Onlar Türkiye tarihinin canlı tanıkları. Yıllardır bu tanıklıklarını kitaplara döküyorlar. Onlar için durmak ölmek demek...
Yaşamak için yazmak gerek...
RASİH NURİ İLERİ
Rasih Nuri İleri, Doğan Apartmanı’ndaki dairesinde karşılıyor bizi, sehpasında elinden yeni bıraktığı, açık bir kitap. Duvarları dayısı Abidin Dino ve onun için arkadaş, bizim için adları ve ünlü resimleriyle tanıdığımız pek çok ressamın tablolarıyla dolu. Kapalı kapıların ardındaki odalar, boydan boya kütüphanelerle kaplı. Zaman zaman anlattıklarının belgesini göstermek için açıyor kapıları. Onun üretme gücünü diri tutan da bu kitaplar, belgeler. “Aslında bir nesil meselesi bu” diyor, “Yazmam gereken birçok şey var. Belgeleri sadece bende olan birçok konu var ve onları tespit edebilecek sadece ben varım. Böyle olunca yazmak gerekiyor. Gerçi artık pek kitap okunmuyor”.
Kurucusu ve mütevelli heyeti üyesi olduğu Sosyal Araştırma Vakfı’ndan (SAV) son iki senede sekiz kitabı çıkmış İleri’nin. Başka yayın evinden çıkan kitapları da var, çünkü SAV’dan çıkan kitapları için bir para almıyor, ancak geçinmek için kazanmak da şart. 89 yaşında, ama şu an iki-üç kitap üzerinde çalışıyor. “Birinci Türkiye İşçi Partisi’nin tarihini 2-3 cilt olarak çıkartacağım” diyor. Yanıtlarken, araya anekdotlar, fıkralar serpiştirmeyi seviyor İleri. Bu kitabı yazmasını sağlayacak arşiviyle ilgili de bir hikâyesi var... TİP’in genel sekreteri olduğundan belgelerin ikinci nüshasını saklamak, bütün genel kurul zabıtlarını tutmak ona düşüyor. O da bir vasiyet yazarak, bütün arşivini TİP’e hibe ediyor. Ancak 12 Mart’ta TİP’in bütün belgeleri devlet tarafından yakılıyor. İkinci bir vasiyet yazıyor, bu sefer talihli DİSK. Derken, İleri’nin deyimiyle 12 Eylül’le “DİSK’in de canına okunuyor”. “Şimdi düşünüyorum” diyor, “acaba bir vasiyet daha yazıp bu sefer de AKP’ye mi hibe etsem arşivimi, belki o da kapanır”.
İleri’ye göre şimdiye kadarki en iyi eseri, 69’da basılan “Atatürk ve Komünizm”. Kitap üç dört sene önce tekrar basılmış, ancak piyasada kalmamış. Geri dönüp bakınca, gördüğü değişim onu ürkütüyor. Çünkü okullarda din dersinin olmadığı, onun yerine sosyoloji dersinde Marksizm’e dair okumaların yapıldığı dönemleri hatırlatıyor. “Şeriatçılık ve feodal düzen nedeniyle Türkiye’de demokrasi olamıyor” diyor. En çok da eğitim alanında kötüye gittiğimizi düşünüyor. “Hem bilgi yok, hem bildikleri yanlış” diyor, “Torunum bir üniversitede ders vermeye başladı. Öğrenciler Darwin’in kim olduğunu bilmiyormuş. Hatta biri fasulye üzerine araştırmalar yapmış, demiş. İnanılacak gibi değil”.
Bunlara sinirleniyor, üzülüyor. Onu en çok üzenlerden biri de, SSCB’nin son günlerine, bir yok oluşa tanık olması. Yaşadıklarına dair bir pişmanlığı yok İleri’nin, ama “Enayiliğim var” diyerek bir ekleme yapmadan da duramıyor, “Ben politikacı olamazmışım”.
Aman politikacı olmayı, politik olmakla karıştırmayın. Çünkü ona göre Rasih Nuri İleri’yi olduğu kişi yapan, sol. “Bana solla nasıl tanıştın diye soruyorlar. Bizim Yüzbaşı Abdülkadir yani Vedat Türkali ‘bizim nesil komünist partisini arıyordu’ diye yazar. Benim için öyle bir şey söz konusu değil, çünkü komünist partisinin içindeydim, ailece içindeydik”.
Bunca araştırmaya, kitaba rağmen kıymetinin bilinmediğini düşünüyor İleri. Yine de şikâyeti yok, o üretmek dışında yaşama şekli bilmiyor çünkü, ancak elinde çok belge olduğu bilindiğinden komik bir hal alan isteklerden bıkmış, “Olmayacak şeyler soruyorlar. Sanki her bilgi, belge bendeymiş gibi” diyor.
Cumhuriyet Dergi, 2009-12-20
Daha yapacak çok şey var
MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ
Üretmeyip ne yapayım
- Yazmak, okumak beni canlı tutuyor sanırım. Biraz da sağlığımın iyi olması tabii. Artık yeter diyemiyorum. Kafam işliyor, imkanım var. Boş vakit geçirmek istemiyorum. Bu yaştan sonra ne yapabilirim ki? Bir şey yapmadan da rahat edemiyorum. Masamın her tarafı kitaplarla, yazılarla dolu. Aynı anda birkaç kitap okuyorum, yazıyorum. Neyse ki gözlerimde sorun yok.
- Şimdi Sümer’in tarihini, ekonomisini, günlük yaşantısını, cinsel hayatını, sanatını yazıyorum. Sümer edebiyatını zaten yazmıştım. Önümüzdeki sene, yeni kitabı da bitirince Sümer medeniyetine dair toplu bir kaynak hazırlanmış olacak. Ondan sonra yeni bir projem var; Sümer ve Türk dili üzerine karşılaştırma yapanların bütün çalışmalarını bir araya getiriyorum. Bir ekiple malzeme toplamaya başladık. İyi bir kitap olacak. Almanya’da 1914-15’te yapılan karşılaştırmalar var, onları getireceğim. Türkmenistan’daki çalışmalar için oradaki üniversitelerle bağlantıya geçiyorum. Bu arada da makaleler yazıyorum.
- Şimdiye kadarki en iyi eserim “Sümer’de Tufan Tufan’da Sümer”. Onunla ilgili eleştirileri bekliyorum.
- Dün çalışmalarımı karıştırırken “Bir Ömür, Bir Devrim”i yaşamak diye bir yazı gördüm, yarım kalmış. Geçmişe bakınca bir tarafta çok büyük bir ilerleme görüyorum. Pek çok sanatçımız yurtdışında ödüller kazanıyor. 1920’lerde her şey günahtı, tiyatroda kadınlar yoktu. Artık dışarıdan parça almak yerine ülkemizde üretim var. Halkımız eğer önünde iyi bir imkân olursa son derece yetenekli. Avrupa’nın 400 yılda geldiği Rönesans’ı, Sanayi Devrimi’ni 15 yılda yaptık. Bunlar kolay hazmedilecek gibi değildi ama halk da kabullendi. Ancak geldiğimiz nokta pek parlak değil. Özgürlüklerimizi kaybettik, bence bu ülkede büyük bir hareket olacak tekrar, ya özgürlüğümüzü tekrar kazanacağız ya da tamamıyla yok olacağız. Ancak ben umutluyum.
- Beni en çok şaşırtan değişim, dışarıda ödül alan bilim ya da sanat insanlarımız. Ancak bunları gazeteler yazmıyor, internette görüyorum. İnternet de ilginç bir iletişim aracı. Yüzlerce mail geliyor, ama hepsine bakmıyorum, çoğu dedikodu ya da yakınma oluyor.
- Tahminim üzerinde, hiç düşünmediğim şekilde kıymetim bilindi. Zaten hiçbir şeyi kıymetim bilinsin diye yapmadım. Ancak bugün Türkiye’de herkes Sümer’in ne olduğunu biliyor, bu bakımdan son derece mutluyum. Hayatımda yaptığım en iyi şey, emekli olduktan sonra Sümerlerle ilgili çalışmalara başlamaktı.
- Hayatıma dair hiçbir pişmanlığım yok. Bir tesadüfler sırası gibi oldu hayatım. Aileme bu hususta çok müteşekkirim. Babam, annem hatta eşim isteklerime hiç mani olmadı, beni destekledi. Şimdi de çocuklarım destekliyor.
- Geçmişe dair özlemim de yok. Her şeyi yerinde ve zamanında yaşadım. Çok güzel bir genç kızlık yaşadım; tiyatro, dans, eğlence, balolar... Bunları kızlarıma yaşatamadım. Çok seyahat ettim, gezdim. Karamsar biri olunca, bir şeyler bulunur ancak ben karamsar değilim. Her şey iyi olacak diye düşündüm, iyi de oldu.
Cumhuriyet Dergi, 2009-12-20
Öfkeden yazıyorum
İSMET KÜR
Apartmanın eski demir kapısından girip, dört kat tırmanınca, tam tarif ettiği gibi kapı önünde bir koltuk karşılıyor bizi. Üzerlerine anıların sindiği belli süslerinin yanında mavi saçları, gösterişli yüzükleriyle dikilen kişi, 20’ye yakın kitabın yazarı İsmet Kür’den başkası değil. 93 yaşında Kür hâlâ yazıyor, kalemi şimdi kendi oyununu kitaba çevirmek için kâğıtla buluşuyor. Üretme isteğini belki alışkanlıktan diyerek açıklıyor: “Yazmaya erken yaşta başlayanlar, yazmaktan kolay kolay vazgeçemiyor”. Onu perçinleyen duygulardan biri de, öfke. “O kadar acayip gidiyor ki dünya... Kendimi politikadan bir türlü alamıyorum. Çok sinirli, öfkeli, yazamadan duramayacağım bir devre geçiriyorum” diyor.
Ona göre, şimdiye kadar yazdığı en iyi eser çok az insanın duyduğu bir kitap; “Türkiye’de Süreli Çocuk Yayınları”. 1869’dan 1928’e kadar çıkmış bütün çocuk dergileri üzerinde yapılmış bir araştırmanın ürünü bu kitap. 1991’de basılmış. Kitabı nasıl hazırladığını Kür anlatıyor:
“20 yılımdan fazlasını aldı. Bu kadar uzamasının bir nedeni de, o zamanlar kütüphanelerde fotokopi makinesi yoktu, kitaplar dışarı da verilmiyordu. O yüzden bu çocuk dergilerinin sayılarını oturup kopya ettim. Bana hayatında kaç kitap yazdın, diye sorsalar. Bir tane diyebilirim, o da bu. Çok emek verdim ve gerçekten yararlı bir kitap oldu; araştırmacılara kaynak oldu. Türkiye’de ciddi kitap bastırmak zor olduğundan basılması hiç kolay olmadı”.
Hayatındaki hiçbir şey için pişmanlık duymuyor Kür. Türkiye tarihine bire bir tanıklık etmiş, bütün bu olaylar arasında onu en çok etkileyen iki şey var; biri Cumhuriyet devrimleri, diğeri de 1908’de “Fedekeran-i Millet Cemiyeti” adlı bir siyasi parti kurup muhalefet yaptığı için 101 yıla mahkûm edilen, gazeteci babası Avnullah Kazimi. “Babam hürriyet için çalıştı. Onu hiç hatırlamıyorum. Annemin babamdan bahsedişi, 2. Meşrutiyet’te hapisten çıkarken omuzlarda taşınması beni çok etkiledi. Babamın hayatı, hürriyet için çektikleri hayatımın en büyük olayıdır” diyor. O zamandan bugüne her şeyin değiştiğini söylüyor Kür. “İstanbul’un yapısı, insanların kafası dahil hiçbir şey birbirine benzemiyor. Her şey tepeden değişti” diyor. Pek de iyiye gidilmediğini anlatıyor, en çok da eğitimin bozulduğunu da. Geçmişe özlem duymasının nedeni biraz da bu. “Tepeden tırnağa özlemediğim hiçbir şey yok” diyor, “Ancak öyle bir özlem ki bu, içinde her şeyden çok öfke var. Eğitimi bu hale getiren cahiller, aptallar ve kötü niyetliler sinirlendiriyor beni”.
Hayatında yaptığı en iyi şeye gelince... “Biri yazar, öbürü de heykeltraş olan iki sanatçı kız yetiştirmek. Tabii torunlarımı da unutmayım”.
Cumhuriyet Dergi, 2009-12-20
Yazmak yaşamımı elimden alıyor ama...
HALİL İNALCIK
- Hâlâ üretmeye devam ediyorsunuz, üretim gücünüzü ne diri tutuyor?
- Yaşım 93, bütün kaygım hazırladığım yedi, sekiz eseri bitirip yayınlamak. Yaşamımın amacı bu, bu bir ödev gibi. Onun için uykuma, yiyeceğime, temaslarıma dikkat ediyor, düzenli yaşamaya çalışıyorum.
- Şu an bir şey üzerinde çalışıyor musunuz?
- Yedi-sekiz eser tamamlanmayı bekliyor. İlk cildi yayında olan İstanbul-Fatih’in ikinci cildini hazırlıyorum. “Osmanlı Sarayında Has Bahçede Nedimler, Şairler, Musikişinaslar” kitabımı tasarımcı resimliyor. “Osmanlılar ve Haçlılar” üzerine çalışıyorum. “Kuruluş Dönemi Sultanları, 1302-1481”, ISAM’a yakında düzeltilerle gönderilecek. “Osmanlı Denizcilik Tarihine Katkılar” kitabımın üçte ikisi hazır. “Rönesans Avrupası ve Haçlı Avrupası” bitti, Doğu Batı yayınlarından çıkacak. “Şöyleşi ve Konuşmalar”ı Profil yayıncılık basmak üzere. Osmanlı kaynaklarının alan araştırmalarıyla gözden geçirildiği “Osman Gazi’nin İzinde” içinse hâlâ çalışıyorum.
- Sizce en iyi eseriniz neydi?
- Batı üniversitelerinde el kitabı olarak okutulan “Economic and Social History of the Ottoman Empire”ın ilk cildinin tamamını ben yazdım. Yunanca, Arapça, Türkçe’ye çevrildi. Polonya’da basılıyor. Türkçe’ye, Arapça’ya Balkan ve Ukrayna dillerine çevrilen “The Ottoman Empire: The Classical Age”, 40 bin nüshası altı ayda satılan “Devlet-i ‘Aliyye” ve “Türkiye Tekstil Tarihi” de önemli.
- Neredeyse bir asra tanıklık ettiniz. Baktığınızda nasıl bir değişim görüyorsunuz?
- 1923-2009 döneminde üç-dört nesil geçti. Sayılacak pek çok önemli değişiklik noktaları var. Milli egemenlik temelinde demokratik-laik-sosyal Türkiye’nin esaslarının atıldığı Atatürk Reformlar Dönemi (1923-1938), II. Dünya Savaşı’nın bunalımlı yılları, 1950-60’taki Demokrat Pati Dönemi; halkçı bir rejim, kolay banka kredileri, üç binden 40 bine çıkan traktör sayısı, tarımda büyük gelişme, Atatürk reformlarından tavizler, 29 Mayıs Darbesi... 1960-80’de Askeri vesayet altında bir demokrasi; MGK, Stalin’in tehditleri, NATO üyeliği, solcu-sağcı kavgaları, kargaşa, Kıbrıs meselesi, Yunanistan’la sorunlar, yeni anayasa, işci sınıfının gelişmesi, sendikalizm... Turgut Özal dönemi (1982-1993); ekonomide liberalizm, ABD ile yakınlık, ekonomik gelişme, AB üyeliği için başvuru... 1993-2002’deki partiler, kararsızlık dönemi; koalisyon hükümetleri, Kürt sorunu: Öcalan, PKK, köylerden şehirlere akın, gecekondu mahalleleri, güçlenen gelenekçi kültür, Rusya’da komünist rejimin yıkılması ve soğuk savaş bitimi. Türkiye’de dış ve iç siyasette temelli değişiklikler, sanayide özellikle tekstil sanayiinde ve ihracatta büyük gelişme, İslamcı partiler. MGK ve yumuşak darbe 28 Şubat. Bu yıllardaki siyasi, sosyal, ekonomik gelişmeler sonunda ortaya çıkan temel gelişme ve sorunlara gelince... Büyük nüfus artışı; hızlı şehirleşme ve şehirli nüfusun çoğunluk kazanması; tarımcılıktan endüstriyel bir ekonomiye hızla gelişme, işçi sınıfının nüfusun önemli bir bölümünü oluşturması; vakıf üniversitelerinin kuruluşu; gelenekçi halk katmanlarının Meclis’te söz sahibi olması; Kürt sorunu: ayrılıkçı Kürtlerin terör ve siyasette önem kazanması, DTP sorunu, 2009’da Kürt sorununun Türkiye siyasetine damgasını vurması; gelenekçi kitle ile reformlara bağlı katmanlar arasında çatışmanın derinleşmesi, devlet kurumlarında uyumsuzluk, partiler arası kavga ve bunalım...
- Peki bugüne dair sizi en çok ne şaşırtıyor?
- Teknolojide hızlı gelişmeler ve bunun sosyal yapı ve davranışlarda geniş yankısı, oto ve cep telefonu kullanmada hızlı gelişme; genç nesillerin arasında gelenekçiler ve modernistler arasında ayrılığın kaygı verici derinleşmesi, medyada, gazete ve televizyonda sansasyonun egemen olması, özellikle gazetelerin birer magazin haline gelmesi... Kitap yayıncılığında tipolojide gelişmeler Batı’yı yakalamış; üniversitelerin, dolayısıyla çeşitli mesleklerde genç aydın neslin hızlı artışı, ekonomik gelişimin bu artışa ayak uyduramaması da şaşırtıcı.
- Geçmişe dönüp baktığınızda gördüğünüz en büyük pişmanlık nedir?
- Yüzyıla yakın süren yaşamıma baktığımda üzüldüğüm çok şey var. Bilimsel araştırmalar vaktimi o kadar fazla aldı ki, merhum eşim Şevkiye’ye karşı ödevlerimi hakkıyla yerine getiremedim... Göçmen, hukuk tahsilli bir aydın geçim sıkıntısında, para isteyemiyor, bana bir kitap verdi, isteği anlayamadım, derdine deva olamadım, anladığımda vakit geçmişti. Bu bana elli yıldır dert oldu... Bursa’da bir Bulgaristan göçmeni işçinin sözlerim gücüne gitti, kalbini incittim, tamiri imkânsız bir hata işledim, vicdanımda her zaman bir pişmanlık duyarım... Gençlik çağımda öğrencilerimin bazılarının kalbini kırdım, pişmanlıkla hatırlıyorum. Şimdi onlardan af diliyorum. Bugün çalışmalarım o kadar çok zamanımı alıyor ki, doğaya, sanata, sevdiklerime erişemiyorum, yayın çalışmaları yaşamamı elimden alıyor, pişmanım.
Cumhuriyet Dergi, 2009-12-20
Dolu dizgin yuvarlanıyoruz
HALET ÇAMBEL
- Hâlâ üretmeye devam ediyorsunuz, üretim gücünüzü ne diri tutuyor?
- Çalışmak...
- Şu an bir şey üzerinde çalışıyor musunuz?
- Yayın, şantiye idaresi.
- Neredeyse bir asra tanıklık yaptınız. Baktığınızda nasıl bir değişim görüyorsunuz?
- Dolu dizgin, baş aşağı, uçuruma doğru, yuvarlanıyoruz.
- Bugüne dair sizi en çok ne şaşırtıyor?
- Artık hiçbir şey şaşırtmıyor.
Cumhuriyet Dergi, 2009-12-20
Yeniden doğsam, aynısını yaşarım
AYDIN BOYSAN
- Çocukluğumda bana öğretilenler, durmadan çalışma dersi, hâlâ üretmemi sağlıyor. İlkokulda bir öğretmenim vardı, ötekilere ders olsun diye sınıfta ilk beni döverdi. Annemdi o öğretmen. Çok da iyi etmiş. Tembellik etme korkusu bana bütün ömrümce ölçüsüz çalışma hırsı verdi. Hâlâ da öyle. Mimar olarak planladığım yapıları bir araya getirseniz 200 futbol sahasını doldurur. İlk kitabım çıktığında 63 yaşındaydım, şimdi 88’imdeyim ve 36 kitabım var.
Mimar olmak bir hevesti benim için. Hiçbir zaman pişman olmadım, çünkü bu bir yaratma mesleğiydi. Yaratmaya düşkün olduğum için 61 yaşımdan sonra gazetede yazmaya, 63’ten sonra da kitap yazmaya başladım. Programımda durmak diye bir şey yok, ölene kadar...
- Şu an üzerinde çalıştığım birkaç kitap var.
- Yazdığım iyi kitaplar var, ama hâlâ yazmaya devam ediyorum, o yüzden en iyisi hangisi olacak henüz bilemiyorum.
- Bugün ayakta kalmış ne görüyorsak Cumhuriyet’in ilk 15 yılındaki hızlı ve sürekli devrimler sayesinde. Ancak beni en büyük üzüntüye sokan demokrasinin dolandırıcılığa dönüşmüş olması. 38’den sonra hayran olduğum hiçbir iş yok Türkiye’de.
- Kıymet bilinme diye bir amaç peşinde koşmadım ben. İster bilsinler ister bilmesinler. Benim tek peşinde koştuğum şey kendime hesap verebilmekti... Bir daha dünyaya gelmek istemem, ancak bir daha dünyaya gelmeye mahkûm edilirsem, kendi hayatımda ne yaptıysam hepsini baştan aşağıya, yanlışlarım, kötü işlerim de dahil bir daha yaparım. Bir tane şeyi bile değiştirmem. İyi şeyleri isterim de kötülerini istemem beleşçiliği olmaz. Hayatımla ilgili hiç pişmanlık duymuyorum ama düpedüz mutlu da değilim. Çünkü insanlığın da ülkemin de içinde bulunduğu hal bana keyif vermiyor. l
'6 yıllık cumhuriyet', '79 yıllık cumhuriyet'e karşı
Mustafa MUTLU; Vatan; 13.03. 2009
Başbakan il il dolaşıp hep aynı metni okuyor; “79 yıllık cumhuriyet” tarihinde yapılmayanları yapmakla övünüyor... Duble yollardan, konutlardan, üniversitelerden söz ediyor...
***
Türkiye’de cumhuriyet 29 Ekim 1923’te ilan edilmedi mi?
En son 29 Ekim 2008’de cumhuriyetin 85’inci yılını kutlamadık mı?
O zaman nedir bu “79 yıllık cumhuriyet?”
Basit: 2002 yılında iktidara geldiler ya, kendilerinden önceki dönemi kastediyor...
Böylece, Atatürk’ün Cumhurbaşkanı olduğu yıllar da dahil, AKP’den önceki tüm iktidarlarla kendi dönemlerini kıyaslıyor.
