an şöyle bir döndüm, Makbule sancılanıyor, çocukların biri sağında biri solunda.

Bir şey oluyor Makbule'ye dedim. "Aaa Makbule sancılanıyor" dediler. Hemen aşağı koştum, gardiyan gardiyan diye. O filmdeki kare.

Ne gelen var ne giden. Bir süre sonra gardiyan geldi.

-Doğum yapacak kadın. Hastaneye götürün, yukarıya haber verin, dedim.

Tam merdivenleri inerken kadının suları boşaldı. Aysel vardı, Adana canavarı diye bilinen, "ben doğurturum" dedi.

-Sen nasıl doğurtursun, dedim. Korkunç bir kadın. "Ben doğurturum" diyor. Sıvas Cezaevi'nde almış bir mahkûmu çarpmış yere öldürmüş. "Bana bir makas, ip getirin" dedi.

Çocuklar "annemiz annemiz" diye ağlıyor. Çocuklara "annenize bir şey olmayacak kurtuluyor " dedim. "Kardeşiniz oluyor..."

Makası ve ipi getirdim. Kadını yatırdılar leğenin içine. İki kişi de tuttu. Gıkı çıkmadı. Ikındı sıkındı. 28 yaşlarındaydı.

Onları çok merak ediyorum. Çocuklar ne oldu? Makbule ne oldu?

Dört kiloya yakın bir çocuktu. Makasla göbeği kesildi, iple bağlandı. Sadece karavanadan beslenmişti kadın. Sirkeli suya soktular, tuza bastırdılar, kırmızı bezlere sardılar. Kadın kalktı leğenden, şakır şukur yürüdü merdiveni çıkıp yatağına yattı.

"Çocuğu al" dediler, bana verdiler, "Sen koy bunun adını".

-Makbule, dedim, kocanın adını koy...

-Yoo katiyen olmaz, dedi.

-İbrahim koy, diye ısrar ettim. Sen koy dediler. Çok ısrar ettiler.

Mahir koydum çocuğun adını. Hep gülen hiç ağlamayan bir çocuk oldu.

Mesci'nin defterinden...

Ayşe Emel Mesci'nin Adapazarı Cezaevini anlatan anı defterinden üç kadının öyküsü ile gardiyan Ali Baba bölümlerini aktarıyoruz.

Hanife: 15-16 yaşında. Babası Laz, anası Abaza. Suçu Ahmet'i öldürmekti. Annesi Pamuk bakmıştı ona. Üç ablası, bir de gaddar abisi vardı. Gerçekten gaddardı abisi. Hanife'yi ilkokulu bitirdikten sonra evlendirmek istemişlerdi. 18 yaşındaydı. Hanife'ye de gönlü vardı. Hayvanları güderken uzaktan bakardı. Yanına hiç gitmemişti ama. Çok utangaçtı. Eniştesi, abisi, anası hep evlendirmek istediler. Hanife'yi onunla. O ortaokula gitmek istiyordu. Abisi dövdü o direndi. Ağzına tabanca soktu, Hanife direndi.

Bir gün ablasının evine erişte yapmaya gitti. Beraber makarna yaptılar. Hanife "Yoruldum, biraz çıkıp yatayım" dedi. Köy evinin üst katındaki odaya çıktı. Kapıyı açtı. Yarı karanlık odada, yatağın üstünde biri oturuyordu: Ahmet.

Çok soğukkanlıydı Hanife.

"Hayrola Ahmet, ne yapıyorsun burada" diye sordu.

Ahmet çok heyecanlıydı. Kesik kesik konuşuyordu. Telaşlıydı.

"Konuşalım Ahmet" dedi Hanife çok sakin. Gitti yanına oturdu.

"Hanife evlenmek istiyorum seninle. Hanife seni seviyorum" Ahmet'in heyecanı arttı. Bir de sarılmak istedi Hanife'ye.

"Dur Ahmet, bir dışarı bakayım da daha rahat konuşalım" dedi. Ahmet inandı. Hanife çıktı, yan tarafa dayısının odasını gitti. Yastığın altından tabancayı aldı. İki elinin arasında tabanca, eleri arkasında geri geldi. Ahmet'in yanına oturdu.

"Hadi konuşalım Ahmet" dedi.

Ahmet "Seni seviyorum Hanife" diye tekrarladı. Sarılmak istedi. Hanife tabancayı doğrulttu. Ona çok yakından iki el ateş etti.