***
“79 yıllık cumhuriyet”i bilmem ama Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 79 yılında yapılanları bilirim...
Aslında sen de bilirsin Başbakan Erdoğan!
Çünkü o 79 yılda yapılanları “sata sata” yaptın, yapacaklarını... Tıpkı mirasyedi evlat gibi!
2002’yi geçelim; sonuna doğru iktidar oldunuz...
2003’te Taksan’ı, Gerkonsan’ı, Taşucu Tersanesi’ni, Merinos Halı’yı komple, Sümer Holding’i, Seka’yı, THY’nin, TEKEL’in varlıklarını parça parça 188 milyon dolara...
2004’te Esgaz’ı, Eti Bakır’ı, DİV-HAN’ı, Bursagaz’ı, Amasya Şeker’i, Eti Gümüş’ü, Eti Krom’u, Çayeli Bakır’ı, Kütahya Şeker’i, Eti Elektrometalürji’yi tamamen, TEKEL’i, THY’yi, Sümer Holding’i arsa arsa 1.3 milyar dolara...
2005’te Ataköy Turizm’i, Ataköy Otelcilik’i, Ataköy Marina’yı, Eti Alüminyum’u, Kıbrıs Türk Hava Yolları’nı, Türk Telekom’u ve Adapazarı Şeker Fabrikası’nı 8.2 milyar dolara...
2006’da TÜPRAŞ’ı, ERDEMİR’i, Başak Sigorta’yı, Karadeniz Bakır’ı, TEKEL’in ve Sümerbank’ın taşınmazlarını, THY’nin hisselerinin önemli bir bölümünü 8.1 milyar dolara...
2007’de Halk Bankası’nın hisselerini, TEDAŞ’a, TEKEL’e, PETKİM’e ait taşınmazları 4.2 milyar dolara...
2008’de PETKİM’i, TEKEL SİGARA’yı, Türk Telekom’un elde kalan hisselerini, diğer kamu kuruluşlarının arsalarını, binalarını 6.2 milyar dolara...
2009’un ilk iki ayında Başkent ve Sakarya Elektrik’i 1.8 milyar dolara...
SİZ SATMADINIZ MI?
Yani 6 yıl 2 ayda tam 30 milyar dolarlıklık özelleştirmeyi, SİZ YAPMADINIZ MI?
Sattığınız bunca ağır sanayi, sanayi ve hizmet kuruluşlarının tamamı, sizden önceki “79 yıllık cumhuriyet” döneminde kurulmadı mı?
Hal böyleyken, “79 yılda ne yapıldı ki” demek, en hafif deyimiyle nankörlük olmuyor mu?
***
Peki; 79 yılda yapılanları 6 yılda satarak ne yaptınız?
Çukurlarla dolu duble yollar, üflesen uçacak toplu konutlar...
Bir de “lale” diktiniz!
Kendi deyiminizle işsizlik oranını 2 puancık artırarak, yüzde 12,3’e çıkardınız!
Bu ülkeyi, açlıkla, yoksulluk intiharlarıyla tanıştırdınız!
Eserinizle ne kadar övünseniz azdır!
*****
GÜNÜN SORUSU
Tarım Bakanı Mehdi Eker dün Bitlis’te kendisine soru sormak isteyen bir genci, “Artistlik yapma, sesini yükseltme” diyerek terslemiş...
Acaba Başbakan’ın koltuğuna mı göz dikti?
*****
Mustafa Mustafa Balbay!
Sevgili Mustafa; güzel adaşım... Bilmiyorum oralarda, iktidar yalakası gazeteler dışında kalan gazeteleri de okumanıza izin veriyorlar mı?
Eğer veriyorlarsa ve eğer bu yazıyı tesadüfen de olsa okursan; okurlarının selamı var...
ATAOL BEHRAMOĞLU Tayyip Erdoğan’ın Ulusal Kimlik Sorunu Günümüz Türkiye BaşbakanıRecep Tayyip Erdoğan’ın ulusal kimlik konusunda kişisel bir sorunu olduğu kanısındayım. Buna “Türk”lükle ilgili bir sorun da denebilir. Yazıya başlamadan önce internete girip “Tayyip Erdoğan ve Türklük” yazdığımda karşıma çıkan malzeme bolluğu beni şaşırtı. Demek ki insanlarımız uyumuyor diye düşündüm. Ya da bu uyur gezerler toplumunda uyumayanlar da var. Fakat şimdilik, internetteki malzeme bolluğunu meraklısına duyurmuş olmakla yetinerek, ben kendi düşüncelerimi açıklamaya çalışayım. *** Şunu öncelikle saptayalım. Bütün Cumhuriyet tarihimiz boyunca “Türklük” ve “alt kimlik” kavramlarını bir arada telaffuz eden ilk ve tek kişi Tayyip Erdoğan’dır. Benim kuşağım, bizden önce Cumhuriyetin ilk kuşakları ve bizden sonrakiler, Türklüğü bir alt kimlik (etnik aidiyet) olarak değil, bir ulusa, bir tarihe, bir kültüre aidiyet olarak öğrenmiştik. Bu toplumu oluşturan bütün etnik aidiyetleri (etno-kültürel özellikleri koruyarak) ulusal bütünlük içinde birleştiren bir kavramdı bu. Şimdi eğer Tayyip Erdoğan’ın “tez”i kabul görür ve anayasadan başlayarak bütün ulusal belgelere işlenecek olursa, ortaya yeni bir ulus tanımı çıkmış olacak. Ulusal eğitim felsefesi de buna göre biçimlenecek. Böylece Türkiye Cumhuriyeti (adının başında Türkiye sözü hâlâ kalacaksa) ortak bir ulusal aidiyetin değil, tıpkı eski Yugoslavya gibi, farklı ulusal aidiyetlerin gevşek dokulu birlikteliği olacak. Gevşek dokulu, çünkü (Türklük de içinde olmak üzere) etnik aidiyetler bu anlayışa göre tanımlandığında, bu etnik topluluklardan (yeni adlarıyla “ulus”lardan) herhangi birinin, şu ya da bu nedenle bu “federasyon”dan istediği anda ayrılmaması için bir neden kalmayacak... Dikkat edilecek olursa, bunun Osmanlı’ya bir dönüş özlemini içerdiği de açıkça görülecektir. *** Tayyip Erdoğan Türklüğü alt kimlik kategorisine indirmekle ne yapmak istiyor? Bence onun sorunu şu ya da bu etnisiteyle değil, laik Cumhuriyet’ledir. Türklük kavramı birleştirici kimlik olmaktan çıkarılıp alt kimliğe indirgendiğinde; yerine “anayasal yurttaşlık” gibi (ulusal-kültürel aidiyetle ilgisi bulunmayan) “hukuksal” bir yurttaşlık kavramı konulduğunda, Cumhuriyet Türkiyesi gerçekten de (tasada ve kıvançta değil, ancak ve sadece çıkar amaçlı olarak bir arada bulunan ve böylece de her an bozulabilecek) bir şirketler topluluğuna dönüşecek; modern anlamda ulus olmaktan çıkan bu toplulukların yönlendirici (ve belki bu anlamda birleştirici!) ideolojisi ise, büyük çoğunluğun “din”i olan İslam başta gelmek üzere, dinsel inançlar olacaktır... *** Tayyip Erdoğan’ın “Türk”lükle ilgili olarak ortaya attığı bu alt kimlik kavramı belli ki çok tartışılacak. Benim kendisine ve yandaşlarına ve bu konuda zihni karışık olanlara şimdilik söyleyebileceklerim şunlar olabilir: Türkiye Cumhuriyeti’ni modern, laik bir devlet olarak kuran ve farklı etnisitelerden bir ulus yaratan düşünce, “Türk” dilinde oluşturuldu... Bugün bir Türk edebiyatı, Türk felsefesi, Türk bilimi, en çetrefil yazınsal ve bilimsel metinlerin çevrilmesine yetenekli bir Türk dili varsa, bütün bunlar, hangi etnik kökenden gelirlerse gelsinler, ortak iletişim ve kültür dilleri Türkçe olan bu insanlarca oluşturuldu. Başka türlü bu topraklarda bir ulusal devlet, laik bir Cumhuriyet kurulamaz, belki en çok Osmanlı’nın küçük ve komik bir taklidi yaratılır, o da uzun ömürlü olamazdı... Şimdi asıl sorun, yeni ulusal devletler ve devletçikler kurma hırsı ve hevesiyle, bu büyük birkimin feda edilip edilemeyeceği noktasında düğümleniyor... Modern-laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kuramını ulusal-kültürel bir kavram olarak oluşturan ve pratikte gerçekleştiren Türkiye Türklüğü olgusunu sadece ve dar bir etnik aidiyet ve bir alt kimlik düzeyine indirgemek isteyen eğilim, bu Cumhuriyetin temellerine konulmuş tahrip gücü en yüksek bir bombadan farksızdır. Ahlaki, insani, entelektüel sorumluluğunun altından kalkmaya, başta Tayyip Erdoğan’ın kendisi olmak üzere, hiç kimsenin gücü yetmez.
Faruk Tabak yüzünden saatlerce sarmısak ayıklamış kişilerden biri de benim. Bir zamanlar üşenmeyip arada sırada yaptığım sarmısaklı yahniyi artık hiç yapmadığımı fark ettim. Bu tarif Faruk’un bulduğu tarif miydi bilemiyorum, çünkü yemeği onun anlattığı gibi ezberden yapıyordum. Kimyon yerine tarçın koyduğumu hatırlıyorum. Bu reçeteyi ise tarihçi Özge Samancı 1844 tarihli “Ahçıların Sığınağı” kitabından uyarlamış. Tarifin özgün hali ise en sonda.
2 orta boy soğan, halka halka doğranmış, 1 tepeleme çorba kaşığı tereyağı, 800 gr. kuzu eti (2-3 cm büyüklüğünde küp şeklinde doğranmış), 40 diş sarmısak (Faruk’a göre çok daha fazla), 2 çorba kaşığı üzüm sirkesi, ½ çay kaşığı karabiber, ½ çay kaşığı kimyon, tuz
Soğanları pembeleşinceye kadar yağda kavurun. Tencerenin dibine kuzu etlerinin yarısını döşeyip üzerine bir kat sarmısak dizin ve geri kalan etleri üzerine kapatın. Tencereye kavrulmuş soğanı, kimyon, karabiber ve sirkeyi ekleyin ve üzerini geçecek şekilde su koyun.
Ateşe oturtun ve tencere kaynamaya başladıktan sonra altını iyice kısın. Etler yumuşayıncaya kadar en az bir saat pişirin.
Pişmeye yakın en son tuzunu ilave edin.
“Bir miktar et doğrayıp badet-tathir bir miktarını tencereye dizip ve sarmısağın kökünü kesip ve üst kabuğunu soyup bir kat sarmısak ve bir kat et dizip tamam oldukta bir kaç baş soğanı miktar-ı vafi yağda kızartıp lahmın üzerine dökeler ve üzerine birkaç fincan sirke ve biraz su koyup tuz ve biber ve kimyon dahi ihmal olunmaya. Badehu kızarınca pişirip sahanlara taksim birle tenavül buyuralar.”
1 Ocak 2009'dan itibaren emlaktan cep telefonuna, pasaporttan notere kadar herşey zamlanıyor.
Değerli kağıt bedelleri, 1 Ocak 2009'dan geçerli olmak üzere yüzde 14,3'e varan oranlarda artırıldı.
Buna göre, pasaportlar için bu yıl 81 YTL olan değerli kağıt bedeli, yüzde 11,1'lik artışla 90 TL'ye yükseldi. Bu yıl 35 YTL olan sürücü belgeleri için de 2009'da yüzde 14,3'lük artışla 40 TL bedel ödenecek. Nüfus cüzdanları için ödenecek bedel ise değişmedi. 2009 yılında da nüfus cüzdanı belgesi için 3 TL ödenecek.
1 Ocak 2009 tarihinden geçerli olmak üzere değerli kağıt bedelleri şöyle:
EMLAK VERGİSİNE TABİ DEĞERLER YÜZDE 6 ORANINDA ARTACAK
Emlak vergisine tabi değerler, 1 Ocak 2009 tarihinden geçerli olmak üzere yüzde 6 oranında artacak.
Maliye Bakanlığının Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanan Emlak Vergisi Kanunu Genel Tebliğine göre, emlak vergisine tabi değerler yeni yılda yüzde 12 olan yeniden değerleme oranının yarısı kadar yükselecek.
Bu çerçevede, 2008 yılına ait birim değerler yeni yılda yüzde 6 oranında artış görecek.
MOBİL TELEFON ABONELİĞİNDE ALINAN MAKTU VERGİ 31,1 TL'YE YÜKSELECEK
Mobil telefon aboneliğinin ilk tesisinde (operatör değişiklikleri hariç) alınan maktu vergi, 1 Ocak 2009'da yeniden değerleme oranı çerçevesinde yüzde 12 oranında artacak.
Maliye Bakanlığının Resmi Gazete'nin bugünkü sayısında yayımlanan Özel İletişim Vergisi Genel Tebliğine göre, bu yıl 27,80 YTL olarak uygulanan maktu vergi tutarı yeni yılda 31,1 TL olarak alınacak.
VERASET VE İNTİKAL VERGİSİYLE İLGİLİ İSTİSNA TUTARLAR YÜZDE 12 ARTIYOR
Veraset ve intikal vergisinde yer alan istisna tutarları, 1 Ocak 2009 tarihinden geçerli olmak üzere yeniden değerleme oranı çerçevesinde yüzde 12 artırıldı.
Veraset ve İntikal Vergisi Kanunu Genel Tebliğine göre, evlatlıklar dahil füruğ ve eşten her birine isabet eden miras hisselerinde halen 96 bin 75 YTL olan istisna miktarı, yeni yılda 107 bin 607 TL olarak uygulanacak.
Füruğ (çocuk ve torunlar) bulunmaması halinde eşe isabet eden miras hissesindeki 192 bin 265 YTL'lik istisna da 215 bin 336 TL'ye çıkacak.
İvazsız (karşılıksız) suretle meydana gelen intikaller ile para ve mal üzerine düzenlenen yarışma ve çekilişlerde kazanılan ikramiyelerdeki istisna da 2 bin 216 YTL'den 2 bin 481 TL'ye yükselecek.
DAMGA VERGİSİ YÜZDE 12 ARTACAK
Damga Vergisi tutarları 1 Ocak 2009'dan geçerli olmak üzere yüzde 12 artırıldı.
Buna göre maktu vergilere, yeni yılda yeniden değerleme oranı olan yüzde 12 zam uygulanacak. Her bir kağıttan alınacak damga vergisine ilişkin üst sınır, 1 Ocak 2009'dan itibaren 1 milyon 136 bin 904,10 TL olacak.
KİRA GELİRLERİNE 2 BİN 600 TL İSTİSNA UYGULANACAK
Maliye Bakanlığı 2009 yılına ilişkin kira gelirlerine uygulanacak istisna tutarını 2 bin 600 TL olarak belirledi.
Bu yıl içerisinde elde edilen menkul sermaye iratlarının beyanında uygulanacak indirim oranı da yüzde 64,9 olarak hesaplandı.
Bugünkü Resmi Gazetede yayımlanan Gelir Vergisi Genel Tebliğine göre, 2008 yılında 2 bin 400 YTL olarak uygulanan mesken kira gelirlerindeki istisna tutarı yeni yılda 2 bin 600 TL'ye yükselecek.
İşverenlerce iş yeri ya da iş yerinin müştemilatı dışında kalan yerlerde hizmet erbabına yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatlere ilişkin istisna da yeni yılda 10 TL olarak tespit edildi.
2009'daki sakatlık indirimi tutarları da birinci derece sakatlar için 670 TL, ikinci derece sakatlar için 330 TL, üçüncü derece sakatlar için de 160 TL olacak.
BASİT USULLE İLGİLİ LİMİTLER DE BELİRLENDİ
Basit usule tabi olmanın genel şartlarını da düzenleyen Tebliğ uyarınca, basit usulde iş yerine ilişkin yıllık kira bedeli toplamı, büyükşehir belediye sınırları içinde 4 bin 300 TL, diğer yerlerde de 3 bin TL'ye yükselecek.
Basit usule tabi olmanın özel şartlarını belirleyen limitler de, yeniden değerleme oranı kadar artacak ve ilgili bentler için 30 bin TL, 60 bin TL ve 89 bin TL olarak uygulanacak.
2009'de değer artış kazançlarındaki istisna tutarı 7 bin 600 TL, arizi kazançlardaki istisna tutarı da 17 bin 900 TL olarak tespit edildi.
Tevkifata ve istisnaya konu olmayan menkul ve gayrimenkul sermaye iratlarındaki beyanname verme sınırı ise bin 70 TL'ye çıkarıldı.
MENKUL SERMAYE İRATLARI
Tebliğle 2008 takvim yılında elde edilen menkul sermaye iratlarının beyanında dikkate alınacak indirim oranı da belirlendi.
Buna göre, 2008 yılı için yeniden değerleme oranının yüzde 12 olarak ilanından sonra, bu dönemde devlet tahvili ve Hazine bonosu ihalelerinde oluşan bileşik ortalama faiz oranı da yüzde 18,48 olarak saptandı.
Bu çerçevede menkul sermaye iratlarında, 2008 yılı gelirlerine uygulanacak indirim oranı da yüzde 64,9 oldu.
Tebliğ uyarınca 2008 yılında takvim yılında elde edilen menkul sermaye iratlarından, 1 Ocak 2006 tarihinden önce ihraç edilmiş olan ve Gelir Vergisi Kanununda sayılan her nevi tahvil ve Hazine bonosu faizleri ile Toplu Konut İdaresi ve Özelleştirme İdaresince çıkarılan menkul kıymetlerden sağlanan gelirler de indirim oranı uygulanmak suretiyle beyan edilecek.
Dövize, altına veya başka bir değere endeksli menkul kıymetler ile döviz cinsinden ihraç edilen menkul kıymetlerden elde edilen menkul sermaye iratlarının beyanında ise indirim oranı uygulanmayacak.
Meğer Anadolu'daki modernleşme görüntüleri ne kadar aldatıcıymış...
Ruşen Çakır
“Türkiye’de Farklı Olmak” başlıklı araştırmanın sonuç bölümü, “Türkiye’yi anlamak isteyen herkese Anadolu’yu ’görmelerini’ salık veriyoruz. ’Turist’ olarak değil” diye başlıyor ve Anadolu kentlerindeki modernleşme görüntülerinin ne kadar aldatıcı olduğu anlatılıyor...
Cuma günü, “Türkiye’de Farklı Olmak: Din ve Muhafazakârlık Ekseninde Ötekileştirilenler” başlıklı 183 sayfalık araştırmanın ürküttüğünü, çünkü gençlerin, kadınların, Alevilerin, çoğunluğun hoşuna gitmeyen farklı yaşam tarzı tercihi olan kesimlerin şikayetlerini okuyunca insanın içini derin bir ürpertinin kapladığını söylemiştik. Aradan geçen iki günde bu konuda yazılıp çizilenler, bu raporun, son zamanların moda tabiriyle birçok konuda “ezber bozduğunu” da bizlere gösterdi. Birkaçını ele alalım:
Soros ezberi
Cumhuriyet Gazetesi Cumartesi günü “İşte değişen Türkiye” başlığıyla raporu manşete taşıdı. İlk bakışta bunda şaşırtıcı bir şey yok. Laiklerin ötekileştirdiğini gösteren bir rapor tabii ki Cumhuriyet’in hoşuna gidecektir. Ancak bu araştırmanın Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırmalar Projesi’ne ek olarak Açık Toplum Enstitüsü tarafından desteklenmiş olduğu hatırlanınca -ki Cumhuriyet de bu bilgiyi birinci sayfadan okurlarına duyurdu- işin rengi değişiyor. Zira bilindiği gibi Açık Toplum, Amerikalı işadamı George Soros tarafından finanse ediliyor. Yine bilindiği gibi, Cumhuriyet Gazetesi’ni yönetenler, birçok köşe yazarı ve doğal olarak çok sayıda Cumhuriyet okuru, Türkiye’de, özellikle laiklikle ilgili konularda, kendilerine göre iyi gitmeyen birçok şeyde bir “Soros parmağı” arıyor beğenmedikleri kişilere Soros’tan türettikleri kelime oyunlarıyla hakaret ediyorlar. Belki bu rapordan sonra, yukarıdaki cümledeki fiileri “geniş zaman”dan “-di’li geçmiş zaman”a çevirmek gerekecek. Veya birileri, bu rapordan hareketle Soros hakkında yepyeni komplo teorileri üretecek.
Tarafsız bilim insanı ezberi
Cuma akşamı bu raporun tanıtım toplantısında Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever, “bizde bir araştırmanın ne anlattığına değil kimin işine yaradığına bakılır” dedi ki sonuna kadar haklıydı. Hatırlayalım: Sırf din sosyolojisi çalıştığı için laik çevrelerce bir nevi aforoz edilen, örneğin Türkiye Bilimler Akademisi’ne alınmayan buna karşılık muhafazakâr camianın belli ölçülerde takdir ettiği Prof. Şerif Mardin, “mahalle baskısı” kavramını dile getirdiğinde laikler tarafından göklere çıkarılmış İslamcılar tarafından da beğenilmemişti. Prof. Mardin bir yıl sonra mahalle baskısı kavramını “imam öğretmeni yendi” diye özetlenebilecek bir şekilde geliştirinceyse tam tersi olmuştu. Benzer bir durumla, İrfan Bozan, Tan Morgül ve Nedim Şener’le birlikte bu araştırmayı gerçekleştiren Prof. Binnaz Toprak karşılaşıyor. Din-toplum-devlet ilişkileri konusunda ülkenin en yetkin sosyal bilimcilerinden olan Prof. Toprak’ın TESEV için yaptığı araştırmalar genel olarak laikleri kızdırmış, muhafazakârların da hoşuna gitmişti. Dün Prof. Toprak’ın araştırmalarını temel referans olarak alanlar bugün onu ‘önyargılı, taraflı’ olarak suçluyor, hatta onun tavrını, sıkı durun, “kolonyalistlerin yerli halkı değerlendirmeleri”ne benzetebiliyorlarsa, birçok ezber bozulmuş demektir. Bu araştırmanın sorumluluğunu Prof. Toprak değil de, kolaylıkla “laikçi” olarak damgalanabilecek biri üstlenmiş olsaydı üzerinde çok fazla durulmayacaktı.
Gülen cemaati hakkındaki ezberler
Araştırmacılar “aramadığımız halde dini cemaatler konusu geldi bizi buldu” diyor ve şöyle devam ediyorlar: “Araştırmamızın belki de en önemli bulgusu, Türkiye’nin giderek İslami bir kimliğe büründüğü tezleriyle bağlantılı olarak Gülen cemaati ve faaliyetleri hakkında edindiğimiz bilgilerden oluşuyor.” Anlaşılan gittikleri 12 ilde karşılaştıkları, araştırmacıları çok şaşırtmış, onların planlarını bozmuş. Sonuçta raporda Gülen cemaati hakkında yazılanlar birçoklarının bu konudaki ezberlerini bozuyor. Şu ana kadar Gülen cemaati hakkında kabaca üç tür yayınla karşılaştık:
2) Cemaat üyeleri ve ona sempatiyle bakanların yazıp çizdikleri
3) Cemaatin organizasyonlarıyla yurtdışındaki okulları gezen veya bazı faaliyetleri izleyenlerin izlenimleri.
Olabildiğince objektif bir şekilde cemaati anlama ve anlatma derdinde olan gazeteci ve sosyal bilimcilerin önüne her iki taraftan da sayısız engel çıkartıldı her şeye rağmen yazıp çizdikleri örtbas edildi ya da çarpıtıldı. Fakat bu raporda cemaatle ilgili söylenenlerin üstü kolay kolay örtülebileceğe benzemiyor.
Sadece dindarların baskı gördüğü ezberi
İslami hareketin yükselişe geçtiği 1980’li yıllardan itibaren dindarların ve dini cemaatlerin cumhuriyet tarihi boyunca gördüğü baskılar masaya yatırıldı. 28 Şubat süreci devletin baskıcı tutumundan kolay kolay vazgeçmeyeceğini çok sert ve acı bir şekilde gösterdi. Bu arada en büyük çileyi hiç tartışmasız başörtülü öğrenciler çekti. Bütün bu süreçte, baskıcı devlet belli toplumsal kesimlerin desteğini aldı ancak unutmamak gerekir ki İslamcıların bile sustuğu bazı anlarda muhafazakârlara yönelik zulümlere bir avuç liberal, demokrat ve/veya solcu karşı çıktı. Prof. Mardin “mahalle baskısı” kavramıyla mazlumların kendilerini güçlü hissettikleri anda kolaylıkla zalimleşebilecekleri uyarısında bulunmuştu. Bu rapor da bize bu uyarının ne derece yerinde olduğunu gösteriyor. Dindarların çektikleri ve halen çekmekte oldukları baskılar, onların kendilerinden farklı olanları “ötekileştirmesi”nin gerekçesi veya özürü olamaz.
Baskıyı sadece devlette arama ezberi
28 Şubat’ta haklı olarak devlet kaynaklı baskıya dikkat çeken ve bununla mücadele eden liberal demokratlar askerin siyasi hayattaki etkisinin kırılmasını demokrasinin yerleşmesinin ilk ve belki de tek şartı olarak gördüler. Bu amaca ulaşmak için AKP ve İslami cemaatlerle ittifak arayışına girdiler ve bu odaklardan gelen veya gelebilecek baskıları kulak tıkadılar.
Raporun sonuç bölümü, “Türkiye’yi anlamak isteyen herkese Anadolu’yu ’görmelerini’salık veriyoruz. ’Turist’olarak değil” diye başlıyor ve Anadolu kentlerindeki modernleşme görüntülerinin ne kadar aldatıcı olduğu anlatılıyor. Bu satırlar bana bazı yerli ve yabancı “liberaller” in Konya, Kayseri vb. güzellemelerini hatırlattı. Bu “turist” yazarlar, muhazafakârların “cenneti” nin, “öteki” lerin “cehennem” i olduğunu görmediler, belki de görmek istemediler. Bakalım bu rapor ezberlerini bozacak mı?
CEMAAT BASKISI
Araştırmacıların 12 ilde yüz yüze görüştüğü kişilerden bazılarının anlattıkları şöyle:
Trabzonlu bir işadamı: Son yıllarda ’cemaatçi’ olarak bilinen işadamları daha da zenginleşti. Devletle iş yapan şirketlerde hacca, umreye gitmek ’kulübe giriş kartı’anlamına geliyor.
Cemaat içinden biri: Cemaat dershanelerinde üniversiteye hazırlık kurslarına katılan öğrencilere bulundukları kentten gidecekleri üniversiteye kadar refakat edilir. Gittikleri kentte cemaat evlerine ya parasız ya da düşük kiralarla yerleştirilirler. Ayrıca burs verilir ve cemaat içinden biriyle evlenmelerine yardımcı olunur. Mezun olduklarında iş bulunur.
Üniversite öğrencisi: Liseyi okuduğum kentte iki tane dershane vardı. Ben cemaate ait olana gittim. Trabzon’u kazanır kazanmaz telefon açtılar, ’seni götürüp kaydedeceğiz’dediler. Trabzon’a dershaneden bir hoca ile geldik. Arabada yedi kişiydik. Karadeniz’de başka yerleri kazananlar da vardı. Hoca beni burada birine teslim etti. Ev tutuldu, eve yerleştim.
Aydın’da bir öğretmen: Başarılı bir öğrencimin performansı birden düştü. Ruhlar aleminde geziyormuşçasına dalgınlaştı. 6. sınıfta okuyan öğrencimin neden bu hale geldiğini araştırdığımda cemaat yurdunda çok erken saatte uyandırıldığını, namazdan sonra okul saatine kadar da Said-i Nursi’nin kitaplarının okutulduğunu öğrendim. Durumu öğrencimin velisine anlattım. Laik bir aile olmasına rağmen yurtta ders çalıştırıldığı için çocuklarını yurttan almadılar.
Batman’da bir öğretmen: Köyden gelen bir öğrencim ilk hafta derslerde çok aktif oldu. Sorulara hemen cevap verdi. Her soruda parmağını kaldırıyordu. Ancak ikinci haftadan itibaren derslerde uyuklamaya başladı. ’Oğlum, sen nerede kalıyorsun?’ diye sordum. Cemaat yurdunda kaldığını söyledi. Kalacak başka yeri yoktu. Çocuk sabahleyin dört buçukta kalkıyor, namazını kılıyor, Arapça öğreniyormuş. Okulun derslerine çalışacak zamanı kalmıyor zaten. Öğrenci yurttan kurtulmak istiyor ancak bu alternatifi de devlet yaratmıyor.
SSK’den 1980 yılında emekli oldum. Özal döneminde çıkarılan yasadan yararlanıp süper emekli olmama karşın çok küçük bir emekli aylığı almaktayım. Bunları kabullenmek zorunda olduğumu öğrendim. Sorunum başka… 2007 yılı Nisan ayında aylığımdan 30 YTL kesildiği halde üzerinde durmadım. Bu yıl nisan ve mayıs aylarında yine aynı miktarda kesintiler yapıldı. Bu kesintilerin yasal dayanağı olup olmadığını öğrenmek ve haklarımı aramak istiyorum. Bunun için ne yapmalıyım? Nasıl ve nereye başvuru yapmalıyım? Sevgi Yalçın
Mayıs ayında 588,23.-YTL emekli maaşı, 23,53 YTL ek ödeme ve 4,69.-YTL sosyal yardım zammı yatmakta olup 25,17.-YTL kesinti yapıldı.
Yapılan kesintinin nedeni, Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliği gereğince, gelir ve aylık alanlar ile bunların bakmakla yükümlü oldukları eş, çocuk, ana ve babaların poliklinik muayene ücreti ile ilaç katılım payları gelir ve aylıklardan, ilaç katılım payı miktarının gelir ve aylıklardan fazla olması durumunda ise kurumla sözleşme yapmış serbest eczane tarafından kişiden tahsil edilmesinden kaynaklanmaktadır. Yani, yapılan kesintinin nedeni poliklinik muayene ücreti ile ilaç katılım payı kesinti miktarlarıdır.
EMEKLİ SANDIĞI EMEKLİSİ HANGİ DURUMDA PRİM ÖDER
Ben Emekli Sandığı emeklisiyim. Şu anda üç ayrı apartmanın/sitenin dışarıdan ücretli yöneticiliğini yapıyorum. Sitelerden 300, 250 ve 200 YTL net aylık ücret alıyorum. Bu sitelerle ayrı ayrı, günde bir saat (ayda 30 saat veya 4 tam gün) hesabıyla sözleşme yaptım. Sorum şu: Ben bu sitelerden aldığım ücrete göre her biri için ne kadar destek primi ödemek zorundayım. Ş.Şadi Saraç
Emekli Sandığı emeklisi olup SSK sigortalısı olmayı gerektiren bir işte çalışanların işyerlerinden aldığı brüt ücretten yüzde 7,5 destek primi işçi payı olarak ve yüzde 22,5 + kısa vadeli sigorta kolu primi de işveren payı kesinti yapılıyor.
SORU - CEVAP
Sorularınız için malicozum6ismmmo.org.tr adresine mail atabilirsiniz. Tüm sorular e-posta ile tek tek cevaplanacaktır.
30/10/2008 ‘Sosyalist kültürün bir yapı taşıydı’ Nihat İlbeyoğlu Yayıncılığa adanmış bir ömür önceki gün son buldu. Edebiyat dünyası Hüsamettin Bozok’u kaybetti Edebiyat ve sanat dünyası, önceki gün yazar ve yayıncı Hüsamettin Bozok’u yitirdi. Ülkemizde toplumcu düşünce ve sanatın gelişmesine büyük katkı sunan Bozok’un cenazesi bugün, Merter Veysel karani Camisi’nden kaldırılıp aile mezarlığının bulunduğu Silivrikapı Mezarlığı’na defnedilecek. Görüşlerini aldığımız bazı şair ve yazarlar, Bozok’un sosyalist kültür geleneğinin oluşmasındaki katkılarına dikkat çekerken, onun yol gösterici kişiliğinin çok önemli olduğunu belirtti.
Tevfik Taş: Ülkemizde sosyalist kültür geleneğinin oluşmasında yapı taşlarından biridir Hüsamettin Bozok. Yeditepe Yayınları pek çok yazarı bize kazandıran yayınevlerinden biridir. Varlık’la kıyasladığımızda Hüsamettin Bozok’un, işin sosyalizme daha yakın bir tarafında durduğunu görürüz. Çok iyi, aklıselim işler yaptı. O bakımdan son derece saygın bir adamdı. Ne var ki Türkiye’nin yazarları ve yayıncıları, Hüsamettin Bozok’a karşı o kadar vefalı mı bilemiyorum. Ahmet Say: Hüsamettin Bozok bizim kuşağın, yani ‘30’lu ‘40’lı yıllarda doğmuş olan kuşağın yol göstericisidir. Yayınladığı Yeditepe adlı dergiyle edebiyatın yaygınlaşması bakımından büyük hizmetleri olmuş bir yayıncıydı. Varlık’la hemen hemen aynı yıllarda başa baş yayın yaptı Hüsamettin Bozok. Yeditepe’nin Varlık’tan ayrılan tarafları şunlardı; Varlık Dergisi daha çok küçük bürokratlara, hatta köy öğretmenlerine kadar uzanıyordu. Belki kitlesi bu yüzden daha fazlaydı. Yeditepe dergisi ise daha çok entelektüellerin dergisiydi. Bir de sol çevreler Yeditepe’ye daha yakınlık duyardı. Yaşar Nabi’ye göre Hüsamettin Bozok’un yayıncılık anlayışı daha demokratikti. Çok üzgünüm. Umarım değeri bilinir, ardından gereken zamanlarda çeşitli fırsatlarda anmalar yapılır. Adnan Özyalçıner: Hüsamettin Bozok edebiyatımızın gelişiminde, yenileşmesinde, 34 yıl çıkardığı Yeditepe dergisi ve yüzleri aşan Yeditepe yayınlarıyla büyük katkıları olan bir yayıncı, bir yazardı. Özellikle dergisiyle yayınlarında toplumcu sanata verdiği önemle öne çıkmıştır. Genç kuşağın bu yolda yetişmesine, gelişmesine Yeditepe Şiir Armağanı’yla katkı sunmuştur. Hüsamettin Bozok yaşamı boyunca toplumcu düşünce ve sanattan hiç caymadı. Bu yolda gençlere her zaman yol gösterici oldu, destek verdi. O, benim için bir yayıncıdan çok bir ağabeydi. Üzüntüm sonsuz. Onu hem bizler hem edebiyatımız çok özleyeceğiz. Refik Durbaş: Hüsamettin Bozok tiyatro eleştirmeni, yazar, gazeteciydi. Ama hepsinden de önemlisi geniş ufuklu bir yayıncı idi. Yeditepe dergisi ve aynı adı taşıyan yayınları ile gençliğimize yol gösterdi; yolumuzu aydınlattı. Kurduğu Yeditepe Şiir Armağanı, ülkemizin en saygın şiir ödüllerindendi. Dergisinde yazmaktan, koyduğu ödülü almaktan, kendisini tanımaktan onur duyduğum bir edebiyat adamıydı. Anısına saygıyla… Hüsamettin Bozok kimdir? Tam adı Mehmet Hüsamettin Bozok olan yazar, 20 Şubat 1916 tarihinde İstanbul’da doğmuştu. Öğrenimini Fen Fakültesi Kimya bölümü’nde tamamladı. Yeni Adam dergisinde yazı işleri müdür yardımcılığı (1936-1941) Son Posta’da ekonomi muhabirliği, Sarıyer Ortaokulu (1941-1943) ve Haydarpaşa Lisesi’nde (1945-47) öğretmenlik, İskit Yayınları’nın Aylık Ansiklopedisi’nde yöneticilik (1947-51) yaptı. İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun (1974-75) basın danışmanlığını yürüttü. Meydan-Larousse’ta ve Türkiye Ansiklopedisi’nde tiyatro tarihi opera ve bale maddeleri yazdı. Yeditepe dergisi (1 Nisan 1950-1974, 1979-84 439 sayı) ve Yeditepe yayınları (250 kitap) Yeditepe Şiir Armağanı’nın (1955-67,1976-84, 20 ödül) kurucusu ve yürütücüsü olan Hüsamettin Bozok, 1930’larda çeşitli dergilerde yayınlanan çeviri ve eleştirileriyle, özellikle tiyatro üzerine denemeleriyle ilgi çekti. Yönettiği Yeditepe dergisi, yeni akımlara ve gençlere açık, hep ilerici bir nitelik taşımıştır. Kendisi, edebiyat yanında resim, tiyatro, sinema ve müziğe de yer veren Yeditepe’yi “bir sanat magazini“ olarak tanımlar. Derginin tutumunu da şöyle değerlendirir: “Yeditepe hiçbir zaman okul olmadı ama yüzü Batı’ya dönük, yenilikçi, avangard bir sanattan yana oldu. Serbest bir kürsü gibiydi.” Yeditepe yayınları da Cemal Süreya’dan Samim Kocagöz’e geniş bir yelpazeyi içerdi. Bozok’un yayınlanmış iki kitabı da monografi niteliğindedir: Emile Zola (1940) ve dünya edebiyatından yedi yazarı (Victor Hugo, İbsen, Tolstoy, Jack London, Walt Whitman, Gorki, Mayakovski) incelediği, Portreler (1941)... 1970’te Moskova’da düzenlenen Edebiyat Eleştirmenleri Birliği, 1974’te Beyrut’ta düzenlenen Asya Afrika Uluslararası Yazarlar Birliği toplantısında Türkiye’yi temsil etti. 1997 Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü ve Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) onur ödülü’nü aldı. PEN’in ilk üyelerinden olan Hüsamettin Bozok, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesi ve Şeref Basın Kartı sahibiydi.
Can Dündar'ın senaryosunu yazıp yönettiği, Mustafa Kemal Atatürk'ün yaşamöyküsüyle Milli Mücadele'yi konu alan "Mustafa" filminin İstanbul ve Ankara galaları önceki günlerde ardı ardına yapıldı yapılmasına, ancak ardında birçok tartışma konusu bıraktı.
İstanbul- Can Dündar’ın senaryosunu yazıp yönettiği, Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşamöyküsüyle Milli Mücadele’yi konu alan “Mustafa” filminin İstanbul ve Ankara galaları yapıldı. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda gösterime giren film ardında birçok tartışma konusu bıraktı.
Ankara’daki galasında aralarında TBMM BaşkanıKöksal Toptan, CHP Genel BaşkanıDeniz Baykal, Kültür ve Turizm BakanıErtuğrul Günay ve 9. CumhurbaşkanıSüleyman Demirel’in de bulunduğu sanat ve siyaset dünyasından birçok ismin katıldığı filmin gösteriminden önce konuşan Can Dündar, zaten tartışılmayacak bir film yapmak istemediğini söyledi ve şöyle devam etti: “Filmin eksiği, fazlası olacaktır. ‘Şurası daha ağırlık taşımalıydı’ diyenler olacaktır. Şunu unutmamak lazım ki 2 saatlik bir filme Atatürk’ü sığdırmaya çalıştık.” 15 yıldır üzerinde çalışılan ve Cumhurbaşkanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’nın Atatürk arşivlerinden yararlanılan film üzerine yapılan tartışmalar, Atatürk’ün tükettiği kahve, sigara ve alkol miktarı, çevresinde kimse yokken ölmesi ve evlat edindiği Abdurrahim’in gerçek çocuğu olup olmadığı gibi özel konulardan, bugün hâlâ önem taşıyan siyasi konulara kadar uzanıyor. Galaya katılan siyasetçilerin yorumları ise, genellikle, Mustafa Kemal’i ‘insan’ olarak da irdeleyen ve sorgulayan cesur bir belgesel çalışma olan filmi herkesin görmesi gerektiği yönünde.
Öte yandan Milliyet'in haberine göre CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, "Mustafa"yı beğenmedi. Önceki gece galasına katıldığı filmle ilgili görüşlerini yakın çevresiyle paylaşan Baykal, şu yorumu yaptı: "Can Dündar Sarı Zeybek'i yapmıştı. Şimdi 'Can Dündar 2008' olarak gördüm. Yani Türkiye'nin başta Ergenekon olmak üzere yaşadığı 2008 sürecinin yansıması olan Can Dündar yaklaşımı var."
Baykal'ın eleştirisi şöyle: "Atatürk'ün sofrası, içki içilen, coşku bulunmayan, sanki başarısız olmuş, bıkmış, umutsuz, yalnız ve yaşlı bir adamın sofrası olarak lanse ediliyor. Atatürk günde bir büyük rakı içen, kadınlara zaafı olan birisi olarak gösterilmiş. Zaafları olabilir. Ancak, Atatürk gibi bir adamın sofrası bu resim olamaz. Atatürk'ün sofrası Cumhuriyet coşkusunun yaşandığı bir sofradır. Böyle bir filmde Atatürk için önde gelen algılama zaafları değil, eserleri olmalıydı. Atatürk kendi döneminin tüm liderleri diktatör olduğu halde bu yönde hiçbir eğilimi olmayan bir liderdi. Hep çoğulcu demokrasi istedi. Filmde, cumhuriyeti kurmak için birlikte hareket ettiği arkadaşlarını sonradan yemiş, onlara ihanet etmiş gibi gösteriliyor. Bunlar gerçek değil. Arkadaşlarına saygı duymuş, sevmiş ama devrimler sırasında yolları ayrılmış."
Toptan'dan sigara uyarısı
Filmi değerlendiren Toptan da "Bildiğiniz gibi Kültür Bakanımız sigaralı Atatürk fotoğraflarını hep düzelttirmişti. Filmi sinemalarda böyle göstermek gençler için sorun yaratabilir. Bunun dışında Atatürk'ün tartışılan bir takım yanlarını da ortaya koyması değişik bir açı getiriyor. Bu bence Atatürk'ün daha çok sevilmesini sağlayan yeni görüntü olarak algılanmalı. Hem cesur, hem güzel buldum" dedi.
Bir ozan ya da yazar üzerine hazırlanan tezler kitaba dönüşürken yeni bir düzenlemeye geçilir. Artık tezde aranan ölçütleri değiştirip kitabı daha bağımsız duruma getirmek, öğrenci kimliğinden kurtarmak gerekecektir. Usta yazar ayrıntıdan bütüne bakmayı bilir. Tasavvuf anlayışında bu gerçek 'damlada denizi görmek' diye yorumlanır.
Cumhuriyet / Kitap- Eleştiri anlayışında ayrıntıların önemi yadsınamaz. Ancak, ayrıntılara takılıp da bütünü göremeyenler, tez konusu edebiyatçıyı bize tanıtamazlar. Yapıtlarıyla bütünleşen edebiyatçıyı tümüyle ele aldığımız zaman onun insan yönleri de ortaya çıkacak, böylece onu yakından tanımış olacağız. Bu bakımdan tez çalışmalarında bütüne bakmak alışılmış bir yöntemdir.
Kuşkusuz öğrenciye görmeyi öğreten bir tez öğretmeni vardır. Ama öğretmen ancak yöntem bakımından yardımcı olabilir. Tezi hazırlayan, ayrıntıları yorumlayarak nasıl bir bütüne varacağının birikimi içinde olmalıdır.Yoksa bütün çalışmaları 'yığma' olarak kullanmak bize o edebiyatçıyı tanıtmaz. Değişik yorumlardan yola çıksa da, kendine özgü bir sonuca varabilen araştırmacı bize de görmeyi öğretebilir.Yeniyetme bir araştırmacının değerlendirmesi yeterli midir? Artık onun yargılarını mı kullanmak gerekcektir?Bir araştırmacı kendince bir çözüme varırken nice yazarların yorumundan yararlanacak, okurlara da bir bakış açısı getirmeye çalışacaktır.Tezlerden kitaba dönüşen, zaman zaman yeniden gözden geçirdiğim, yer yer altını çizerek ayrıntılar üzerinde durduğum 4 çalışmayla ilgili izlenimlerimi kısaca belirtmek istiyorum.Bu çalışmaların her birini ayrı ayrı tanıtmak gerekse de, ben, ana çizgilerine değinmekle yetineceğim. Bunlar arasında Sezai Karakoç ile Hilmi Yavuz'un bir şiirinden yola çıkmak bile ayrı yazı konuları olur. Bense bu 4 çalışmaya yöntem özellikleri bakımından değinmekle yetineceğim.Görmesini bilen için bir tez öğretmeninin kapı aralaması yeterli olabilir. Gerisi tezi hazırlayana, bizim bakış açımıza kalmıştır. Yeter ki neyi nasıl göreceğimizi bilelim.Onlar önce ozandı. Öyküler yazan o küçük adam bile'
'Taşrada şiire tutunmak'
Eskilerden gelen arkadaşım Nedret Gürcan Dinar gibi bir kasabada, ilkel koşullarda, 'Şairler Yaprağı' gibi bir şiir dergisiyle, ellili yılların edebiyat ortamında etkili olmuştu. Ama Nedret Gürcan orada kalmadı. Taşra yalnızlığını anlatan anılarıyla etkisini sürdürdü. Artık 'Şairler Yaprağı' edebiyatta işlevi olan bir dergi değildi.Ama ellili yıllarda taşrada edebiyata sığınmak belki de bir kurtuluştu. Nedret Gürcan üzerine tez çalışmasını kitaba dönüştüren Döndü Çiftçi bu anlayışı 'Taşrada Şiire Tutunmak' diye yorumluyor (Taşrada Şiire Tutunmak, Nedret Gürcan, Akçağ Yayınları, 2007).Nedret Gürcan önce ozandı. Ellili yıllardaki şiir duyarlığı artık eskidi. Ama şu dizelerdeki taşra yalnızlığı, insanın içine bir üzgünlük tortusu bırakmıyor mu?'Kozamın içinde saklı ipeğimBir ucundan tutan olmaz.Trenler, uçaklar, gemiler büsbütün kaçmadanAlırsın son düşlerini de yanınaDeniz vardır bir yerlerdeDeniz kenarları ve dalgalarıMavi aydınlığa açılan.''Nedret Gürcan önce ozandı' deyişim boşuna değil. Yazdığı 6 şiir kitabında taşra duyarlığının incelikleri var. Daha önemlisi 'Dinar Bandosu' ile 'Dinar Depremi' çelişkisinde Can Yücel'e esin kaynağı olmuştur:'Dinar Bandosu geçiyor önümdenYıkık evlerin bacalarını çala çala.''İnsan insanın kurdudur' diye boşuna söylenmemiştir. Taşra eşrafından bile olsanız, alışılmış bir yaşama düzenine aykırı düşen davranışlarınız yüzünden, hiç önemsemediğiniz insanlar sizin kuyunuzu kazar. Onların yüzündeki yapay gülüşten anlarsınız ki işler pek de iyi gitmemektedir.Nedret Gürcan 'Benim Sevgili Taşram' ile 'Yaşanmış Taşra Öyküleri'nde; insanların yüzünde eğreti duran gülüşün de yorumunu yaparak iç gerçekleri anlatan bir ustalığa ermiştir.Döndü Çifçi, taşrada şiire tutunan Nedret Gürcan gibi bir ozanın siyasete bulaşma yanlışına da değinir.