Aysel: Adapazarı Cezaevi'ne gezirildiğim gün işlemler tamamlandıktan sonra, zayıf, uzunca boylu bir kadın beni aldı cezaevinin koridorlarından geçirdi. Demir parmaklıklı bir kapıyı açıp başka bir bölüme soktu. Orada beklememi söyledi. Beklerken, yukarıdan takunya sesleri içinde 1.75 boyunda, 80 kilo kadar irikıyım bir kadın indi. Esmerdi. Saçları kabartılmış ve dağınıktı. Üstünde dar bir yün pantolon ve biraz dekolte yün bluz vardı. Merdivenlerden inip, yanıma geldi. Önce elini beline koyup, hâkim bir edayla yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı bir süzdü beni. Hafiften tek bacağının üstünde yaylanmış, el belde, baş yukarıda, gövdesi bacaklarından biraz daha geri çekilmiş...

Sert bir sesle sordu:

"Nereden geliyorsun sen?"

Gardiyan sandım onu. Cevap verdim:

"Sağmalcılar'dan."

"Suçun ne?" Hep aynı ses tonu.

"Ben siyasi mahkûmum."

"Hani şu anarşistlerden?"

"Öyle diyorlar."

"Deniz Gezmiş gibilerden?"

"Onlar benim arkadaşlarımdı."

Koğuşta da çok acayip bir hava vardı. Tüm mahkûmlar Aysel için çalışıyordu sanki. Yemeğini onlar yapıyor, çamaşırını onlar yıkıyor, her işine koşuyorlardı.

Aysel, bu kadınlar üstündeki baskısını şantaj ve zor yoluyla kurmuştu. İlkokul 3'e kadar okumuştu. Yazısı kötüydü ama koğuşta tek yazabilen de oydu. Kimi mahkûmların hapishane için mektuplarını yazardı. İlişkilerini öğrenirdi. Kadın gardiyanla da arası iyiydi. Mahkûmlara gelen mektupları alabiliyor ve bunları "Müdüre veririm" diye bir şantaj aracı olarak kullanıyordu. Ayrıca, daha önce Kayseri Cezaevi'nde bir kadın mahkûmu kaldırmış, yere çarpmış, kadın da ölmüştü. Oradan Adapazarı'na naklolunca ünü de arkasından gelmişti.

Kadriye: Kadriye 18 yaşında, beyaz tenli, sarışın, mavi gözlü bir kızdı. İnce, ufak tefekti. Hapishanede ilk kurduğum ilişki onunladır. Çok iyi bir kızdı. Suçu eniştesiyle bir olup öz ablasını öldürmekti.

Eniştesine âşık olmuştu. Ablası ortada engeldi. Ortadan kaldırmak lazımdı. Eniştesiyle bir olup ablasının yemeklerine fare zehiri katmaya başladı. Tam bir ay her gün dozunu arttırarak, zehirledi ablasını. Kadın, acılar içinde yataklara düştü bir ayın sonunda da öldü.

Şehriban: Çok esprili, hoş bir kadındı. Suçu da ilginçti: Kocasını çok seviyordu. Sevişerek evlenmişlerdi. Adam bekçiydi. Şehriban kocasını çok kıskanırdı. O da karısını kıskandırmayı seviyordu. Bir de içki içerdi. Çok sarhoş olduğunda da Şehriban'ı döverdi. İşi olmadığı geceler, sanki işi varmış gibi çıkar, geç gelirdi. Sırf karısını şüphelendirmek için kuşkulu tavırlara girerdi. Şehriban çok kıskanırdı ama hep içine atardı. Bir gece yine geç geldi kocası. Dut gibiydi. Şehriban yatmıştı uyur gibi yaptı. Adam sızdı zaten. Biraz seyretti kocasını. Sonra beylik tabancayı aldı, adamın bacağına sıktı. Bütün içine attıklarını boşalttı adeta. Adam vuruldu, ayılmadı. Sonra Şehriban kanı gördü. Bütün yatak kan olmuştu. Başladı çığlık çığlığa bağırmaya. Kocasını sarsa sarsa uyandırdı. Adam uyandı, kanı gördü: "Ne oldu bana Şehriban?" dedi.

Şehriban camları açtı:

"Kocam ölüyor, yetişin!" diye bağırmaya başladı. Yetiştiler. Adam hastaneye kaldırıldı. Şehriban da hapishaneye.

Bu olayı anlatırken hem güler, hem de çok güldürürdü.

"Ne yapayım, çok seviyordum" derdi: "Öldürmek için ateş etmedim zaten. İçimi boşaltmak için."

"Öldürecek kadar çok mu seviyordun Şehriban?" dedim.