'Yazgıya başkaldıran yazar'
Necati Tosuner çağdaş edebiyatımızın en özgün yazarlarından biri. Edebiyatın dili işleme hüneri olduğunu bilen, insan ilişkilerine şiirli dille bakmanın ustası bir yazar. Necati Tosuner'i anlamak demek; onun sözcük dağarcığının, tümce yapısının, anlatım biçiminin özelliklerini bilmek demektir.'Tekyazı' anlayışı içinde çalışmasını geliştiren Tülin Arseven, Necati Tosuner'i şöyle bir anlayışla değerlendirmiştir:'Necati Tosuner, öykü ve romanlarında günümüz dünyasının bunalmış, sevgisiz ve çaresiz kalmış insanının yalnızlığını dile getirmektedir. Bu nedenle de bu çalışmada, 'insan'ı yaşadığı sosyal çevreden ayrı tutmayarak ve bireyin iç dünyasının derinliklerinin de yazarın eserlerinde dışa vurulduğunu göz önüne alarak eserler ile iç ve dış çevrenin ilişkileri bir arada değerlendirme yoluna gidilmiştir' (Yazgıya Başkaldıran Yazar: Necati Tosuner, Salkımsöğüt Yayınları, 2007).Çocukluğunda salıncaktan düşüp sakat kalmasıyla başlayan yaşamanın yanlışları insanın yazgısı mı olmalıydı? Necati Tosuner'in yazgıya başkaldırması, yazı serüvenine girişirken içindeki çocuğu uyanık tutması anlamına gelmelidir. O başkaldırıda bile bir iyimserlik vardır. Eşinden boşanırken de dost kalmasını bilen, üzgün bir iyimserlik içindedir.Necati Tosuner ile ilgili yazılarımda, öyküleri ile romanları üzerinde dururken; noktalama imlerinden tümce yapısına dek, biçim özelliği haline gelen derin duyarlığını anlatmaya çalışmıştım.Tülin Arseven'in çalışmasında dil özellikleriyle gelişen biçem anlayışı ayrı bir önem kazanıyor. Bu özellikleri bilmeden Necati Tosuner'i anlatmak kolay olmaz.Her insanın içinde gizli kalan bir 'kırık', bir 'sakat' yer vardır. Necati Tosuner'deki yazgıya başkaldıran bu 'muhalif tavır' dış görünüşüyle değerlendirilmemeli. O, bunları çoktan aşmıştır. Ama yaşama dediğimiz o özürlü akışa bakışımızdır önemli olan.Tülin Arseven diyor ki:'Tosuner, eserlerinde gerçekte eksik adamın değil yalnız adamın dramını, hüzünlü yaşamını konu alır.'Yarına kalacak olan da o eski yalnızlıktır.Belki şöyle düşünmek gerekecek:'Necati Tosuner insana o eski yalnızlıktan bakıyor.'
'Diriliş taşları'
Münire Kevser Baş'ın tez çalışmasını kitaba dönüştürdüğü 'Diriliş Taşları', Sezai Karakoç'un şiirine bütüncül bir bakış getiriyor (Diriliş Taşları, Sezai Karakoç'un Düşünce ve Sanatında Temel Kavramlar, Lotus Yayınları, 2008).'İkinci Yeni'deki gizemli duyarlığı sezen Sezai Karakoç, bilinmeze doğru çıktığı şiir yolculuğunda bizi alışmadığımız bir dünyaya götürüyor.Münire Kevser Baş, bu şiirli dünyayı İslam yorumuyla anlatmaya çalışıyor. Doğu-Batı çelişkisini, doğa ötesini, zaman kavramını İslam anlayışıyla yorumlayarak Sezai Karakoç'un şiirine bakıyor.Daha önemlisi çağdaş yaşama düzenini oluşturan değerleri İslamcı bir görüşle ele alarak Sezai Karakoç'un şiirine yeni bir bakış kazandırıyor.Bu anlayış tartışılabilir. Ancak bir tezden beklenen, derleme çalışması yapmak yerine, yeni bir bakış kazandırmak, Sezai Karakoç'un şiirini böyle bir bakışla yorumlamaktır.Sezai Karakoç'un zamanın bilgeliğini düşündüren bir şiirini anımsayalım:'Ey ulular sizin bana öğretmediğiniziBen zamandan öğrendimKuruyan hurma dalından öğrendimDamıtılmış petrolden öğrendimYavrusunu arayan bir deveden öğrendimHapsedilmiş yarı yanıkSancaklardan öğrendimYıkılmış taş kemerlerden öğrendimHarap hanlardan köprülerden öğrendim.'Zamanın akışına değişik yorumlarla bakılabilir. Münire Kevser Baş'ın yorumu şöyle:'Karakoç'a göre zaman, sonsuzluğun bu dünyaya düşmüş gölgesidir. Bu dünyanın idrak boyutları içinde duyulan sonsuzluk parçasıdır. Sonsuzluğun bu dünyadaki yansıması olan zaman, bu sınırlı dünya ve eşya evreni önünde, öteki dünyayı ifşa eden en kesin bölgelerden biridir.'Sezai Karakoç'un inanmış kişiliği de söz konusu olunca, zamana gizemli bir boyut kazandırmak doğal sayılmalıdır.Karakoç'un şiir dünyasında zaman küçük bir ayrıntıdır. Bu ayrıntı bile başlı başına bir yazı konusudur.
'Gülün ustası'
Tasavvuf, İslamı yorumlayan bir yaşam biçimidir. Tasavvufu anlatmaya çalışanlar onu bir yaşama biçimi saymaz da, Hilmi Yavuz gibi, 'kısmen felsefeye has sistemli bir yapıda olmasından ötürü tasavvufu felsefe olmaya aday görür'se, 'tasavvuf ehli' olmadan da o dünyaya bakabilir.'Gül'ü, sezilmez inceliklerin simgesi olarak ele alırsak, 'Gülün Ustası' Hilmi Yavuz, geleneği yorumlarken yeni bir şiire dönüştürmenin de ustası olduğunu göstermiştir.Doğrusu, Maksut Yiğitbaş'ın kitaba dönüşen tezine kısaca değinmek 'Gülün Ustası'na haksızlık olur. Çağdaş şiirimize yeni yorumlar getiren bu usta ozan ayrı bir yazı konusu olmalı (Gülün Ustası, Hilmi Yavuz, Karakutu Yayınları, 2008).Gene de 'Kitaba Dönüşen Tezler'den söz açılmışken Maksut Yiğitbaş'ın çalışmasına kısaca değinmek gerekir.Hilmi Yavuz, bir bütün olarak ele aldığı 'Doğu', 'Zaman', 'Söylen', 'Ayna', 'Çöl', 'Akşam', 'Yolculuk' gibi şiirler toplamında tasavvuf anlayışının değişik yorumlarına varmaktadır.Tasavvuf ehlinin İslam'ı yorumlamasında belli bir düzence vardır. Belki tasavvuf ehli olmadığını söyleme gücünü gösteren Hilmi Yavuz gibi bir ozan, akıl yoluyla değil, gönül gözüyle, uzaktan bakarak bu gerçeği görebilir.Şimdilik, onun saklandığı yalnızlıktan bakalım dünyaya:'Ne zamanlar geçtin, gençtin o zaman!Akşam, yaşlı ruhlardaki esrime!..Söylesene, söyle kaç yıl' ve niyeKaçıp da saklandın yalnızlığından?'Maksut Yiğitbaş'ın çalışması Hilmi Yavuz'a bakmayı kolaylaştırıyor. Bu çalışma yalnızca bir derleme değil, şiiri yorumlamayı öğreten yeni bir bakış da getiriyor.Hilmi Yavuz yalnızca iyi bir ozan mı? O, ortam yaratan bir ozan. Şiirin boyutları onunla derinlikler kazandı.Kitaba dönüşen tezler okurlara bir şeyler kazandırabilir. Yeter ki derleme olmanın ötesinde, yeni bir bakışla edebiyatı yorumlayabilsin.Bunda çalışmayı yapan yazar kadar onu yönlendiren, belli bir çerçeve çizmesini bilen öğretmenin de payı var.
Everest Yayınları'nın 'gizli romancılara' şans tanımak ve Türk edebiyatına yeni isimler kazandırmak amacıyla bu yıl üçüncüsünü düzenlediği 'Everest Yayınları İlk Roman Yarışması'nda ödüle değer dosya bulunamadı.
Seçici kurulu Oya Baydar, Latife Tekin, Cemil Kavukçu, Semih Gümüş ve Hasan Ali Toptaş'tan oluşan yarışma, 2009 yılında da gerçekleştirilecek.
Yukarıdaki haberi okuyunca, biz de, "Taşköprü Sarmısağı Roman Ödülü" vermeyi kararlaştırdık. Kim baş kahramanı sarmısak olan bir roman yazarsa, ödüle katılabilir. Ödüle katılanlar; birincilik, ikincilik, üçüncülük yada özendirme ödülü beklemesinler. Biz, katılan herkese bir demet sarmısak armağan edeceğiz. Dileyen, her bir baş sarmısağı bir yakınına verip cacık yaptırabilir; dileyen de oturup tümünü kendi şapur şupur yiyebilir!...
1 Eylül’de “Sol, Çıkışını Arıyor” dizisine başlarken, “Dizide okuduğunuz görüşlerle ilgili sizde oluşan kanaatleri bize gönderin, biz de sahiplerine iletelim. Hatta www.milliyet.com.tr adresinde yayınlayalım. Bu tartışmaya siz de katılın ve geleceğinize müdahale etmeye şu soruyu yanıtlayarak başlayın: Solun çıkış yolu hangisi?” demiştik...
Yazı dizimiz 10 Eylül itibarıyla bitti ve tartışmaya şimdi burada devam ediyoruz. Türkiye’nin en çok takip edilen gazete internet sitesi www.milliyet.com.tr de...
Sizlerden gelen e-mailleri ve dizinin toplam bir dökümünü bugünden itibaren ne zaman baksanız bulabileceğiniz serbest kürsüde yayınlıyoruz. Yayınladığımız görüşlerin içeriğine, imla hataları dahil, elbette hiç dokunmadık. Ancak okunabilirliği azaltan uzunluktakileri az da olsa kısaltmak zorunda kaldık, zira bazen sayfalarca akıp giden ve bazen de ana konudan uzaklaşan metinler geldi önümüze. Şu ana kadar görüş ve yorum gönderenlerin arasında önemli akademisyenler, siyasetçiler, uzmanlar var, ama galiba en önemlisi de siz varsınız. Yani öğrenciler, Aleviler, Kürtler, ne Kürt ne Alevi fakat solcu olanlar, hatta solcu olmayanlar, kadınlar, erkekler, Anadolu’da yaşayanlar, yurtdışındakiler, öfkeliler, umutsuzlar, umutsuz ama vazgeçmeyenler ve hatta William Wallace’lar…
İşte bu geniş çemberi yaratan tüm siz okurlarımıza, topluca iletmek için 10 gündür beklediğimiz son cümlemize geldi sıra: Tahmin dahi etmediğimiz kadar çok sayıdaki telefon ve mektubunuzda böyle bir zamanlamayla böyle bir dizi yazısı yayınladığı için Milliyet’e olan teşekkürlerinizi aldık. Oysa asıl biz Milliyet okurlarına teşekkür ediyoruz; tartışmaktan vazgeçmedikleri için…
Şimdi buyurun solu düşünenlerin serbest kürsüsüne…
1 Ekim'de yeni dönem başlıyor. Çalışan emeklilere ve kız çocuklarına kötü haber var.
Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 1 Ekimde yürürlüğe girecek maddeleri ile sosyal güvenlik alanında yeni bir dönem başlayacak. Sigortacılık alanında getirilen bazı düzenlemeler göre, kendi nam ve hesabına çalışanlar (Bağ-Kur’lular), iş kazası ve meslek hastalığı ile analık halinde ayakta tedavilerde günlük kazancının üçte ikisi, yatarak tedavide ise yarısı oranında geçici iş göremezlik ödeneği alabilecek. Malullük aylığı için daha önce en az yüzde 66 oranında çalışma gücü kaybı aranırken, yeni dönemde bu oran yüzde 60’a indirilecek. İsteğe bağlı sigortalılık için daha önce SSK sigortalısında en az 3 yıl, Emekli Sandığı iştirakçisinde en az 10 yıl sigortalılık süresi aranırken, 1 Ekimden sonra sigortalılık şartı kaldırılacak, ayrıca kısmi isteğe bağlı sigortalılık imkanı getirilecek. Tarım Bağ-Kur’luları ve köy muhtarlarına 15 günlük prim karşılığı 30 günlük hizmet kazanma olanağı sağlanacak. 15 günlük esas alınan prim tutarı, her yıl bir gün artırılarak 15 yıl sonra 30 gün üzerinden prim alınacak. Yurt dışına götürülecek işçiler için sadece kısa vadeli ve Genel Sağlık Sigortası (GSS) kapsamı zorunlu tutulacak, dilerlerse isteğe bağlı sigortaya devam etmeleri sağlanacak. Prim oranları yüzde 13,5-19’a düşürülerek, prim yükü azaltılan işverenlerin uluslararası alanda rekabet güçleri arttırılacak. Bu durumdaki sigortalıların bakmakla yükümlü olduğu aile fertleri daha önce sağlık yardımından faydalanamazken 1 Ekimden itibaren sağlık yardımı alabilecekler.
KADIN SİGORTALILAR
Başkasının sürekli bakımına muhtaç derecede özürlü çocuğu bulunan kadın sigortalılara, 1 Ekimden sonra geçen hizmet sürelerinin dörtte birinin hem prim ödeme gün sayılarına eklenmesi hem de emeklilik yaşından indirilmesi sağlanacak. Kadın sigortalılar, doğumdan sonra işten ayrılmış olmaları ve çocuğun yaşaması şartıyla en fazla 2 defa azami 4 yıllık süreyi borçlanabilecek. Emekli Sandığı iştirakçilerinin eş ve çocuklarına ölüm aylığı bağlanabilmesi için en az 10 yıllık hizmet şartı aranırken, yeni dönemde 5 yıl ve daha fazla hizmeti olan iştirakçinin ölümü durumunda hak sahiplerine ölüm aylığı bağlanacak. Kendi nam ve hesabına çalışanlar yüzde 20 sağlık, yüzde 20 sigorta primi ödemekteyken yeni dönemde toplamda yüzde 40 olan prim oranı yüzde 33,5’e indirilecek. Cenaze yardımı, emzirme ve evlenme ödeneği almayan kendi nam ve hesabına çalışanlara, 1 Ekimden itibaren cenaze yardımı, cenaze ödeneği ile evlenecek hak sahibi yetim kız çocuklarına aylığının 2 yıllık tutarı evlenme ödeneği verilecek.
EMEKLİLİKTEN SONRA ÇALIŞMA, ASKERLİK BORÇLANMASI
SSK kapsamında 1 Ekimden önce sigortalı olan ya da emekliliği hak edenler için, emeklilik sonrası çalışmaya devam etmeleri durumunda yüzde 30 oranında sosyal güvenlik destek primi ödenecek. Bu oranın yüzde 7,5’ini çalışan, geri kalan kısmını işveren karşılayacak. Ayrıca yapılan işin niteliğine göre yüzde 1-6,5 iş kazası ve meslek hastalığı primi yine işveren tarafından ödenecek. Çalışan isterse, sosyal güvenlik destek primi yerine diğer sigorta kollarının primlerini ödeyip emeklilikteki aylığını artırabilecek. 1 Ekimden sonra sigortalı olup emekliliği hak eden birisi sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışamayacak. Emekli bir sigortalı çalışmak istediğinde emekli aylığı kesilecek. Bağ-Kur kapsamında emekli olup yine Bağ-Kur kapsamında iş yapan kişiler, emekli aylığı kesilmeden yüzde 12 oranında sosyal güvenlik destek primi ödeyerek çalışabilecek. Bu oran, kanunun yürürlüğe girdiği tarihten itibaren her yıl 1 puan artırılarak yüzde 15’e çıkacak. Askerlik borçlanması 1 Ekimden önce daha avantajlı olacak. Mevcut uygulamada askerlik borçlanması için borçlanılacak her bir ay için asgari ücretin yüzde 20’si tutarında ödeme yapılması gerekiyor. 1 Ekimden sonra bu oran yüzde 32’ye yükselecek. Ayrıca borçlanma miktarının ödenmesine ilişkin sürede kısaltılacak. Mevcut uygulamada ödemeler 6 aya kadar taksitle yapılabilirken, yeni uygulamada ödeme süresi 1 ayla sınırlı olacak. Emekli aylıkları artık enflasyonun değişim oranı kadar artırılabilecek. Emekli aylıklarının hesaplanmasına ilişkin kazançların güncellenmesinde, 1 Ekimden sonraki çalışılan süreler için gelişme hızının yüzde 100’ü yerine yüzde 30’u dikkate alınacak.
YIPRANMA HAKKI KALKACAK
Halen çalışmakta olan tüm sigortalıları kapsayacak şekilde, iş kazası ve meslek hastalığı nedeniyle yüzde 25 ve daha yukarı oranda sakat kalan işçilere bağlanan gelirlere uygulanmakta olan alt sınır kalkacak. Böylece 1 Ekimden sonra sakat kalan işçiye ödenecek gelir, 1 Ekimden önceki miktarın önemli oranda gerisinde kalacak. Gazeteciler, matbaa işçileri, gemi adamları, uçuş personeli, kaynakçı, şeker sanayi çalışanları, posta dağıtıcısı gibi meslek gruplarının "yıpranma hakkı" olarak bilinen fiili hizmet süresi zammı kaldırılacak. Sendika ve konfederasyonların başkan ve yönetim kurulu üyelerinin zorunlu sigortalı sayılması nedeniyle bu kişiler için de prim ödenecek. Kamuda çalışan işçilere yapılan ilave ödemelerden de prim kesintisi yapılacak, diğer ödemeler de prime tabi olabilecek. Çalışan ya da kurumdan aylık alan çocuksuz dul eşe bağlanacak ölüm aylığı oranı yüzde 75’ten yüzde 50’ye düşecek. İşçiler için malullük ve ölüm aylığını hak etmek için 5 yıllık sigortalılık süresini doldurmak ve 900 gün prim ödemiş olmak şartı, halen çalışmakta olanları da kapsayacak şekilde 10 yıllık sigortalılık süresini tamamlamış ve 1800 gün prim ödemiş olma şeklinde yeniden düzenlenecek. Kocanın, ölüm aylığı için prim gün sayısına ilişkin şartı taşımaması durumunda askerlik hizmeti borçlanılabilirken, 1 Ekimden sonra askerlik borçlanmasıyla ölüm aylığı bağlama durumu ortadan kalkacak.
SAĞLIK HİZMETLERİNDEN YARARLANMA ŞARTLARI
GSS ile tüm vatandaşlar sağlık riskleri ve sağlık harcamaları yönünden güvence altına alınacak. Ülkede ikamet eden tüm kişiler (vatansızlar ve sığınmacılar dahil) GSS’den yararlandırılacak. Bağ-Kur’luların sağlık hizmetlerinden yararlanmaları için gerekli olan 240 günlük prim gün sayısı 30 güne indirilecek. Böylece çiftçiler ve esnaf, sigortalı olduktan 1 ay sonra sağlık hizmetlerinden yararlanabilecek. Mevcut uygulamada Bağ-Kur’luların, sağlık hizmetlerinden yararlanabilmeleri için hiç prim borçlarının bulunmaması gerekirken, 60 günlük borcun bulunması halinde bile sağlık yardımlarından yararlanmaları imkanı getirilecek. Ayrıca iş kazası, meslek hastalığı, acil haller gibi durumlarda, Bağ-Kur’lunun sağlık hizmetlerinden yararlanabilmesi için, borcunun olup olmadığına bakılmayacak. SSK’lıların sağlık hizmetlerinden yararlanması için gerekli olan 90 ve bakmakla yükümlü oldukları için gerekli olan 120 günlük prim gün sayıları 30’a indirilecek. Sağlık hizmetlerinden yararlanılabilmesi için 1 yıl içinde 30 gün prim ödeme şartında, askerlik, grev gibi nedenlerle geçen süreler son 1 yıl hesabında dikkate alınmayacak. İşten ayrılan sigortalılar, prim borcu olup olmadığına bakılmaksızın 6 ay süreyle sağlık hizmetlerinden yararlanabilirken bu süre 90 güne düşecek.
KADEMELİ SAĞLIK PRİMİ
Aile içindeki kişi başı geliri asgari ücretin 1/3’ünden az olanların, vatansızlar ve sığınmacıların, 65 yaş veya özürlü aylığı, şeref aylığı, vatani hizmet aylığı, terörle mücadele aylığı alanların, harp malullerinin, Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından bakılan çocukların, köy korucularının, dünya ve olimpiyat şampiyonlarının Genel Sağlık Sigortası primleri devlet tarafından karşılanacak. Çalışması nedeniyle sigortalı olmayan veya ailesinde sigortalı bulunmayanlardan, aile içindeki kişi başına geliri; asgari ücretin 1/3’ü ile asgari ücret arasında olanlar 24 YTL, asgari ücret ile asgari ücretin iki katına kadar olanlar 73 YTL, asgari ücretin iki katından fazla olanlar 146 YTL ödeyerek sağlık hizmetlerinden istisnasız yararlanabilecek. Bu uygulamaya geçiş sürecinde Yeşil Kart uygulaması 2 yıl daha devam edecek, bu sürenin sonunda yürürlükten kaldırılacak.
KIZ ÇOCUKLARININ DURUMU
18 yaşından küçükler, herhangi bir şart aranmaksızın sağlık hizmetlerinden yararlanabilecek. Bu kapsamdakiler, 18 yaşından sonra ise kendi adlarına veya anne-babaları üzerinden GSS kapsamında olmaya devam edecek. 1 Ekimden sonra 18 yaşını dolduran kız çocukları anne-babalarının sağlık yardımından yararlanamayacak. Ancak, halen 18 yaşından büyük olup anne-babasının sigortalılığı nedeniyle sağlık hizmetlerinden yararlanmakta olanların, çalışma ve evlenme gibi hallerle durumları değişmezse bu hakları da sürecek. Bağ-Kur’lu hastanın yol ve refakatçi giderleri Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanacak. Mevcut uygulamada, sadece SSK ve Emekli Sandığı mensuplarının yol ve refakatçi giderleri kurumca karşılanıyor. İsteğe bağlı sigortalılık uygulamasında da değişikliğe gidilecek. Mevcut uygulamada, isteğe bağlı sigortalı olabilmek için SSK’da 1080 gün (3 yıl), Emekli Sandığı’nda 3 bin 600 gün (10 yıl) çalışmış olmak gerekiyor. Ayrıca emekli olana kadar da sağlık hizmetlerinden yararlanılamıyor. Yeni düzenlemeyle isteğe bağlı sigortalı olabilmek için gerekli olan çalışma şartı kaldırılıyor. Artık dileyen, isteğe bağlı sigortalı olabilecek ve sigortalı olduğu sürece sağlık hizmetlerinden yararlanabilecek. Bu düzenlemeyle, parttime (kısmi zamanlı) çalışanlar ile usta öğreticilere de ay içinde eksik kalan günlerini isteğe bağlı olarak tamamlayabilecek. Yurt içinde yapılamayan tetkikler yurt dışında yapılabilecek.
KORUYUCU SAĞLIK HİZMETLERİ KURUMCA KARŞILANACAK
Aşılar, kanser tarama testleri gibi kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri de ilk defa sağlık sigortası kapsamına alınarak Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanacak. Her yaştaki GSS’lilerin diş protez bedelleri Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonunca tespit edilecek fiyatlar üzerinden karşılanacak. Sağlık hizmeti sunucularının alabilecekleri fark ücretine sınırlama getirilecek. Hastaneler, belirlenen fiyatın en çok yüzde 30’u kadar fark ücreti alabilecek. Kamuya ait sağlık hizmeti sunucuları ise sadece otelcilik hizmeti ve istisnai sağlık hizmetlerinden fark ücreti alabilecek, bunun dışındaki sağlık hizmetlerinden fark ücreti alamayacak. Sosyal Güvenlik Kurumu ile sözleşmesi bulunsun ya da bulunmasın bütün sağlık hizmeti sunucuları, acil hallerde, vatandaşlardan herhangi bir fark ücreti talep edemeyecek. Sağlık Hizmetleri Fiyatlandırma Komisyonu, tıp eğitimini, hizmet basamağını, alt yapı ve kaynak kullanımı ile maliyet unsurlarını dikkate alarak sağlık hizmeti sunucularını fiyatlandırmaya esas olmak üzere ayrı ayrı sınıflandırabilecek. Ayaktan tedavilerde 2 YTL katılım payı alınacak. Birinci basamak sağlık hizmetlerinde bu katılım payını almamaya ya da daha düşük miktarlar tespit etmeye kurum yetkili olacak. Kurum, devlet hastaneleri ve üniversite hastanelerinde yapılan muayenelerde ise sevkli olarak başvurulup başvurulmadığı dikkate alınarak katılım payı tutarını yarıya indirebilecek veya 5 kat artırabilecek. Katılım payı alınmayacak kişi ve haller ise şöyle: -İş kazasına uğrayan veya meslek hastalığına tutulan genel sağlık sigortalısı, -Askeri tatbikat ve manevralarda sağlanan sağlık hizmetleri, -Afet ve savaş hali nedeniyle sağlanan sağlık hizmetleri, -Aile hekimi muayeneleri, -Kişiye yönelik koruyucu sağlık hizmetleri, -Kurumca belirlenen kronik hastalıklar, -Kurumca belirlenen hayati öneme haiz ortez, protez, iyileştirme araç ve gereçleri, -Organ, doku ve kök hücre nakline ilişkin sağlık hizmetleri, -Sağlık hizmeti alan genel sağlık sigortalısından veya bunların bakmakla yükümlü olduğu kişilerce, sağlık hizmetinin gerçekten alınıp alınmadığının, sigortalı ile hak sahiplerinin malullük, iş göremezlik raporlarında belirtilen rahatsızlıklarının mevcut olup olmadığının kurum tarafından tespiti için yapılan sevkler nedeniyle, -İstiklal Madalyası verilmiş bulunanlara, şeref aylığı alan kişiler ile bunların eşlerinden, -Vatani hizmet tertibi aylığı alan kişiler, -Nakdi tazminat ve aylık bağlanılanlar, -Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Kanunu hükümlerine göre korunma, bakım ve rehabilitasyon hizmetlerinden ücretsiz faydalanan kişiler, -Harp malullüğü aylığı alanlar ile Terörle Mücadele Kanunu kapsamında aylık alanlar, -Vazife malulleri, -Harp okulları ile fakülte ve yüksek okullarda, Türk Silahlı Kuvvetleri hesabına okuyan veya kendi hesabına okumakta iken askeri öğrenci olanlar ile astsubay meslek yüksek okulları ve astsubay naspedilmek üzere temel askerlik eğitimine tabi tutulan adaylar, -Polis Akademisi ile fakülte ve yüksek okullarda, Emniyet Genel Müdürlüğü hesabına okuyan veya kendi hesabına okumakta iken Emniyet Genel Müdürlüğü hesabına okumaya devam eden öğrenciler.
Osmanlı alimleri arasında gayet seçkin bir yere sahip olan Ebu’l-Hayr İsâmuddin Ahmet Efendi, “Taşköprülü” olarak bilinen Muslihuddin Mustafa Efendi’nin oğlu olarak 901/1459 tarihinde Bursa’da dünyaya gelmiştir.
Farklı şehirlerde müderrislik görevlerinde bulunan babası ve yine müderris olan amcası Kıvamuddin Kasım’dan temel ilimleri okuyan Taşköprülüzâde, en son Amasya’da Hüseyniye Medresesi’nde tahsilini tamamlamıştır. Hocaları arasında babası ve amcasına ilâveten zikredebileceğimiz isimler şunlardır: Fenârî Muhyiddin Çelebi, Mirim Çelebi, Kazasker Seydî Efendi.
Taşköprülüzâde Ahmet Efendi’nin göreve başladığı ilk medrese, Dimetoka şehrinde bulunan Oruç Paşa Medresesi’dir. 931/1525 Yılında göreve getirildiği bu medresenin ardından sırayla İstanbul’da bulunan Hacı Hasan Paşa, Üsküp’te bulunan İshak Paşa, İstanbul’daki Kalenderhâne, Eski Mustafa Paşa, Edirne Üç Şerefeli Medrese, İstanbul Semâniye (Sahn) medreseleri ve Edirne Sultan Bayezıt medreselerinde müderris olarak görev yaptı.
952/1545 yılında İstanbul Kadılığı görevine getirildi. Uzun süre bu görevde çalıştı. Görme bozukluğu yüzünden görevinden ayrılarak kendini telife verdi. Çevirisini yaptığımız eş-Şakâiku’n-Nu‘mâniyye de dahil olmak üzere bir çok ölümsüz eserini bu dönemde yazdı.
968/1561 yılında İstanbul’da dünyaya gözlerini yuman Taşköprülüzâde, Fatih Camii civarında bulunan Aşık Paşa Tekkesi Mescidi’nin haziresine defnedildi. Tasavvuf yoluna da giren büyük alim, Halvetiye tarikatına mensuptu.
Sülüs, nesih ve talik yazmakta gayet yetenekli olduğu aktarılan müellif, tefsir ve kelam ilimleriyle, özellikle edebi ilimler ve biyografi (=terceme-i hal) alanında derin bilgi sahibiydi.
Taşköprülüzâde’nin Osmanlı ilim tarihinde önemli bir yere sahip olmasının nedeni, sistematik bir bakışla Osmanlı’da ‘ilimler’ ve ‘alimler’ sahasında yazdığı iki temel eserdir. Bu çabayı, Osmanlı ilim tarihini ‘konu’ ve ‘kişi’ bazlı olarak ele alma endişesinin bir yansıması olarak görebiliriz. Her iki eser klasik ilim geleneği literatürünü yansıtması bakımından ortak bir noktada buluşurlar. Bu da müellifin ne kadar bütünleyici bir perspektife sahip olduğunun açık bir kanıtıdır. Miftâh ve Şakâyık adlı bu eserler Taşköprülüzâde’nin en önemli eserleri olarak bilinmekte, dahası, sahayla ilgili hemen hatıra gelen klasik kaynak eser olma niteliği taşımaktadırlar.
Basılmış eserleri şunlardır:
1. Miftâhu’s-sa‘âde ve misbâhu’s-siyâde fî mevzû‘âti’l-‘ulûm: Bir çok ilim ve sanat dalına ait konular üzerine yazılmış Arapça bir eserdir. Kâtip Çelebi’nin Keşfü’z-zünûn adlı eserindeki ilim bahisleri geniş ölçüde bu esere dayanmaktadır. Müellifin oğlu Kemaleddin Mehmed Efendi tarafından bazı ilâveler yapılarak Mevzûâtu’l-ulûm adıyla Osmanlı Türkçesi’ne tercüme edilmiştir. Bu tercüme iki cilt olarak basılmıştır (Dersaadet:İkdam Matbaası 1895; tercümenin bu neşre dayanılarak Mümin Çevik tarafından yapılmış bir sadeleştirmesi Mevzûâtü’l-ulûm: ilimler ansiklopedisi adıyla neşredilmiştir (İstanbul: Üçdal Neşriyat 1975). Osman (Oskar) Rescher adlı bir şarkiyatçı tarafından da Almanca’ya eksik bir tercümesi yapılmıştır. 1356/1937 yılında Haydarabad-Dekken’de neşredilen eserin, son modern ve makbul neşri Kamil Kamil Bedri ve Abdülvehhâb Ebu’n-Nur tarafından üç cilt halinde yayınlanmıştır. Bu neşrin başında naşirlerin telif ettiği önemli bir giriş yazısı bulunmaktadır (Kahire 1968). Ayrıca eserde kullanılan terimlerin ansiklopedik bir sözlüğü de Ali Dehruc tarafından hazırlanmış olup Mevsûatu mustalahâti Miftâhi’s-saâde ve misbâhi’s-siyâde fî mevzûâti’l-ulûm adıyla yayınlanmıştır ( Beyrut: Mektebeti Lübnân 1998).
2. eş-Şakâiku’n-Nu‘mâniyye fî ‘ulemâi’d-Devleti’l-Osmâniyye: Türkçe çevirisini elinizde tuttuğunuz bu eser, Arapça olarak kaleme alınmıştır. Osmanlı ilim tarihinde ilk 10 padişah devrinde yaşamış 502 bilgine ait entelektüel biyografinin yer aldığı önemli bir eserdir. Henüz müellif hayattayken ve akabinde defalarca Osmanlı Türkçesi’ne tercüme edilen bu eserin iki eski baskısı bulunmaktadır. İlki Kahire-Bulak (1299/1881; İbn Hallikân’ın Vefeyâtü’l-a‘yân adlı eserinin hâmişi olarak), ikincisi Kahire: el-Matbaatü’l-Meymenetü’l-Mısrıyya baskısıdır (1310/1892). Osman (Oskar) Rescher tarafından es-Saqa’iq en-no’manijje başlığıyla Almanca’ya da çevrilmiştir (Osnabrück: Biblio Verlag 1978). Eserin bizim elinizdeki Türkçe çeviriye esas aldığımızdan başka bir modern neşri daha yayınlanmıştır (müellifin el-Ikdü’l-manzûm adlı öteki eseri ile birlikte; Beyrut : Dârü’l-Kitâbi’l-Arabî, 1975).
(Taşköprülüzâde’nin eserleri ve ilgili literatür hakkında ayrıca bkz. M. Münir Aktepe, “Taşköpri-zâde” md., İslâm Ansiklopedisi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1974, XII/1, 42-44; C. Brockelmann, GAL, II, 559-562; GAL, Suppl. II, 633-634).
Köydesöğüdün gölgesinde yatayken cep telefonum acı acı çalmaya başladı. Hayurduişallah dedim açtım.
Anaa, telefonun öbür ucundaki benim gorkuma Çin Seddini yapduran Çin Cumhurbaşkanı Hu Jintao değimli ?
__ Neva lanne ırahatsuz ediyosun beni dedim.
Dediki.
----Turhan Hocam öğkelenme, sizin Türkler bizim Pekin Olimpiyadların da havlu atdıla, seninen biz arkadaş olduğumuz içün canım çok sıkıldı. Türkiyenin gururunu gurtarsa, gurtarsa
Gasdamonula gurtaru dedim, seni aradım. Hemen atla gel demezmi.
-----Ulaa nedeceyüz şindi. Atım yok,velesbitinde rasdığı patlak, bir tarafda da Türküngururu va şaşudum valla.Hemen teyyere geldi aklıma bi teyyere kiraladım ve elini Pekin.
------Bak yalan söylemeyon.
Emme zartayı da atarın.
------Neyse lafı fazla uzatmaylım. Teyyereden indim,anaa ne görüyün;
Mehder dakımı hazırlanmış, beni teyyerenin gapısında görenmehder dakımıSepetcioğlunu çalmaya başladı ardındansekizteneyumruk böyüklüğündeçökelez gibi herifleSepetcioğlu oyunumuzubi oynadıla bi oynadıla sorma gidsin.
--------Bak yalan söylemeyon
Emme zartayı da atarın.
---------Bu sırada bizim Hu Jintao başkangüçcük gözleri ile fellik, fellikbeni araya.
Neyse sarmoş dolaş hoşbeşden sona, dedimki;
-------Şu bizimkilerin atduğuhavluyu alalım dedim veolimpiyadların yapulduğu meydana gitddük. Anam ne böyük meydan,efeot yetüşü, ne yaylım olu deye gendü gendümemırıldandım.
Salaklao gadaböyük meydanautanmadanguş yuvasıdeye dead dakmışla.
Neyse lafı fazla gevelemeylim.
1
Oböyük meydana girdim,yere terecük yataksermişle,yatakların ortasına dikildimbaşladım havluyu aramayabu sıradaataşa basmışuyu kedi gibi bağıra bağırabiriatladı ortayaaltındauzunbeyaz biiçdonu,üstündebol bi göynekbelindesiyah bi guşak,herifinsağ gözü beğiralıya,sol gözü eşek satıya.
Kırım-Kongo Hemorajik Ateş (KKHA),keneler tarafından taşınan Nairovirüs isimli bir mikrobiyal etken tarafından neden olunan ateş, cilt içi ve diğer alanlarda kanama gibi bulgular ile seyreden hayvan kaynaklı bir enfeksiyondur. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelere rağmen, bu enfeksiyonlarda ölüm oranları hala yüksektir.
Keneler Nasıl Tanınır ve Nerelerde Bulunur?
Keneler otlaklar, çalılıklar ve kırsal alanlarda yaşayan küçük oval şekillidir. 6-8 bacaklı, uçamayan, sıçrayamayan hayvanlardır. Hayvan ve insanların kanlarını emerek beslenirler ve bu sayede hastalıkları insanlara bulaştırabilirler.
Ülkemiz kenelerin yaşamaları için coğrafi açıdan oldukça uygun bir yapıya sahiptir. Türlere göre değişmekle beraber kenelerin, küçük kemiricilerden, yaban hayvanlarından evcil memeli hayvanlara ve kuşlara (özellikle devekuşları) kadar geniş bir konakçı spektrumları mevcuttur.
Kimler Risk Altındadır?
Hastalık genellikle meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıkar.
Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar
Veterinerler
Kasaplar
Mezbaha çalışanları
Sağlık personeli özellikle risk gurubudur.
Kamp ve piknik yapanlar, askerler ve korunmasız olarak yeşil alanlarda bulunanlar da risk altındadır.
Henüz ergin olmamış Hylomma soyuna ait keneler, küçük omurgalılardan kan emerken virüsleri alır, gelişme evrelerinde muhafaza eder; ergin kene olduğunda da hayvanlardan ve insanlardan kan emerken bulaştırır.
Kuluçka Süresi Ne Kadardır?
Kene tarafından ısırılma ile virüsün alınmasını takiben kuluçka süresi genellikle 1-3 gündür; bu süre en fazla 9 gün olabilmektedir. Enfekte kan, ifrazat veya diğer dokulara doğrudan temas sonucu bulaşmalarda bu süre 5-6 gün, en fazla ise 13 gün olabilmektedir.
Belirtileri Nelerdir?
Ateş
Kırıklık
Baş ağrısı
Halsizlik
Kanama pıhtılaşma mekanizmalarının
bozulması sonucu;
- Yüz ve göğüste kırmızı döküntüler
ve gözlerde kızarıklık,
- Gövde, kol ve bacaklarda morluklar
- Burun kanaması, dışkıda ve idrarda kan görülür
- Ölüm karaciğer, böbrek ve akciğer yetmezlikleri nedeni ile
olmaktadır.
Kırım-Kongo Kanamalı Ateşinin Tanısı Nasıl Konulur?
Kanda virüse karşı oluşan antikorların taranması tanı için en sık kullanılan yöntemdir. Bu göstergeler hastalığın başlangıcından sonra 6. günden itibaren belirlenebilir.
Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi Nasıl Kontrol Edilir ve Nasıl Korunulur?
Hastalığın bulaşmasında keneler önemli bir yer tutmaktadır. Bu nedenle kene mücadelesi önemlidir fakat oldukça da zordur.
1. İnsanlar kenelerden uzak tutulabilir ise bulaş önlenebilir. Bu nedenle de mümkün olduğu kadar kenelerin bulunduğu alanlardan kaçınmak gerekir.
2. Kenelerin yoğun olabileceği çalı, çırpı ve gür ot bulunan alanlardan uzak durulmalı, bu gibi alanlara çıplak ayak yada kısa giysiler ile gidilmemelidir.
3. Bu alanlara av yada görev gereği gidenlerin lastik çizme giymeleri, pantolonlarının paçalarını çorap içine almaları,
4. Görevi nedeni ile risk grubunda yer alan kişilerin hayvan ve hasta insanların kan ve vücut sıvılarından korunmak için mutlaka eldiven, önlük, gözlük, maske v.b. giymeleri gerekmektedir.
5. Gerek insanları gerekse hayvanları kenelerden korumak için haşere kovucu ilaçlar (repellent) olarak bilinen böcek kaçıranlar dikkatli bir şekilde kullanılabilir. (Bunlar sıvı, losyon, krem, katı yağ veya aerosol şeklinde hazırlanan maddeler olup, cilde sürülerek veya elbiselere emdirilerek uygulanabilmektedir.)
6. Haşere kovucular hayvanların baş veya bacaklarına da uygulanabilir; ayrıca bu maddelerin emdirildiği plâstik şeritler, hayvanların kulaklarına veya boynuzlarına takılabilir.
7. Kenelerin bulunduğu alanlara gidildiği zaman vücut belli aralıklarla kene için taranmalıdır.
8. Vücuda yapışmış keneler uygun bir şekilde kene ezilmeden, ağızdan veya başından tutularak bir cımbız veya pens yardımıyla sağa sola oynatarak alınmalıdır. Isırılan yer alkolle temizlenmelidir. Mümkünse kenenin tanı için alkolde saklanması uygun olur.
” O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil..! Sanki şiiri şiir yapan bu?”
”Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri… Ben, hâlâ Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş!…”
Selamlar, Ali ŞAHİN… Öncelikle röportaj teklifimi kabul ettiğiniz için teşekkür ederim… Emekli bir edebiyat öğretmeni, Kastamonu âşığı bir eğitimci olduğunuzu ben biliyorum… Okurlarımızın sizi tanıması açısından kısa bir özgeçmiş alabilir miyiz?
Selamlar, sana ve okurlarına… 1952 yılının Şubat ayında Kastamonu’nun Taşköprü ilçesi Yazıhamit köyünde doğmuşum. Köyde ilkokul, ilçede ortaokul; sonra ilçede lise olmadığından girdiğim öğretmenokulu sınavlarını kazanarak Çorum Erkek İlköğretmen okuluna başladım. 1969-70 döneminde mezun oldum. Girdiğim Bursa Eğitim Enstitüsü sınavlarını- aldığım bir ceza yüzünden daha doğrusu- kazanamayınca yine Kastamonu Tosya Gökçeöz köyünde İlkokul öğretmenliğine başladım, 4 yıl sonra Taşköprü Kızılcaören Köyüne atandım. Bu arada Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü bitirerek aynı ilçenin Kız Meslek Lisesinde Türkçe/ Edebiyat öğretmenliğine başladım. Sonra da Milli eğitimin çeşitli kademelerinde yöneticiliklerde bulunarak 2004 yılının Şubat ayında Tokat Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünden 34 yıllık meslek yaşamımı noktalayarak emekliye ayrıldım. Mesleki kısmı böyle… Ana hatlarıyla…
Gerçekten dolu dolu geçmiş ve başarılı bir eğitim yaşantınız var… Genellikle Kastamonu ve çevresinde geçmiş mesleki yaşantınız… Karşılaştığınız zorluklar mutlaka ki vardır… Bunlar nelerdir? …Ve en önemlisi bu yıllar içinde hiç ” Anlaşılmadım! ” dediğiniz noktalar var mı?