"Öldürecek kadar çok" dedi.

Sonra kocası affetti onu. Davadan vazgeçti. Serbest bırakıldı Şehriban, kocasıyla beraber gitti.

Ali Baba: (Duvar filminde Tuncel Kurtiz'in oynadığı gardiyanda Ali Baba'dan pek çok iz var .) Elektrikler kesildi bir gece koğuşta. Aygaz lambası bulmak için dışarı çıktım. İrkildim kaldım birden. Bütün koridora aygaz lambaları dizilmişti. Sırf onların ışığı vardı. Koridorun ortasında bir adam dikiliyordu: 1.85 boyunda, dağ gibi, sırtında uzun bir gocuk, süvari pantolonu gibi bir pantolon, uzun diz üstü çizmeler, başında kalpak. Gözler ela-yeşil. Çok güzel gözler. Yay gibi kaşlar, kalın, kırçıl. İnce, ucu hafif kanatlı, kalkık bir burun. Kırçıl, pos bıyıklar. Ağzının kenarlarında iki derin gamze. Sanki Kurtuluş Savaşı kahramanlarından biri çıkıp gelmiş gibi. Gölgesi de karşıdaki duvara vuruyordu. Olduğundan çok daha heybetli. Koğuşa dönüp sordum:

"Kim o dışarıdaki adam ya?"

"Ali Baba" dediler.

Kürttü Ali Baba. Malatyalıydı. Baş gardiyanlığı çok ciddi bir enfarktüs krizi geçirdiği için bırakmıştı. Koyu İsmet Paşa'cıydı. Odasında bir sürü fotoğrafı vardı İsmet Paşa'nın. Bir tanesi de imzalıydı. Zamanında, şoförlüğünü yapmıştı Paşa'nın. Ecevit'e düşmandı, İsmet Paşa'yı düşürdüğü için. Ama bir yandan da af çıkartır diye Ecevit'e güveniyordu.

"Karaoğlan kurtaracak bizi" derdim ara sıra.

"Ah, ne Karaoğlandır o Karaoğlan..." derdi.

Odasında çok güzel çiçekleri vardı. Atatürk'ün bir resmi, İsmet Paşa fotoğrafları. Tertemiz, derli toplu bir oda.

Çok güzel de bir tabancası vardı. Bir gün beni çağırdı: "Gel bak ne göstereceğim !"

Ceketini çekti, çok güzel bir tabancası vardı. Sedef üstüne altın kakmalı.

Bizim avlu topraktı. Beton dökmeye başladılar. Mahkûmlar çalışıyordu işçi olarak. İçlerinde Mehmet Uzun diye bir mahkûm vardı. Uzun boylu, yaşlıca bir adamdı. Lazdı. Erkek mahkûmlar kısmında neler olup bittiğini soruyordum. Konuşuyorduk.

Çocuklar, paralı mahkûmlara hizmet için götürülürdü. Yandaki koğuşun çocukları geceleri falakaya çekilirdi. Kemaletin isimli gardiyandı eziyetin başını çeken. Onlara koğuşlar temizletilirdi. Çığlıkları ve ağlama sesleri gelirdi. Bizim koğuşun yan tarafı sübyanlar koğuşuydu. Onlarla da kontak kurmaya karar verdim. Müşterek duvardan bir kalorifer borusu geçiyordu. Mehmet Uzun'dan alçı istedim. Heykel çalışması yaptığım için bunu almamda sakınca yoktu. Her gün bir parça alçı vermeye başladı bize.

Kalorifer borusunun oradan duvarı deldik. Gerektiğinde hemen alçıyla sıvayıp, üstünü de boyayabilirdik. Böylece sübyan koğuşuyla konuşmaya başladım.

"Deniz Gezmiş niye idam oldu abla?"

"Mahir Çayan'ları neden öldürdüler abla?" diye soruyorlardı. Anlatıyordum.

Yazılı sorular da geliyordu, küçük rulolar halinde. Onlara da cevap yazıyordum.

Diğer mahkûmların koğuşundan da sorular gelmeye başladı: "Kapitalizm nedir?"

"Emperyalizm nedir?" *

-------------------------------------------------

Not:Ayşe Emel Mesci, 24 sanıklı Birinci Türkiye Halk Kurtuluş Partisi Cephesi davasında yargılandı. 5 yıl hapis 1.5 yıl sürgün cezasına çarptırıldı. 1974 yılında çıkartılan af yasasıyla özgürlüğüne kavuştu.

« Önceki :: Sonraki »