Alışamadığım ve bana zor gelen İlkokul öğretmenliği oldu biraz. Çünkü edebiyata merakım yüzünden kendimi hep Eğitim Enstitüsünü kazanıp Türkçe öğretmeni olmaya koşullandırmıştım. Bu merakım izin alamadığımız için yatılı okulda etüt sonrası kaçak olarak izlemeye gittiğim bir konferans nedeniyle 15 günlük okuldan uzaklaştırma cezası yüzünden sekteye uğradı. Sonunda 1975′te Mektupla öğretime başvurarak 1978′de dışardan tamamladım o eğitimi. Politika ve politikacıya alışamadım, tek ayak üzerinde fırıldaklık işim olmadı. Bunun bazı sıkıntılarını çektim kimi zaman. Türkiye’de her 10 yılda bir, bir şeyler olurdu ya hep ben de bir alanda sıkıldıkça yeni bir alana geçtim yaklaşık her 10 yılda bir; 10 yıl ilkokul, 10 yıl lise öğretmenliği, son 10 yıl da çeşitli yöneticilikler benim hayata yeniden daha bir hevesle sarılmamı sağladı. Zorluklara gelince ülkemin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik koşullar ve çevrede gördüğüm imkansızlıklar beni de eğitimi de olumsuz etkiledi elbette zaman zaman. Araştırma okuma ilgi ve merakım, tam teşekküllü kitaplıklardan uzak, sosyal etkinliklerden ırakta oluşum beni hep sıkıntıya soktu ama bunu emeklilikte biraz da olsa atlattım. Kendimi sanal ortamda ve çeşitli etkinliklerde sık sık izleyici olarak görmeye başladım.
Evet, anlayabiliyorum… Ben yeğeniniz olarak, ki bu yüzden kendimi çok şanslı hissettim her zaman… Sizi ‘devrimci’ kişiliğiniz ile tanıdım çocukluğumdan bu yana… Sanal ortamda ki çalışmalarınızı da takip ediyorum… Beni blok olayına alıştıran da sizdiniz… Yani okurlarım beni sizin sayenizde tanıdı, ve dört yıldır okuyor, diyeyim (Gülerek)… Blok içerikleriniz dâhi hep Kastamonu, Taşköprü ve çevre köyler üzerine… Kastamonu ve çevresi üzerine yaptığınız bu fedâkar çalışmalar yüzünden iyi ya da kötü tepkiler aldınız mı bugüne dek? Çalışmalarınızı merak eden Paranteziçi Hayatlar okurları için kısaca bir adres de verebilirsiniz…
Tepkiler hep olumlu oldu. olumsuz pek bir şeyle karşılaşmadım desem yalan olmaz ama binde bir de olsa üzücü durum oluyor. Bunların içinde bence en önemlisi, blok alanı veren birkaç yerin hiç habersiz kapanması oldu. Bir arsaya gecekondu kuruyorsunuz, sonra kilit değişiyor, bir de bakıyorsunuz anahtar elinizde kalmış, İkinci olay da Hacker denen o canavarlar, ne isterlerse anlamam mümkün değil benim: Dolu dolu 5-10 tane site- blok heder oldu gitti bu yüzden… Ben, Paranteziçinde ki çalışmalarını birazda alttan alta gurur duyarak izliyorum. Boynuzun kulağı geçtiğine çok ama çok seviniyorum. Kıskançlık duymuyorum; bunda benim de özendirmem var diye. Tek bir sayfamı vermek isterim okurlarınıza, orda herkesin kendine uyacak bir şeyler bulması olanağı var, hem kendi site ve bloknotlarımın olduğu hem de dostların adreslerinin bulunduğu. ”Esintiler” http://alisahin37.sitemynet.com/alsah/ Bunun bir özelliği de benim yaptığım ilk site olması. Geçen yılın Ekim ayında mynetten aldığım bir yazı biraz leyleğin kuşa dönüştürülmesi olayı gibi oldu ama, yazılarımızı toplu durumdan biraz daha dağınık duruma getirdi. Beğeni izleyenlerin. diyorum ben: Ustamın adı Hıdır/ Elinden gelen budur.
Emekli olduktan sonra siz de var olan blok merakı üzerine de birkaç anektod düşerseniz seviniriz… Nasıl başladı, nasıl gelişti, ve şu an ne nokta da?
Emeklilik zor bir zanaat gerçekten… Bunu zaman zaman çeşitli boyutlarıyla yaşayan kişilerde görürüz. Günde 8 saatlik çalışma düzeninden kopunca insan kendini büyük bir boşlukta hissediyor, ben bunu atlatabilmek için bir Bilgisayar aldım, lokallerde sigara dumanı altında kendimi harap edene kadar gazete - dergi okur inceleme - araştırma yapar, 34 yıllık mesleki deneyimimizi dostlarla paylaşırım diye düşündüm ilk anda. Beni zorlayan bilgisayara sıfırdan başlamam oldu. Her şeyi sınama- yanılma yöntemiyle kendi kendime yapmaya çalıştım. 1 yıl içinde arşivim o kadar doldu ki, bunu nasıl paylaşırım diye düşünmeye başladım. Elimde olan bazı malzemeleri benim çeşitli olanaksızlıklarım yüzünden tamamlamam imkansızdı, kilitli sandıklarda durana kadar paylaşayım meraklıları da geliştirsinler istedim. Amacım öğrencilerle de iletişim kurarak bir çeşit öğretmenlikten uzaklaşmamaktı. Bunu da başardım sanıyorum.
Benimle iletişim kuran ilkokuldan mastır öğrencilerine kadar herkese elimden gelen yardımı esirgememeye çalışıyorum. Ama öğrenciler beni üzüyor çoğu zaman. Neden mi? O benim özene bezene yaptığım çeşitli seçkilerin altına yazdıkları yorumlarda kullandıkları Türkçe dışında her şeye benzeyen dil yüzünden. Bir çoğunu bu yüzden onaylamıyorum. Kültür- sanat, edebiyat konularına öteden beri ilgiliyimdir, kendi yaratımım olmasa da önemli gördüğüm çalışmaları bir seçki şeklinde paylaşıyorum, bütünleştiriyorum blok ve sitelerimde. Bunda da Nazım’ın bir dizesi -ki bloklarımın başına da aldım bana mesnet oluyor:"Öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, yetmişinde bile mesela zeytin dikeceksin" diyor, usta. Ben de Atatürk’ten roman, öykü, şiir, sinema ve çocuk edebiyatına; Köyümden ilçeme, ilime, bölgeme, ülkeme ve dünyaya bir pencere açmaya çalışıyorum.
Bu alanda dostlardan büyük bir destek ve iteklendirme gördüm. Hepsini saymam olanaksız ama bu arada 3 emekli edebiyat öğretmeni abim beni çok heveslendirdiler bu konuda.. Başta Mizah yazarı Esen Yel, Oyhan Hasan Bıldırki ve Nuri Öcal Altanay olmak üzere. Öğrenci, öğretmen herkesten destek gördüm ama hep bir şeyler yapılmasını istiyorlar çeşitli konularda,fakat hepsini benden bekliyorlar.. O da ayrı bir sorun. Konuyu dağıtıyorum bazen. Şu anda aklıma ilginç bir anekdot gelmiyor ama çok ilginç şeyler yaşanıyor elbette…Benim için ilginç olan Rıfat Ilgaz / 2006 Kastamonu Sempozyumu ve ve İzmir’de 6. İzmir Öykü Günleri’nde yüzlerce sanatçı, yazar, şair ve bilim insanı ile karşılaşıp onları izlemekti son iki yılda.
Evet, bu arada yeri gelmişken söylemek istiyorum… Esen YEL ve Oyhan Hasan BILDIRKİ biz, edebiyat meraklısı gençler için her zaman bir yol gösterici olmuştur… Çalışmalarını severek takip ediyoruz… Soruma cevap verirken tam kanayan bir yaraya parmak bastınız: ‘Gençlerin kullandığı ve Türkçe haricinde her şeye benzeyen dil!…’ Bunun sorumlusu ne olabilir sizce? Bu gidişat nereye kadar… Bir sonu var mıdır, yoksa Türkçe’nin sonu mu yakın?!… Gençlere ‘Yeraltı edebiyatı’ adı altında sunulan yeni akımın bunda payı var mıdır? Hani şu sürekli bir karamsarlık, kan, intihar, bunalım, depresyon içeren yeni akım… Tanınan isimlerden Altay ÖKTEM buna ön ayak olan ve tanıdığımız isimlerden birisi meselâ… Edebiyattan çok bir özgürlük merakı… ‘İstediğim gibi ve istediğimi yazarım!’ halleri… Edebiyatı kurallardan soyutlamak ne kadar doğru sizce… Edepli, adaplı ve Türkçe’nin doğru kullanıldığı edebiyatı ‘kısıtlayıcı’ bir etken olarak görmek doğru mudur?
Bunda herkesin ve her şeyin biraz payı var bana göre. Politikacısından tutun da yazar-çizerine kadar bir aşure dil meraklısı doldurdu her yanı, işyeri adlarından tutun da çeşitli yerlerde yazılan yabancı sözcük merakı iyiye alamet değil. Kültür emperyalizmi ulusları yutmaya dilden başlıyor ki kimse kimseyi anlayamayacak… Bu soru biraz zor oldu. uzun uzun yazmak gerek. Bir sinemada yangın çıksa vatandaş ‘Exit ne?!’ diye bakıp kalacak, yangın çıkışını bulamayacak. Bunda msn ve internetteki yazışmaların da payı çok büyük. O kısaltmalar, işaretler.. Bir de ne bileyim sanki ayrı bir yazışma dili gelişiyor, herkes de ben başkalarından geri kalmayayım diye o dilsizlikte yarışıyor birbirleri ile.
Edebiyat yapıtlarında kullanılan dil de ona keza.. O kadar yabancı dil merakı aldı yürüdü ki yazarlarımızın cümle yapıları bile çeviri dile uygun bir hal aldı, sağ kulağı sol elle göstermeler mi dersiniz, şiirde anlaşılmaz bir dil sanki şiiri şiir yapan bu? Ben hala Nazımları, Ahmet Arifleri Enver Gökçeleri, Hasan Hüseyinleri okuyorum arkadaş. Elbette yeni akıma da söyleyeyim birkaç kısa şey… Ben yeraltı ile ilgilenmiyorum ve de okumuyorum o tür şeyleri.. Yapıt sözcüğünü özellikle kullanmadım. Herkes okumazsa sorun çözülür.
Evet… Gelelim sizin için önemli bir yeri olan ve Cide’de gerçekleşen Rıfat ILGAZ Kültür ve Sanat Festivaline… Bloklarınız da, makaleleriniz de, gezi ve gözlem yazılarınız da bu festivale ayrı bir ilgi gösterdiğiniz göze çarpıyor… Festivale yerli halkın ve dışardan gelenlerin gösterdiği ilgi ne düzeyde? Memnun olduğunuz ve sizi rahatsız eden anektodlar nelerdir bu festivalle ilgili?
İlimizdeki festivaller içinde kültür-sanat ağırlığı yönünden Cide’dekinin önemi daha büyük. Bunda Rıfat Ilgaz’ın da anılması ayrı bir önem kazandırıyor. Buna ek olarak adına düzenlenen ödüller, 2006 Mayıs’ında Kastamonu Meslek Yüksek Okulunda yapılan Sempozyum benim için olduğu kadar ilde yaşayanlar için de çok değişik bir şey oldu. Tabii bu tür çalışmalar çok büyük bir katılımcı kitlesi ile yapıldığı için, ili canlandırıyor; bunun yanında yerel halktan katılım ve ilgini az olması böylesine bir konuda okulların öğrencileri için katılımı planlamaması üzüyor insanı. Bir diğer üzüntü de yüze yakın bildirinin sunulduğu sempozyumun -aradan geçen 16 aya karşın- hala kitaplaşamaması… Yerel basının ilgisi güzeldi. Benim için önemli olan bir konu da değerli araştırmacı yazar Rasuh Nuri İleri ile bir öğle yemeği sonrası baş başa benim arabada yaptığımız özel sohbetti. Kameramı açmadığıma pişman oldum ama öylesi daha güzel oldu daha içten daha doğaldı. Bu konudaki dökümanları bir sitede topladım. Çok da beğeni topladı. http://gokirmak37.sitemynet.com/Festval2006/ Hacklenen Rıfat Ilgaz Arşivim yerine konuyla ilgilenenler duyurabileceğimiz Sarı Yazma- Rıfat Ilgaz Arşivi- http://sariyazma.blogcu.com/ bayağı yol aldı sayılır.
Peki, gelelim sizin de yaşadığınız, sevimli bir Kastamonu kasabası olan Taşköprü’ye… Ben de yaz tatillerimi orada geçiriyorum… Bu yıl geldiğimde durum içler acısıydı maalesef… Tam bir tarih turizmi cenneti olabilecekken o, güzelim tarihi evlerin bir bir yok olduğuna, azaldığına, yerlerine hep taş binaların geldiğine şahit oldum… Restore projelerinin gerçekleşmemesinde en büyük etken halkın da vurdum duymazlığı… Sanki o yorgun evlerin sesini kimse duymuyor gibi… Olsa da olmasa da halk için pek bir önem arz etmiyor, gördüğüm kadarıyla… Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Mutlaka ki bizi Taşköprülü hemşehrilerimizden de okuyanlar olacaktır… Belki halkın biraz da olsa bilinçlenmesine vesile oluruz…
Önce kasaba sözünü düzeltelim, ne de olsa bende tam Taşköprülülük var senin gibi Yarı Taşköprü yarı Yozgatlı değilim. Taşköprü Bir ilçe merkezi.. Konuya gelirsek, o konu bana göre daha derin boyutlu bir konu, varlıklı kesim o tür evleri zamanında yıkıp yerlerine apartmanlar, dükkanlar, hanlar hamamlar yaptı o tarihsel doku ile istediği kadar oynadı; Garibanların tek barınağı olan evler kaldı sit alanı kapsamında. Yıksa yıkamaz, yapsa yapamaz, restore edemez. Yapsatçıya verip bir kaç daire bir kaç dükkan alsa alamıyor, eve devlet ve kurumlar sahip çıkmıyor, çıksa da değerini vermiyor, acayip bir durum. Tıpkı Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibi: Hani oğlan demiş ya, “baba ben bir hırsız yakaladım”, “al gel oğlum” demiş Hoca. “Gelmiyor baba”.. “Bırak gitsin oğlum”, demiş… “Gitmiyor baba”, demiş… O konuda kimin kimi yakaladığı belli değil… O yapıların sahiplerini durumları da çok zor aslında. Kat kat, koca koca beton yapılar arasında bir kaç garibanın bir kaç tarihi koruma altındaki mal varlığı, tek sermayesi, başını soktuğu evi, o da dökülüyor, nerdeyse başına yıkılacak… Bu da olayın başka bir cepheden görünüşü tabii ki…
Umarım bu konuda gereken adımlar bir an önce yapılır… Ben gerçekten o evler olmadan Taşköprü’yü düşünemiyorum… O evleri gezmek, incelemek, hele ki fotoğraflarını çekebilmek ayrı bir yaşam gibi benim için… Gerçekten eğer böyle çarpık bir düzende giderse o evler kalmayacak ve oraya dışardan bir gezgin / tatilci olarak gelmek içinde bir sebep kalmayacak… Tabii yeğen olarak her zaman bir sebep var ( Gülerek )… Neyse, bu güzel ve sıcak sohbet için çok teşekkür ediyorum, kendim ve okurlarım adına… Sizin gibi memleket sevdalısı, yaşadığı toprakları sahiplenen ve seven edebiyatcı, eğitimcilere her zaman ihtiyacımız var…
Ben de teşekkür ediyorum… Çalışmalarını beğeni içinde izliyorum, hayatta da başarılarının devamını diliyorum…
Yazıhamit Köyü (02.02.1952); Yazıhamit Köyü İlkokulu (1964); Taşköprü Ortaokulu (1967); Çorum Öğretmen Okulu (1970); Ankara GEE Türkçe Bölümü (1975- 1978); Eskişehir AÜAÖF' nde TDE Lisans tamamlama (1992); Tosya Gökçeöz Köyü (1970-1974); Taşköprü Kızılcaören Köyü İlkokul Öğretmenliği (1974-1980) ve Taşköprü Sevim Tokatlı Kız Meslek Lisesi TDE Öğretmenliği ve Müdür Yardımcılığı (1980-1998); İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürlüğü (1998); Devrekani İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (1998-2003) ve Tokat- Pazar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü (2003- 2004) Emeklilik (17.02.2004- ?). Halen Taşköprü ilçe merkezinde ikamet etmekteyim. _____________ İletişim İçin / E-Postalarım: _____________
Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın
______________________________________________
Türkiye'nin Batı Karadeniz Bölgesinde bir il; Kastamonu ve ilçeleri: Abana, Ağlı, Araç, Azdavay, Bozkurt, Cide, Çatalzeytin, Daday, Devrekani, Doğanyurt, Hanönü, İhsangazi, İnebolu, Küre, Pınarbaşı, Seydiler, Şenpazar, Taşköprü, Tosya ile ilgili siteler...
_____________________________________________
Bu sayfada zaman zaman ziyaret edip beğendiğimiz yöremizle ilgili Web sitelerinin linkleri bulunmaktadır. Sitenize kolayca ulaşmayı sağlayacak linkin bu sayfada yer almasını istiyorsanız lütfen bize bildirin.
Tarım ve Köy işleri Bakanlığı Kastamonu`ya 10 bin litre ahırda, 2 bin litre de hayvanlarda kullanılmak üzere kene ilacı gönderdi.
Kastamonu Tarım İl Müdürlüğü, kenelerden bulaşan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığı ile ilgili olarak bazı önemler aldı. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı ise Kastamonu`da kenelerle mücadele kapsamında hayvanlar için 10 bin ve ahırlar için de 2 bin litre ilaç gönderdi. Kastamonu`nun da aralarında bulunduğu 36 ilde görülen kene vakası ve KKKA hastalığı nedeniyle Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı gönderilen ilaçların amacına uygun olarak kullanılması için de bazı önlemler aldı. Hayvanlara ve ahırlara 6 hafta arayla yapılması gereken ilaçlama nedeniyle Tarım İl Müdürlüğü geçen yıldan kalan ilaçları 42 köye göndererek büyükbaş hayvanların ilaçlanmasını sağladı. Yaz öncesi Kastamonu`ya gönderilen toplam 12 bin litre ilacın da yapılacak ihale sonrası köylere dağıtılacağı ve ilaçlamaların başlayacağı bildirildi.
memlekethaber.com
22.05.2008
Muhtarlara kene ilacı dağıtıldı
Kastamonu İl Tarım Müdürlüğü, kene ile mücadele için bin 71 muhtara ilaç dağıttı.
Kastamonu İl Tarım Müdürlüğü, Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığına neden olan kene ile mücadele çalışmaları kapsamında tüm köy muhtarlarına kene ilacı dağıtmaya başladı.
Konu ile ilgili olarak muhtarlara `Kenenin Zararları` ve `Neler Yapmalıyız` konularını içeren birer broşür ile ilaç dağıtan İl Tarım Müdürlüğü, bu uygulamayla kenelerin neden olduğu tehlikelerin önüne geçmeyi hedefliyor. Kenenin zararlarından bahsedildiği broşürde, "Kene insan ve hayvanlardan kan emerek beslenir. Hayvanlarda et, süt, yapağı ve deri kaybına yol açar. Hayvanlara ve insanlara birçok hastalığı kan emerken bulaştırır. İnsanlara ölümcül KKKA hastalığını bulaştırır" bilgileri yer aldı.
Keneden korunma yolları ve keneyle mücadele hakkında da bilgilere yer verilen broşürde, "Hayvan barınaklarının duvarlarındaki delik, çatlak ve yarıklarının kapatılarak duvarların iç ve dış yüzeylerinin sıvanmasını sağlayınız. Hayvanlar özellikle merada otlarken korunmasız olduklarından keneler rahatlıkla kan emerler, yumurtlarlar ve çoğalabilirler. Hayvanlar üzerindeki kene mücadelesi önemlidir. Meralarda hayvanları münavebeli otlatınız. Hayvanlarınızı, sırtına ilaç dökerek veya banyo yaptırarak ilaçlayınız. Ahır ve ağılları püskürtme yaparak ilaçlayınız. Kene mücadelesi yalnız yaz aylarında değil kış aylarında da hem ahır ve ağıllarda hem de hayvanlar üzerinde mesken kenelerine karşı yapılmalıdır. İlacın kullanım kılavuzuna göre ilaçlama yapınız. İlaçlanan hayvanın sütünü ve etini ilacın kullanım kılavuzunda belirtilen süreyi dikkate alarak tüketime sununuz. Toplanan keneleri yakarak imha ediniz" denildi.
haberler.com
29.05.2008
2 kişi daha Ankara`ya sevk edildi
Kastamonu`da 2 kişi Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalığı (KKKA) şüphesiyle Ankara`ya sevkedildi.
Edinilen bilgiye göre, Kastamonu merkeze bağlı Hacımuharrem köyünde oturan Suzan Şimşek`i (19) kene ısırdı. Bunun üzerine Dr. Münif İslamoğlu Kastamonu Devlet Hastanesi`ne kaldırılan Suzan Şimşek`i ısıran kene yapılan müdahale ile çıkarıldı.
Bir diğer kene ısırması vakası da Taşköprü ilçesine bağlı Kuyluş köyünde görüldü. Kene tarafından ısırılan Yeter Korkmaz (75) Taşköprü Devlet Hastanesi`nde tedavi altına alındı. Burada kenenin çıkarılmasının ardından Korkmaz, Dr. Münif İslamoğlu Kastamonu Devlet Hastanesi`ne sevkedildi.
Kene tarafından ısırılan iki kişi de KKKA hastalığı şüphesiyle Ankara Numune Hastanesi`ne gönderildi.
kenthaber.com
28.05.2008
Gelin-Kaynana tedavi altında
Kastamonu`nun Taşköprü ilçesine bağlı Armutlu köyünde kene tarafından ısırılan gelinle kaynana tedavi altına alındı.
Edinilen bilgiye göre, Taşköprü`nün Armutlu köyünün Matır Mahallesi`nde meydana gelen olayda gelin ve kaynanayı kene ısırdı. Gelin Gülsüme Tuncer`in durumunun ağır olduğu öğrenildi. Geçen hafta kolundan kene ısıran Gülsüme Tuncel, keneyi kopararak attı. Olayla ilgili herhangi bir sağlık kuruluşuna başvurmayan Tuncel, birkaç gün sonra rahatsızlanarak Taşköprü Devlet Hastanesi`ne kaldırıldı. Burada yapılan ilk müdahalenin ardından kene ısırığı olduğu anlaşılan Gülsüme Tuncel, ambulansla Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi`ne sevk edildi. Olaydan birkaç gün sonra ise Gülsüme Tuncel`in kayınvalidesi Fadime Tuncel`i kulağından kene ısırdı. Taşköprü Devlet Hastanesi`ne başvuran Fadime Tuncel`in kulağındaki kene sağlık personelince hastanede alındı.
Fadime Tuncel, gözetim altına alınırken gelini Gülsüme Tuncel`in hayati tehlikesinin bulunduğu öğrenildi.
Konuyla ilgili açıklama yapan Armutlu köyü muhtarı Mahir Ezer, son iki haftadır köyde çok sık kene vakalarının olmasının yanı sıra açık alanda da rahatlıkla kene görebildiklerini kaydetti. Konuyu yetkilere de bildirdiklerini ifade eden muhtar Ezer, İlçe Tarım Müdürlüğü ve sağlık ekiplerinin köyde ilaçlama yaptıklarını belirtti.
haberler.com
10.05.2008
Daş düşebülü... ayı çıkabülü... kene ısırabülü...
Tüm yurtta kene paniği yaşanıyor. Geçen hafta sıcak havalardan bunalıp piknik yerlerine koşan 500 İstanbul " lu keneler tarafından ısırılmış ve heyecan içinde hastanelere koşmuşlardı.
Hadi bu anlaşılır bir şey; keneler kırlık.. çayırlık yerlerde yaşıyorlar, eh havalar da iyice ısındı... bu mevsimde piknik yerinde kene ile karşılaşmak ve ısırılmak pek de şaşırtıcı değil, ama geçen gün Ali Babacan " ın Esenboğa Havalimanı VIP salonundaki basın toplantısını izleyen gazetecilerden birinin de kene tarafından ısırılması korkuları iyice artırdı. Ardından kenelerin Edirne " de sokaklara indiği... Kocaeli "de cami kapattırdığı... Van "da Sağlık Ocağı "nı kenelerin bastığı haberleri geldi.
Aslında her kene sokması tehlikeli olmasa da insanlar kenelerden geçen bir virüsün sebep olduğu ve ölümlere yol açan Kırım Kongo Kanamalı Ateşi adı verilen hastalığa yakalanmış olmaktan endişe ediyorlar. Haksız da değiller, daha geçen hafta biri Karabük "te, biri Yozgat "ta ve diğeri de Tokat "ta üç vatandaşımız bu hastalık yüzünden hayatlarını kaybettiler. Üstelik bunlar hastalığa verdiğimiz ilk kurbanlar da değil.
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi " nin ülkemizde 2002 yılından beri görüldüğü ve o tarihten bu yana onlarca insanımızın da ölümüne yol açtığı "resmen" biliniyor. Bir de bizde her alanda inanılmaz boyutlara erişen "kayıt dışılığı" hesaba katacak olursak... "kim vurduya gidenlerin... eceliyle öldü denenlerin içinde belki bir çok kene ısırmasına kurban giden" de vardır, büyük ihtimalle.
Kırım nere... Kongo nere
Kırım Kongo Kanamalı Ateşi "nin adına bakıp da "Kırım nere, Kongo nere... bize ne" demeyin sakın... Devir küreselleşme devri ya, dünyanın herhangi bir köşesindeki ekonomik bir kriz de, bulaşıcı bir hastalık da anında tüm dünyayı etkileyebiliyor.
Kenelerin insan sağlığı bakımından önemleri taşıdıkları virüs ve bakterileri soktukları kişilere bulaştırarak çeşitli hastalıklara yol açmalarından kaynaklanıyor. Bu şekilde kenelerden insanlara geçen başka pek çok hastalık var, ama bunlar içinde şu günlerde gündemde olan ve en tehlikelisi artık adını herkesin bildiği Kırım Kongo Kanamalı Ateşi veya kısa adıyla KKKA veya 3K1A.
KKKA ateş, baş ağrısı, kas ağrısı, kırıklık, hálsizlik, iştahsızlık, bulantı, kusma, karın ağrısı gibi şikayetlerle ani olarak başlıyor ve daha sonra vücudun çeşitli yerlerinde görülen kanamalar ortaya çıkıyor. Zamanında tanınıp gerekli tedaviler yapılmazsa öldürücü olabiliyor .
Nemden şikayetçi olanlara uyarı
Yüzlerce türü olan keneler özellikle çalılık, otluk alanlar, orman ve su kıyıları ve yaban hayvanlarının yaşadığı yerlerde daha çok görülüyorlar. Ülkemizde de otuzdan fazla kene türü var.
KKKA "ya sebep olan kenelere Karadeniz bölgesi ile İç Anadolu "nun kesiştiği Çorum , Amasya , Tokat , Yozgat , Çankırı , Gümüşhane , Sivas , Kastamonu , Artvin ve Erzurum .. gibi şehirlerde daha çok rastlanıyor . En risksiz bölgeler ise Akdeniz ve Karadeniz kıyıları, çünkü keneler nemli yerlerde yaşayamıyorlar. Demek ki "Yok bunalıyoruz... yok nefes alamıyoruz" diye nemden çok fazla şikayetçi olmak da doğru değil; nemli hava bunaltıcı olsa da hiç değilse kene tehlikesi yok. Bu da az şey değil.
Konunun uzmanları küresel ısınmanın kenelerin artmasında çok önemli olduğunu ısrarla vurguluyorlar. Muhtemelen, bu belki de daha iyi günlerimiz; zamanla keneler de karasinekler... sivrisinekler gibi evlerimizin "tabii misafirleri" olup çıkarlarsa hiç şaşırmamak lazım.
Keneler çıktı meydane, hepsi birbirinden merdane
KKKA virüsü avcı keneler de denilen "Hyalomma " soyuna ait keneler tarafından taşınabiliyor. Bunlar diğer keneler gibi otların üzerinde değil toprakta veya toprak altında saklanıyorlar; titreşimleri, ısı, koku ve nefesteki karbondioksiti hissedebiliyorlar, gözleri olduğu için de avlarını siluet şeklinde görebiliyorlar ve avlarına atlıyorlar.
Virüs taşıyabilen kene yumurtadan çıktıktan sonra tavşan gibi küçük yaban hayvanları ile yabani kuşların üzerinde konaklıyor. Erişkin hale gelince yere düşüyor ve daha sonra da büyük yaban hayvanları, büyükbaş evcil hayvanlar ve insanların üzerine geliyor. Beslenmesini tamamlayan kene tekrar toprağa düşüyor; erkek hemen, dişi kene ise 5 ila 7 bin yumurta bıraktıktan sonra ölüyor. KKKA virüsü taşıyan bir kenenin yumurtalarının yüzde 3-5" i virüslü çıkıyor.
Gelelim neticeye
Önümüzdeki yaz günlerini kenelerle geçireceğimizden şüpheniz olmasın. Yakında yol kenarlarında "Daş düşebülü... kene çıkabülü"" türünden uyarı levhaları görmeye de... gazetelerde "katil kene hikáyeleri" okumaya da ve hatta "k-muhtıra" ya... da hazırlıklı olun.
Taşköprü ilçemizde yolun ortasında bulunan mezar görenleri hayretler içersinde bırakıyor.Taşköprü merkeze bağlı Üstadlar Mahallesi Emerce Sokak’ta yolun ortasın da bulunan mezar görenleri ilk bakışta oldukça şaşırtıyor.
Taşköprü’nün yedi evliyasından biri olarak kabul edilen Gazi Dede’ye ait olduğu sanılan mezar yolun tam ortasında bulunuyor. Gazi Dede’ye ait olduğu sanılan mezarın her iki yanından ise otomobil rahatlıkla geçebiliyor.
Konuyla ilgili bilgi aldığımız Gazidede Camii din görevlilerinden ve konuyla ilgili araştırma yapan Bayram Özsoy, Gazi Dede Türbesi’nin diğer il ve ilçelerden de ziyaretçileri olduğunu mahalle büyüklerden edindikleri bilgiye göre ise asıl isminin Hüseyin Gazi olarak bilindiğini ve Malazgirt Fatihi Alparslan’ın başkomutanlarından ve Anadolu’yu Türkleştirme yolunda büyük katkılar sağladığını ifade etti. Özsoy, Hüseyin Gazi’nin Taşköprü’ye yerleştikten sonra kendini ilme verdiğini ve ilçe halkına ilmi yönden çok büyük hizmetleri olduğunu da belirtti.
Taşköprü insanına göstermiş olduğu sevgi, saygı ve hoşgörüsü nedeniyle insanların gönlünde taht kuran Hüseyin Gazi daha sonra insanlar arasından “Dede” ünvanıyla anılmaya başlandığı biliniyor.
Mahalle sakinleri ise mezarın yol çalışmaları nedeniyle buradan kaldırılmak istendiğini fakat bir türlü Gazi Dede’ye ait mezarın yerinden kaldırılamadığını dile getirdiler.
1986 yılında yol çalışmalarına katılan ve makineyle bu mezarı kaldırmaya çalışan Ahmet Alay’da o dönemde yaptıkları yol genişletme çalışmaları kapsamında buradaki mezarı da kendisinin kaldırmaya çalıştığını fakat araçla mezara yaptığı her hamlede ya aracın hareket etmediğini yada bir yerinin kırıldığını ve daha sonra bundan ürpererek bu işten vazgeçtiğini vurguladı.
Daha sonraki yıllarda ise burasının Taşköprü’nün yedi evliyasından biri olarak kabul edilen Gazi Dede’ye ait olduğunun anlaşılmasıyla Taşköprü Belediyesi tarafından türbenin yapım ve onarımı gerçekleşti.
Üstadlar Mahallesi Emerce Sokak’ta yolun tam ortasında bulunan Gazi Dede Türbesi, her gün yüzlerce ziyaretçinin dua ve niyazlarıyla anılıyor.
taskopruhaber.com
05.06.2008
Taşköprülü Ermeni vatandaşlar 300 yıldır burada
Kastamonu `nun Taşköprü ilçesine bağlı Kapaklı Köyü Tütenli Mahallesi `nde oturan Ermeni kökenli vatandaşlar 300 yıldır Taşköprü `de kardeşçe yaşıyor.
Bazıları Müslümanlığı seçen, cenazelerinde ve bayramlarında sürekli Türklerle bir arada olan Ermeni kökenli vatandaşlar, devletten 65 yaş aylığı alıyorlar, yeşil kartlarıyla tedavi oluyorlar. Taşköprülü Serkis Durak (71) bölgedeki Türklerden farklı hiçbir uygulama görmediklerini belirterek, ``Allah devletimizden razı olsun`` dedi.
AK Parti `nin Taşköprü kurucu üyesi, muhtar azası, hem de köy kooperatifinin yönetim kurulu üyesi olan Serkis Durak , ``Eğer söylendiği gibi bir soykırım ya da çifte standart olsaydı ben muhtarlık seçimlerinde birinci aza ya da iktidar partisi kurucu üyelerinden olabilir miydim`` diye konuştu.
Sözde soykırıma tepki gösteren Durak , dedesinin ve onun dedesinin bu topraklarda doğup, yaşadıklarını ve bugüne kadar herhangi bir kötülüğe maruz kalmadıklarını, kardeşçe yaşadıklarını ifade etti.
Serkis Durak `ın eşi Anna Durak ise bugüne kadar çevre köylerdeki komşularla dostça yaşadıkları ifade ederek, ``Biz Türklerin cenazesine gideriz, Türkler de bizim cenazemize gelir. Bayramlarımızda sürekli yan yana oluruz`` diye konuştu.
Jandarma ekiplerinin gece kapılarına kadar gelip, eksik noksan bir şeyleri olup olmadığını sorduğunu belirten Anna Durak , bundan memnuniyet duyduklarını, akşamları kapılarını bile kilitlemeye gerek duymadan güven içinde yattıklarını söyledi.
4 yıl önce Müslümanlığı seçen ve Namık Özçelik adını alan Ermeni kökenli vatandaş ise bugüne kadar Türk, Ermeni demeden kardeşçe yaşadıklarını büyüklerinden de herhangi bir şey duymadıkları belirtti. Bundan dört yıl önce de Müslümanlığı seçerek Türk ismi aldığını söyleyen Namık Özçelik , 2 yıl önce çevresindekilerin yardımıyla umreye gittiğini, bu yılda hacca yazıldığını ve hem Ermeni hem de Türk vatandaşlarla dostça yaşadıklarını kaydetti.
85 yaşındaki Yıvgız Avcı ise eşiyle birlikte devletten 65 yaş aylığı aldıklarını ve yeşil kartları olduğunu kimseden bir ayırım, dışlanma görmediklerini anlattı.
Namık Özçelik gibi Müslümanlığı seçen ve Asadur ismini Ahmet olarak değiştiren Ahmet Kazeroğlu (52), ortaokulu Taşköprü `de okuduğunu belirterek şöyle devam etti:
``O dönem hayvanlara bakmam için babam beni okuldan aldı. Ama şimdi açık öğretim lise son sınıftayım ve bu yıl üniversite sınava girerek hukuk okumak istiyorum.
Benim dedem Kars `ta askerlik yaptığını ve Ermenilerin tifodan öldüğünü anlattı. Dedem Ermenilerin salgından öldüğünü ancak Türklerin soykırımla suçladıklarını söylerdi.
Taşköprülü Ermeni kökenli vatandaşlar, Ermeni , Kürt, Türk, Çerkez , Laz ayrımı yapanların ülkemizi bölmek için yapılan oyunlar olduğunu düşünüyor.``
Taşköprü esnafından ve AK Parti Taşköprü İlçe Başkan Yardımcısı Hüsnü Yılmaz da Ermeni kökenli vatandaşların büyük çoğunluğunun kendisinden alışveriş yaptığını ifade ederek, ``Bu vatandaşların tek sorunu yol sorunu bunu da en kısa sürede çözmek için çalışmalar devam ediyor`` dedi.
300 yıldır Taşköprü `de dostça kardeşçe yaşadıklarını söyleyen Taşköprülü Ermeni kökenli vatandaşlar, sözlerini ``Dedelerimiz, onların dedeleri nasıl Taşköprü `de yaşayıp öldülerse bizler de burada yaşayıp ölecek olmaktan dolayı mutluyuz`` şeklinde tamamladılar.
Remzi Gür'e "Rüşvet" cezasını hangi gazete nasıl gördü?
Başbakan Erdoğan'a yakınlığıyla bilinen işadamı Remzi Gür, CHP Milletvekiline rüşvet teklif etmekten hapis cezası aldı. Bu olayı bazı gazeteler gördü, bazıları göremedi!
REMZİ GÜR'E HAPİS CEZASI HABERİNİ GÖREN GAZETELER
HÜRRİYET- Gül'e rüşvetle oy için 10 ay hapis
MİLLİYET- Erdoğan'ın arkadaşı Gür'e rüşvetten hapis cezası
VATAN- Erdoğan'ın sırdaşına 10 ay hapis
İŞTE O HABER
Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davanın karar duruşmasına eski CHP milletvekili Mehmet Yıldırım, avukatı Şahap İnce ile Remzi Gür'ün avukatları Bülent Acar ve Abdullah Buladı katıldı. Duruşmada AKP Milletvekili Salih Kapusuz da tanık olarak dinlendi. İfadesinde sözkonusu dönemde AKP Grup Başkanvekili olduğunu belirten Kapusuz, "Meclis'teki Cumhurbaşkanlığı oylaması sırasında CHP'nin grup kararı olup olmadığını ve oturuma katılıp katılmayacağını benim odamda tartışıyorduk. Remzi Gür, hemşerisi olan CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım'ı arayıp, bunu öğrenebileceğini söyledi ve Yıldırım'ı aradı. Konuşma benim yanımda oldu. Yıldırım, Gür'e, 'CHP'nin grup kararı olmadığını ve CHP'lilerin katılmayacağını' söyledi. Bunun dışında da bir konuşma olmadı" dedi.
Yıldırım ise Kapusuz'u tanıdığını ve aralarında iyi bir diyalog olduğunu söyledi. "Allah şahittir ki, en ufak bir hilafım yok" diyen Yıldırım, Remzi Gür'ün konuşmada kendisinin oyunu talep ettiğini ve burada "biz" diyerek, beni transfer etmek istediğini ifade etmiştir. Konuşmada maddi ve manevi diyerek de maddi ile parayı, manevi olarak da seçimlerde gerekirse transfer edebileceklerinin teklifidir. Bu görüşmenin kamuoyuna yansımasının ardından beni Meclis'te gören Sayın Kapusuz, 'Seni orada gömeceğiz'dedi. Evet gömdüler. Bana 'akıllı ol'demişlerdi. Ben yeniden seçilemeyerek, akıllı olmadım ama onurlu oldum. Ayrıca Sayın Kapusuz da çok iyi bilir ki, Anayasa'ya göre Meclis'teki Cumhurbaşkanlığı oylamasında grup kararı alınamaz" diye konuştu.
Karar oy çokluğu ile alındı
Kararı açıklayan mahkeme başkanı, sanık Gür'ün rüşvet vermeye teşebbüs ettiğine oy çokluğuyla karar verildiğini bildirdi. TCK'nın 252. maddesince 4 yıl hapis cezası verildiğini belirten mahkeme başkanı, daha sonra cezanın 3/4 oranında indirilerek, 1 yıla, iyi hali gözönünde bulundurularak da sonuç olarak 10 ay hapse mahkum edildiğini söyledi. Mahkeme Başkanı, Gür hakkında CMK'nın 231. maddesinin de uygulanmasına karar verdiklerini belirterek, hükmün açıklanmasının geriye bırakılmasına karar verdiklerini belirtti. CMK'nın 231. maddesi 2 yıl ve daha az cezalarda hükmün açıklanmasının 5 yıl süreyle ertelenmesini düzenliyor. Gür 5 yıl içerisinde suç işlemezse, bu karar ortadan kalkıyor. Bu arada mahkeme heyeti üyelerinden hakim Sibel Uluş'un, Gür'ün hakkında beraat kararı verilmesi yönünde karara muhalefet şerhi koyduğu öğrenildi.
Duruşma çıkışında Yıldırım, Kapusuz ile tokalaşmak istedi. Kapusuz ise "Ayıp oldu" diyerek, elini uzatmadı ve arkasını döndü. Bu sırada "Bir insana yakışmaz" diyen Kapusuz, adliye binasını terketti. Mehmet Yıldırım ise "Çok üzgün ve çok mutlu olduğunu, herkesin bir gün hukuka ihtiyaç duyacağını" söyledi. Kendisinin müfteri olmamak için bu karara ihtiyacı olduğunu vurgulayan Yıldırım, "Bundan sonra Parlamento üzerine çöken kabus, yani parası olan işadamları bir daha böyle bir girişimde bulunamaz" dedi.
BaŞbakan'In sIRdaŞI
Ramsey mağazalarının sahibi olan Remzi Gür, Başbakan Erdoğan'ın "sırdaşı" olarak tanınıyor. Erdoğan'ın çocuklarının yurt dışında okuması için burs verdiğini saklamayan Gür, hem Türk hem İngiliz vatandaşı. Başbakan Erdoğan yaz tatilini işadamının Ekinlik adasındaki evinde geçiriyor.
Tayyip Erdoğan'ın en yakın arkadaşı, Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilsin diye rüşvet teklif etmekten MAHKUM oldu
Erdoğan’a yakınlığıyla tanınan işadamı Remzi Gür, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’e oy vermesi için dönemin CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım’a rüşvet vermeye teşebbüs ettiği iddiasıyla yargılandığı davada mahkum oldu.
HÜRRİYET gazetesi haberi birinci sayfasından verdi:
İşadamı Remzi Gür, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’e oy vermesi için o dönem CHP Kastamonu milletvekili olan hemşerisi Mehmet Yıldırım’a rüşvet vermeye teşebbüs ettiği gerekçesiyle yargılandığı davada 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Ceza ertelendi.
BAŞBAKAN Tayyip Erdoğan’a yakınlığıyla tanınan işadamı Remzi Gür, Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül’e oy vermesi için dönemin CHP Kastamonu Milletvekili Mehmet Yıldırım’a rüşvet vermeye teşebbüs ettiği iddiasıyla yargılandığı davada mahkum oldu. Mahkeme Heyeti Başkanı Oktay Saday, Gür’ün, oy çokluğuyla 4 yıl hapse mahkum edildiğini açıkladı. Suçun "teşebbüste kaldığı" anlaşıldığından cezada dörtte üç oranında indirim yapıldığını ve cezanın 1 yıla indirildiğini belirten Saday, Gür’ün, "sabıkasız oluşu" nedeniyle de 1 yıllık hapis cezasının 10 aya düşürüldüğünü ve ertelendiğini söyledi.
Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dünkü duruşmada, AKP Ankara Milletvekili Salih Kapusuz tanık olarak dinlendi. Kapusuz olayın yaşandığı dönemde AKP Grup Başkanvekili olduğunu, Remzi Gür ile bir yemek sırasında CHP’nin, cumhurbaşkanlığı seçimine katılmama yönünde grup kararı aldığı iddiasını konuştuklarını anlattı. Kapusuz, "Bunu en iyi hemşerim CHP Milletvekili Mehmet Yıldırım’dan öğreniriz" diyen Gür’ün, Yıldırım’ı telefonla aradığını söyledi. Kapusuz, Gür’ün telefonla görüştükten sonra "Grup kararı alınmamış ama onların görüşleri biliniyor; değişiklik olmayacak, katılmayacaklar" değerlendirmesini yaptığını söyledi. Kapusuz, dava konusu sözlerin konuşmada hiç geçmediğini kaydetti.
Transfer teklifi
Salih Kapusuz’un ifadesinden sonra söz alan Mehmet Yıldırım, Gür’e yönelik iddialarını yineleyerek Kapusuz’un sözlerine şöyle itiraz etti: "CHP’nin grup kararı alıp almadığını Kapusuz da bilir. Gür’ün bunu öğrenmek için beni araması mümkün değil. Gür, benim oyumu talep etti. ’Biz seni seviyoruz. Maddi, manevi ne gerekiyorsa yaparız’ dedi. Transfer teklif etti. Kapusuz, TBMM kulisinde ’Seni Kastamonu’da gömeceğiz’ dedi. Bana ’Akıllı ol’ dediler. Doğru, beni Kastamonu’da gömdüler, seçilemedim. Ben akıllı olmadım, onurlu oldum."
İfadesi delil oldu
Cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk tur oylamasında genel kurula girmesi yönünde Mehmet Yıldırım’a rüşvet vermeye teşebbüste bulunduğu iddia edilen Remzi Gür’ün, Yıldırım’ı cep telefonundan aradığı yapılan inceleme sonucu kanıtlamıştı. Gür’ün, Yıldırım’a, "Maddi ve manevi ne gerekiyorsa yaparız" dediğini savunan Cumhuriyet Savcısı Mustafa Sarıoğlu, bu tespitin, ifade veren şahitlerle güçlendiğini söylemişti. Savcı, Gür’ün, Yıldırım’ı telefonla aradığını kabul etmesini de delil olarak gösterdi.
EĞİTİM-SEN TAŞKÖPRÜ İLÇE TEMSİLCİLİĞİ’NİN TANIŞMA VE DAYANIŞMA YEMEĞİ
Eğitim – Sen Kastamonu- Taşköprü İlçe Temsilciliğinin düzenlemiş olduğu tanışma ve dayanışma yemeğine tüm eğitimciler ve eğitimci dostları davetlidir. Davetiyelerin 15 YTL karşılığında sendika üyelerinden temini mümkündür. Yemek 07 Haziran 2008 Cumartesi günü Taşköprü Belediyesi Sosyal Tesislerinde Saat 19.30’dadır. “Bir Çığlık Bir Çığ Meydana Getirir” diyen eğitimcilerimiz, Taşköprülülerin katılımını beklemektedir.
Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde 4 kişilik bir aile, sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenerek hastaneye kaldırıldı.
Edinilen bilgiye göre, Taşköprü ilçe merkezine bağlı Bahçelievler Mahallesi'nde oturan Yunus (54) ve Sebahat Kiremütçü (53) çifti ile çocukları Satı (20) ve Ayşegül (8) sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlendi. Olayı, aileyi şans eseri telefonla arayan ve daha sonra eve gelen akrabaları fark etti.
Evden kimsenin ses vermemesi üzerine şüphelenerek kapıyı kıran akrabalar, Kiremütçü ailesini baygın vaziyette buldu. Zehirlenen 4 kişi, yakınları tarafından Taşköprü Devlet Hastanesi'ne kaldırdı.
Burada yapılan ilk müdahalenin ardından baba Yunus ve anne Sebahat Kiremütçü, Dr. Münif İslamoğlu Kastamonu Devlet Hastanesi'ne, zihinsel engelli olduğu öğrenilen Satı ile kardeşi Ayşegül Kiremütçü ise Şerife Bacı Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi'ne sevk edildi.
Ayşegül Kiremütçü'nün hayati tehlikesinin devam ettiği öğrenilirken, diğer aile bireylerinin durumunun iyi olduğu kaydedildi. Olayla ilgili soruşturmanın devam ettiği bildirildi.
İha
Yayın Tarihi : 1 Nisan 2008 Salı
Tarlalardaki dev yarıklar korkuttu
Yazı Boyutu :
Kastamonu'nun Kuyucak köyü yakınlarında oluşan dev yarıklar köylüleri endişelendiriyor.
Edinilen bilgiye göre, Merkez yukarı Kuyucak köyüne bağlı Yalnız Mahallesi yakınında bulunan tarlalarda belirlenemeyen bir nedenden dolayı dev yarıklar oluştu. Uzantısı yaklaşık 50, derinliği ise 3 metreyi bulan yarıklar köylülerin endişelenmesine neden oldu. Tarlalardan orman içlerine kadar devam eden yarıklar nedeniyle çam ağaçları da devrildi.
Komşu il Çorum'da meydana gelen depremin kendilerini korkuttuğunu belirten köylüler, bu yarıkların deprem olacağı kuşkusu da uyandırdığını iddia ederken, bazı köylüler ise köyün yakınından geçen ve yapımına devam edilen Doğu Çevre Yolu nedeniyle yarıkların oluştuğunu ileri sürdüler. Köylüler yol yakınındaki yarıkların, görülmemesi için Karayolları ekipleri tarafından kapatıldığını öne sürdü. Yarıklar ve kaymalar nedeniyle mağdur olduklarını anlatan köylüler yetkililerden biran önce tedbir alınması için yardım talebinde bulundu.
Köyün yakınında başlayan ve üzeri kapatılmasına rağmen hızla yeniden açılan metrelerce derinlikteki yarıklar ve toprak kaymaları çevre yoluna da sıçradı. Yarılmaların devam etmesi üzerine Kastamonu Bayındırlık ve İskan Müdürlüğü yetkililerinden oluşan bir ekibin yarıklar ve toprak kaymalarıyla ilgili inceleme başlattığı belirtildi.
İHA
Yayın Tarihi : 3 Nisan 2008 Perşembe
Kızının sevgilisini bıçakladı
Yazı Boyutu :
Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde bir baba, kızının sevgilisini bıçakladı.
Edinilen bilgiye göre, Tabakhane Mahallesi Süleyman Demirel Caddesi'nde meydana gelen olayda, eşini terk ederek baba evine dönen kızı Şengül T.'nin (18) İsmail T. (19) adlı gençle buluştuğunu gören baba Süleyman C., kızının gözü önünde sevgilisi İsmail T.'yi bıçakladı. Aldığı bıçak darbeleriyle yaralanan İsmail T., çevredeki vatandaşların yardımıyla Taşköprü Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Durumu ağır olan genç, burada yapılan ilk müdahalenin ardından Kastamonu Dr. Münif İslamoğu Devlet Hastanesi'ne sevk edildi.
Olay sonrası yakalanan Süleyman C. çıkarıldığı nöbetçi mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderilirken, yoğun bakım ünitesinde yatan İsmail T.'nin hayati tehlikesinin devam ettiği öğrenildi.
Olayla ilgili soruşturma sürüyor.
.
Yayın Tarihi : 6 Nisan 2008
Taşköprü'ye dolu yağdı
Yazı Boyutu :
Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde akşam saatlerinde etkili olan dolu yağışında ekili alanlar zarar gördü.
Taşköprü ilçesinde gün içerisinde etkili olan sağanak yağmur, havanın aniden soğumasıyla akşam saatlerinde doluya dönüştü. Yaklaşık yarım saat süren dolu yağışı her yeri beyaza bürürken, ilçe ve köylerde dikimi tamamlanan sarımsak tarlaları büyük zarar gördü.
Dolu yağışı, sarımsak tarlalarının yanı sıra, pancar ve buğday tarlalarına da zarar verdi.
Kastamonu'da değişik okullarda görev yapan resim öğretmenlerinin eserlerinden oluşan karma sergisi açıldı.
Kastamonu'da değişik okullarda görev yapan resim öğretmenleri Hüseyin Yalçınkaya, Yüksel Cengiz, Mümtaz Tiftik, Erhan Karasüleymanoğlu ve Esra Ertürk bir araya gelerek Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi'nde "Sözün bittiği yer" isimli karma resim sergisi açtı. Kara kalem, yağlı boya ve sulu boya ile yapılan toplam 56 eserin yer aldığı serginin açılışını Kastamonu Valisi Nurullah Çakır ile Kastamonu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Bahri Gökçebay yaptı. Açılışa, Belediye Başkan Yardımcısı Mehmet Sayan, öğretmen ve öğrencilerin yanı sıra çok sayıda vatandaş katıldı.
Açılışın ardından sergiyi gezen davetliler resimler hakkında bilgi aldı. Büyük beğeni gören sergi 11 Nisan'a kadar açık kalacak.
Kastamonu'nun Taşköprü ilçesinde en kalitelisinin yapıldığı ''Kuyu kebabı''nın bu yılki sezonu 22 YTL'den açıldı.
Taşköprü'de senenin belirli aylarında yapılan kuyu kebabı, bahar mevsiminin gelip havaların ısınması ve kekik kokularının etrafı sarmasıyla birlikte bu seneki mesaisine başladı. Geçtiğimiz sezonu kilosu 20 YTL'den kapatan kuyu kebabı, bu yıl 2 YTL zam yapılarak 22 YTL den satışa sunuldu. Nisan başı itibari ileTaşköprülülerin ve gelen misafirlerin vazgeçilmez damak tadı olan kuyu kebabının sezonunun Ekim sonu, Kasım başına kadar devam etmesi bekleniyor. Taşköprü'nün meşhur kebapçılarından Ateşoğulları Kebapçısı'nın sahibi Fikret Ateş, kuyu kebabının en kalitelisinin Taşköprü'de yetiştirildiğini söyleyerek, "Kuyu kebabı bizim ilçemizin en temel kültür yemeklerinin başında gelir" dedi.
Türkiye'nin değişik bölgelerinde servis edilen kuyu kebaplarında, Kastamonu'nun Taşköprü ilçesindeki kuyu kebabındaki lezzeti ve tadı bulamayan kebap müdavimleri yeni sezonun açılmasıyla ilçeyi ziyaret etmeye başladılar.
KUYU KEBABININ GEÇMİŞİ Mazisi 1850'li yıllara dayanan kuyu kebabını yapmak amacıyla, helvacı ustası olan Halil Efendi, o zamanlar mülazım denilen subay misafirlerine ikramda bulunmak için, helva kazanına 1 adet kuzu sallandırır. Zamanla çok beğenilen bu kuzu kebabı Taşköprü'nün en meşhur yemeği olmuştur. Taşköprü'ye özgü bu yemek Türkiye genelinde yapılmakta olsa da, özellikle çıra ve süt kuzusu kullanılmadığından Taşköprü kebabının lezzetini tutmamaktadır. Mazisi yıllara dayanan kuyu kebabında sadece çıra ve süt kuzusu değil ustalık da çok önemlidir. Taşköprü'de çekirdekten yetişme 4 kebapçı bu mesleği yapmaktadır.
ÇATAL DEĞİL ELLE YİYİNİZ Taşköprülü Helvacı Halil Efendi tarafından Türk mutfağına kazandırılan dünyaca ünlü kuyu kebabı, damak tadına düşkünlere kilosu 22 YTL den servis ediliyor. Sezonun açılmasını iple çeken metropol illerde yaşayan kebap müdavimlerine de, özel kaplarda paket yapılarak kargoyla gönderiliyor. Geçen yılki fiyatta küçük bir değişiklikle sezonu açan kebapçıların, kebap sevenlere mini bir önerisi de var: "Kebabı lütfen çatal ile değil, ellerinizle yiyiniz"
KEBAP SEVERLERDEN İLÇEYE TUR Tamamen doğal ortamda hazırlanan, özel kuyularda pişirilen kebabın kokusu ülkenin dört bir köşesine yayıldı. Diğer bölgelerde yedikleri kebaplarda, Taşköprü'de yapılan kebaptaki lezzeti ve tadı bulamayan lezzet avcıları ilçeye tur düzenliyorlar. İlçe ekonomisine ve tanıtımına azımsanamayacak ölçüde katkı sağlayan kebap, sarımsaktan sonra ilçede mini bir sektör konumunda bulunuyor. Taşköprülü kebap ustaları, kebap sevenlerin damak tadına hitap edebilmek için ağzına henüz yeni kekik değmiş 5 ile 6 aylık kuzuları tercih ediyorlar. Nisan ayında servis yapılmaya başlanan kebabın sezonu Ekim veya Kasım ayı gibi sona eriyor. Taşköprü'de günde yaklaşık 50 kuzu, kuyu kebabı olarak damak tadına düşkünlere servis ediliyor.
Ankara'dayız. Hacettepe'de eşimin rutin kontrollerini yaptırırken ben de bir çekaptan geçeyim, dedim, ne de olsa yaş kemale eriyor artık, ikinci bahara girdik... Kan verip bir kenarda oturarak eşimin laboratuardan dönmesini bekleyebileceğim bir yer bulmaya çalışıyorum hastane koridorunda. -Dışarısı oldukça sert, dışarıda beklesem hem bir sigara da içerim ama diye düşünerek- Bir yer buluyorum sonunda...Yanımda bir yaşlı teyze oturuyor, eşim kanı laboratuara götürmede nazlanınca: "Hayatı öğren" diyorum, "Benim Arap seninkinden önce gelirse bocalama sonra!..."
Yanımda oturan yaşlı teyze: "Doğru" diyor, "bak ben yalnız kaldım işte." Biraz nazlanmadan sonra elindeki ve üzerindeki fazlalıkları bana bırakıp gidiyor eşim. Çileli bir yaşamın işlerini yüzünden anlamak mümkün teyzenin. "Sen kimi bekliyorsun, anne? Hayırdır, geçmiş olsun!..." Diyorum... "Ah evladım, diyor, -sen benim evladım sayılırsın- ben beş yıl bekledim, eşimin beş yıllık ömrü bu hastanede geçti, geldim gittim buralara, beş yıl yattı beyim bu hastanede dile kolay... Nefes darlığı, böbrek yetmezliği, narkozdan kalkmaz dediler, morfin yiye yiye öldü; tam bir yıl oluyor... kurtaramadık, gitti, şimdi tek başıma kaldım." diyor.
"Yaş kaç Teyzeciğim, diyorum. 78'miş. "Nerelisin, Ankaralı mısın?" diye soruyorum, yalnız geldiğine göre... "Evimiz Ankara'da gide-gele buraların müdavimi olduk gayrı", diyor. "Aslen Ankaralı mısın?" diye soruyorum yeniden. "Yok, aslında Sivaslıyık... da yıllardır burada oturuyoruz, çoluk çocuk, evlendi, barklandı, yerleştik buraya. "
Pir Sultanların, Aşık Veysellerin, Hasan Hüseyinlerin diyarı... Bir de acı çöküyor şurama, 37 kara saplı bıçak... Madımak... 37 canı diri diri yakanlar... Merak ediyorum, neresinden Sivasın? Diyorum...
Şarkışla'danmış... Yaka silkiyorum şaka yollu. "Teyze bir türkü var, duydun mu hiç?" diyorum: "Zülfü Livaneli söylüyor..." Yanıt alamayacağımdan emin... "... Şarkışla'ya düşürmesin/ Allah sevgili kulunu...." diye... Bir ilenme , bir beddua gibi, diyorum yüzüne bakarak... Neden acaba? Diyorum. " İtlerin çokluğundan galiba yavrum, diyor, Deniz Gezmişleri de orda yakaladılar... O yüzden yakıldı o yakım diyor..."Biz de Deniz Gezmişlerden oluruk, Sinan Kazım Özüdoğru benim amcamın oğlu olur..."
Çok geçmeden dönüyor eşim elinde alındı makbuzu ile... Teyzeye geçmiş olsun deyip, yaşam kavruğu yüzünü okşuyor ve vedalaşıyoruz, bir fail-i meçhulün- Abdi İpekçinin- parkına doğru...
Bir yandan yürüyor bir yandan düşünüyorum: her yanda uğrular, haramiler kol geziyor... Fail-i meçhuller, hala fail-i meçhul... Ama kervan yürüyecek, yürümek zorunda... it ürümeleri, hangi kervanı durdurmaya, ne zaman yetmiş ki diyorum. Bayiden bir Milliyet alıp spor sayfasını banka seriyor oturuyoruz eşimle. Haberlere göz atıp 3. sayfayı açtığımda Hasan Pulur'un köşesine takılıyor gözüm.Her zaman büyük bir zevkle okuduğum "Kıssadan Hisse"lerinden biri:
"KERVAN malları yüklemiş yola çıkacak, halıdan ipliğe, altından gümüşe kadar ne varsa... Birden haber gelmiş... "Aman haa, Kırk Haramiler yol kesiyor, adamı donuna kadar soyuyorlar!"
Kervan sahibi bir muhafız aratmış, şehirde tellal bağırtmış:
"Ey ahali duyduk duymadık demeyin, kervana bir muhafız aranmaktadır, babayiğit, mangal gibi yürekli, demir gibi bilekli, burma bıyıklı, bol saç, bol kas, bir muhafıza ihtiyaç vardır. İsteklilerin başvurusu..."
***
BİR babayiğit çıkıp gelmiş ki, tarifi mümkün değil!
Kervan yola çıkmış, akşam mola verilmiş, yenilmiş içilmiş, herkes bir kenara uzanmış, gönülleri rahat, nasıl olsa babayiğit onları korur...
Kırk Haramiler gece yarısı kervanı basmış, herkesi soyup malları almışlar, bir de bakmışlar ki biri horul horul uyuyor:
"Kim ulan bu?"
"Bizim babayiğit, güya kervanı koruyacaktı!" Kırk Haramilerin başı kükremiş:
"Biz şimdi ona babayiğitliği gösteririz, hadi bakalım!..."
Haramiler sıraya girmişler, bir, üç, beş, yirmi, otuz, kırk derken babayiğit bir uyanmış ki, ne uyanma, hayttt, diye basmış narayı, çekmiş palayı, Kırk Haramilerin hakkından gelmiş, kervanı kurtarmış...
***
KERVAN şehre varmış, ertesi gün yola çıkılacak, akşam yine tellal başlamış bağırmaya:
"Kervanı koruyacak bir babayiğit aranıyor!"
Bizim babayiğit bunu duyunca kervan sahibine koşmuş:
Alt ve orta gelir grupları, gelirinin yaklaşık yüzde 35'ini mutfağa, yüzde 35'ini kiraya harcıyor.
Vatandaşın gelirinin yüzde 70'i mutfak ve konuttaki harcamalara gidiyor. Bu alandaki fiyat artışları ise yüzde 20'leri geride bıraktı. TUİK'e göre 2007 yılında tüketici enflasyonu (TÜFE) yüzde 8.4 oldu
06/01/2008 (432 kişi okudu)
RADİKAL - İSTANBUL - Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) tüketici fiyatlarında yüzde 8.4 olarak açıkladığı enflasyon oranı yıllık yüzde 4'lük hedefe göre yüzde 100'ün üzerinde bir sapmaya işaret ederken, 'vatandaşın enflasyonu' olarak tanımlanabilecek mutfakta ve kiradaki enflasyon ateşinin çok daha yüksek olduğunu gösteriyor. Dar ve orta gelirlilerin gelirinin yüzde 70'ini alıp götüren gıda ve kira harcamalarındaki yıllık artışların yıllık enflasyon oranının üç katı dolayında olduğu dikkati çekiyor. Bu arada, tüketici anketleri de alt ve orta gelir gruplarının gelirlerinin yüzde 35'ine yakınını mutfağa, yüzde 35'e yakınını da kira-konut ihtiyaçlarına ayırdığını ortaya koyuyor. Geneldeki fiyat artışlarından çok, mutfaktaki ve konuttaki fiyat artışları nüfusun yüzde 60'ını oluşturan kesimler açısından önem taşıyor. TÜİK'in ayrıntılarını kamuoyuna açıklamadığı mutfak ve barınma ile ilgili mal ve hizmetlerin 2007'deki fiyat artışları, ortalama yüzde 25'in üstünde bir enflasyona işaret ediyor. İktisatçı Mustafa Sönmez, 130 dolayındaki gıda maddesinin fiyat artışları üstünden yaptığı analize göre, gıda fiyatlarının yüzde 13'e yakın arttığı 2007'de tüketici, et, sebze, bakliyat ve şekerde düşük fiyat artışları ile karşılaşırken ekmek, makarna, süt, peynir, yağ, narenciye, çay-kahve, sigarada yüzde 25 ile yüzde 30 dolayındaki fiyat artışları ile karşı karşıya kaldı.
Kira yüzde 20 arttı Kira artışlarının da yüzde 20'ye yakın gerçekleştiğini kaydeden Sönmez'in analizine göre, mutfakta en çok tüketilen ekmekte 2007 fiyat artışı yüzde 19'u bulurken, makarnadaki fiyat artışı yüzde 28'in üstünde gerçekleşti. Bulgur fiyatları yüzde 26 artarken pirinçteki artış yüzde 10 olarak gerçekleşti. Süt ve süt ürünlerinde 2007'de rekor artış yüzde 104 ile beyaz peynirde görülüyor. 2007 süt fiyatları yüzde 16, yoğurt yüzde 19 arttı.
Limon zam rekortmeni Ette fiyatlar, 2007'de, tüketici için teselli kaynağı oldu. Balık ve tavukta, fiyat artışı bir yana, fiyat gerilemesi olurken, dana eti fiyatları sadece yüzde 4 arttı. Ayçiçeği yağı yüzde 30 artarken, margarinde yüzde 8.5 artış oldu. Tereyağı fiyatlarında ise yüzde 25'in üstünde artış görüldü. Sebze fiyatlarının 2007'de üründen ürüne farklılık gösterdiği, genelde gıda grubundaki yüzde 12.7'lik artışın altında seyrettiği görülüyor. Limon fiyatları rekor düzeyde, yüzde 107 artmış görünürken lahanadaki artış yüzde 26, havuçtaki artış yüzde 21'in üstünde gerçekleşti. Sebzede domates fiyatları yüzde 10, ıspanak yüzde 4, patates, soğan yüzde 9 artmış görünüyor. 2007'de narenciye fiyatları çok arttı 2007'de portakal fiyatları yüzde 34, mandalina yüzde 63 artarken elma fiyatları yüzde 13'e yakın artmış, muz ise ucuzlamış. Kuruyemişte fındık fiyatları yüzde 19, ayçiçeği yüzde 21, leblebi fiyatları yüzde 16 arttı. Bakliyatta, kuru fasulye yüzde 14, nohut yüzde 7 dolayında fiyat artışı gösterirken mercimekteki artışın yüzde 30'u aştığı, diğer bakliyattaki artışın da yüzde 47'yi geçtiği görülüyor.
2007'de tiryaki yandı Salça fiyatlarının yüzde 18 dolayında arttığı 2007'de, zeytin fiyatları yüzde 3 artış gösterdi. Şeker yüzde 2, baldaki fiyat artışı ise yüzde 29'a ulaştı. Çay fiyatları 2007'de yüzde 13 artarken kahvedeki artış yüzde 19'u buldu. Sigara tiryakileri açısından 2007 yüzde 21'lik zam demek. Rakıdaki artış yüzde 7'de şaraptaki artış yüzde 9'da kaldı. Alt ve orta gelirli ailelerin bütçesinde yüzde 35 dolayında yer tutan konut giderlerinde de 2007 için yüzde 8.4 olarak ilan edilen ortalama enflasyonun çok üstünde bir enflasyon yaşandı. TÜİK'e göre, 2007'de kira giderleri yüzde 18'e yakın artış gösterdi. Ailelerin su faturasının yüzde 22'yi aştığı 2007'de, tüp fiyatları da yüzde 17.5 arttı. Elektrik ve doğalgaz fiyatlarının 2008'e ertelendiği 2007'de kömür fiyatlarında artış, yüzde 6 olarak gerçekleşti.
Ücretli yine yoksullaştı İktisatçı Mustafa Sönmez, 2007 yılı için yüzde 8.4 olarak açıklanan tüketici fiyat artışının (TÜFE), mutfakta ve kirada, özellikle alt ve orta gelirli grupların tüketim sepetlerindeki ürünler açısından çok farklı olduğunu belirterek, geçen yıl mutfaktaki enflasyonun yüzde 25'lere yaklaştığını, kiradaki artışın da yüzde 20 seviyelerini zorladığını söyledi. Sönmez, "Gelirlerini bu yüksek fiyatlar ölçüsünde artıramamış olan ücretli, memur ve diğer alt orta gelirli kesim için 2007 yine bir yoksullaşma yılı olmuş görünüyor" değerlendirmesi yaptı.